30 Haziran 2012


bir cuma akşamı daha başbaşayız blogum. ben bu satırları bitirene dek gece yarısı olacak.
bazen düşünüyorum da, cuma akşamları kadar sevilmiş miyizdir hayatta hiç? cuma akşamını bekler gibi beklenmiş miyizdir?

son günlerde, sanki bir şeylerin son günlerindeymişim gibi hissediyorum. tehlike çanları uzaktan çalmaya başlıyor gibi sanki. 'kötü bir şey olacak' hissi kadar lanet bişey yok. üstelik yaz ortası, renkli, güneşli ve pür neşe iken hiç çekilmiyor. pür neşe olan ben değilim ama olsun. bugünlerde iş hayatı pamuk ipliğinde olan biri olarak, neşe yersiz bir kelime.

geçen cumartesi, sevgili bilgisayarım ve ben en sevdiğim nero'ya gittik. evet kahve eşliğinde internetlerini sömürmem gerekiyordu. benden beklenen uzun mu uzun fakat eğlenceli bir rapor vardı. ve bunu yapmak için uygun da bir mekan... yanında ne gider derken buz gibi bir latte, mis gibi black dedim. fakat lattenin acılığından hoşlanmadım. pek kibar, pek yardımsever baristaya ''şey buna biraz karamel filan bişey ekleyebilir misiniz?'' dedim. ve bol karamel, bol çikolata sosu eşliğinde tatlıya boğulmak üzere masama döndüm. rapor uzayıp giderken özlediğim tadın dumanında kaybolacaktım ki bir yandan da beklediğim insan geldi. çalışma ve kahve/duman keyfi bir anda sona ermese de azalarak bitti.

sonra bir kez daha anladım ki; hayat bazen gerçekten çok saçma. yanında kim olduğu değil, kim olmadığı umrundaysa eğer; kusura bakma ama 'senin işin de zor be abi'

bazı sabahlar uyandığmda o günün eksik ve mutsuz geçeceğini anlıyorum.
bazen de gün ortasında aniden hissediyor ve 'benim neyim var?' diye sorduğumda aynı cevabı alıyorum.

bazen, kısacık anlar içinde, kendimi eksi ben gibi hissediyorum.bir garip çocuksu heyecanla o tandık hallere bürünüp tanıdık bahanelere inanırken buluyorum kendimi. o zaman da soruyorum 'benim neyim var?' diye ve yine aynı cevabı alıyorum.

bir kadın, içi dışı bunlarla doluyken, kafasının üzerindeki baloncukta şu fotoğraf canlanabilir. 
bazıları buna umut, bazıları başka şeyler der. bense bir şey dememeyi tercih ediyorum.

buralarda hayat böyle

26 Haziran 2012

...


tanıdık limana demir atar gibi oluyorum o zaman. yaşağıdım şehre inmiş gibi.. 'oh be' der gibi.. yaz sıcağında, hafif rüzgarında huzur bulmuş gibi...
bazen bir akarsu olduğumu sanıyorum. denize döküldüğüm yerde alüvyonlar bereket saçıyor.
zaman bizi kurşuna dizip delik deşik ediyor. çelik yeleklerimiz çin malı.
oyunu tekrar başlatınca üç canımız daha oluyor.

hayat böyle saçma sapan bir şey işte.

19 Haziran 2012

bugün günlerden..

eve doğru yürürken adımlarımın isteksizliğinden anladım. huzursuzluğun adını koydum. ve bunu hatırladım.

10 Haziran 2012

9/6

cihangir camisi'nden yarımada'ya bakarken bir an zaman durdu sandım..deniz o kadar güzeldi, rüzgar o kadar tatlı esiyordu ki.. yanıma baktım. bomboştu. yanıma bakınca bomboş olduğunu görüyordum. ve bunu bilmiyordu. herkes kendini var sanıyor. ama aslında yoklar. hayaller kadar..

6 Haziran 2012

30 Mayıs 2012

...

bilinçsiz bi koşturmaca
makyajımı yarım bırakıp saçlarımı yaparmışım gibi...
yavaşça acele etmek; aklımda değilse bile hayatımda anlam buluyor.

28 Mayıs 2012

...


masamdaki kocaman hesap makinesi, 1825 gün 43800 saat dedi.
dışarıda da yağmur vardı. bi kahve yaptım.


                                                                                  

21 Mayıs 2012

desire to inspire


bazen yanlış işler peşinde koştuğumu düşünüyorum. tamam tamam bu bazen'ler bendeki zaman mefhumunda epey yakın bir aralığa tekabül ediyor.  yapamadığımı zannettiğim şeyler, yaptığımı zannettiğim şeylerden daha ağır basıyor bazen. her neyse..

geçen günlerden birinde, her bakımdan bayıldığım marka anthropologie'den bahsedince; ''london'daki mağazalarının içinde kocaman bir ağaç var. ve çalışanların hepsi çok güzel.'' dedi patronum. beni yalnızca harika tasarımlı ürünleri ve pazarlama stilleri ilgilendirse de, bu bilgiler pratikte etrafımda en azından bir saksı aramaya ve aynaya bakmama yaradı. etraftımda saksı yoktu ve biz o kadar da güzel değildik. ama en azından ilham almak için doğru adreste olduğumu biliyordum.


beyaz, çiçek ve gün ışığı bir araya geldiğinde; uyku, mutluluk, saflık, sadelik.. en çok da huzur mu doğurur? bunlara bakarken bunları düşünmedim. sadece hayalini kurduğum iki evden birkaç kare gördüm.
 








20 Mayıs 2012

...

komedi filmlerinde, hastanede iğne olacak karakter; hemşirenin elindeki kocaman şırıngayı görür ve macera başlar. tam anlamıyla o sahneyi yaşadım diyemem. sadece gülümsedim. fakat koluma doğru yaklaşan ve beni saniyeler sonra uyutacak olan şırınga hatrı sayılır büyüklükteydi. o kadar ki kafam hala güzel. gerçekten güzel. bir kısmını hatırlamadığım günün, geri kalanında yarı biliçsiz halde tatlı tatlı uyudum. bu anestezi kafası iyiymiş. rüyaları da öyle. yaratıcılık had safhada. sanırsın uzay yolu: 2012. sevdim.

16 Mayıs 2012

geçmiş zamanın hikayesi

 geçmişe giden pek çok araç bilirdim ben.
       
gitmemek için de..

kaçmak için de...

kalmak için de...


ama en çok da arada kalmayı bilirdim.

şimdi neyi bildiğimi bile bilmiyorum. 



11 Mayıs 2012

Friday I'm In Love

bugün içimde çeşit çeşit duygular var carlos. bunlardan biri de, bu duyguları buraya yazmanın saçma olduğu düşüncesi.


sahil kenarında bir bankta oturup karşı tepedeki ışıkları izlerken, içkimden bir yudum daha alacağım o gün. ve içimden o sihirli kelimeyi söyleyeceğim. bana düşen hayal bu. bu kadar klişe.

şimdi dinleyeceğimiz şarkıların konusu değişiyor. biraz daha boşluk hissetmeye hazır mısın?

söylediklerim, içimden geçenlerin yüzeysel ve prizmadaki yansıması gibi. konuyu çarpıtmakta üstüme yok.

30 Nisan 2012

bir yudum daha alsam sarhoşum

En çok da iyi tanımadan gidecek olmana üzülürüm.
Büyük bir kayıp olmadığımı bile bile.


Bol buzlu, naneli limonata canlanıyor zihnimde. Kocaman bardakta.
Huzurlu baharın, güneşli ama buruk anların limonatayla bi ilgisi olmalı.


Bazı bildiğim şeyler doğru değil.


Gerçeğe çok yakın gülücüklerimi saçtım.
Makyajımı sildim, kostümümü çıkardım.
Pijamalarımı giydim.
İyi oyun çıkardım.
Gülümsemeye çalışmak dünyanın en zor oyunu bazen. 
Hey bebeğim, yüzündeki o pr gülümsemesini görüyorum!


Dondurma yerken bile mutsuz olabiliyorsun.


Bileklerimin üşümesinden nefret ediyorum. Bir de yağmurdan ıslanmış ellerle kuru saçlarıma dokunmaktan. 


Saçlarımdaki beyaz tel sayısı günden güne artıyor. Ve hiç dert etmiyorum. Bileklerim üşürse mutsuzluktan ölürüm.

Brian Molko dinlemeyeli çok olmuş. Ruhum dondurma kıvamında.


Bir şarkının, başka bir şarkıdan esinlenme olduğunu fark ettim az önce. Bu bana hiçbir şey kazandırmadı.


Bazı günler sepyaya yakınsa bile bazı nesneler renkli.


Bahar ne güzel bir kelime.


Her şeyden çok çabuk sıkılabildiğim halde, değişimi nasıl bu kadar zor kabulleniyorum?


Bir yanım gökyüzüne bakarken, bir yanım toprağa kök salmış.


Tozu dumana katarak yolculuğa çıkmak için çok mu geç?
Azıcık özgür olmak için, biraz mutlu olmak için çok mu geç?


Bazı hayaller için paralel bir evrene ihtiyacım var. 

27 Nisan 2012

...

9:00
sözlükte iki kelime gördüm.
zamanda yolculuğa çıktım
müzik kutusuna bozuk para attım.
şarkım sıraya girdi
biraz bekledim
ve çalmaya başladı.

gelsin çağrışımlar, gelsin anılar...

17 Nisan 2012

17 nisan

"canımın içi, böyle şeyler yalnızca romanlarda olur."


bu cümleyi çok sevdiğimi söylemiş miydim?

16 Nisan 2012

sendrom filan yok ama bazı günler çalışmak için pek uygun değil. mesela bugün.

15 Nisan 2012

...

“Ne var ne yok?”

“Zor bir soru. Pek emin değilim ama tahminimce her şey var ve yokların içinde saklı.”



Oğullar ve Rencide Ruhlar

3 Nisan 2012


kafam dağınık, masa dağınık.
oradan oraya zıplarken bi nefes aldım, bi soluklandım. ama yetmez. paralel evrenlerde bir yerde; sessizlik ve kuş cıvıltıları içinde kitap okuyup dinlendiğimi düşünüyorum. başka bir evrende başka güzel şeyler de yapıyor olabilirim. bilemem.

2 Nisan 2012

realite

7 renk vardı rüyamda. bir tren, bir de yaralı bir adam. hepsinden bir festival ortamı yaratıp fantastik/korku filmine bağladım. o nasıl bir görsel şölen, nasıl bir hazdı tarifi yok.
bazen bilinçaltım, bilince daha yakın olsa keşke diyorum.

27 Mart 2012

bi adres

sabahın dokuzunda google maps sayesinde sulanan gözler var bu hayatta. bir adresi arayıp bulmak zorunda olmak nasıl bir hüzne sebep olabilirse artık..

...

kimine efkar yakışır, kimine onu izlemek.

20 Mart 2012

...

''gündelik hayatta birine ulaşmak için, iç dünyanda binbir mücadele veriyor ve en kolay yoldan ulaşamıyorsan eğer; o kişinin gerçekten hayatında olup olmadığını tekrar düşünmen gerek''

demiş birisi.. bu cümledeki yedi yanlışı bulunuz.

19 Mart 2012

bişey

sabahın 9'unda çaldığı müziklere anlam veremediğim bir yayın organına maruz kalıyorum. ardından sığındığım kendi müziklerim bile fayda etmiyor. bütün gün aynı şarkılarla çalışıyorum.şimdi ise beynimin içince o saçma melodi dolaşıyor. nakaratı dilimde. buna sebep olan kişi eminim mışıl mışıl uyuyordur. bense dingin anlar peşindeyim.

14 Mart 2012

bazenbirgündenelerolur

öğle yemeği sonrası gelen baş ağrısı. çaydan medet ummak. umduğunu bulamamak. için uyurken, iyi görünmeye çalışmak. uyku sersemliğiyle cümleler kurmaya çalışmak. yaratıcılığın dibine vurmak. yine de iyi iş çıkarmak.mutlu gibi olmak ama olamamak. bir günlüğüne de olsa burçlara inanmak. gülmek, hak vermek. renklerin içinde siyah olmak. yoğunluğun arasında bir fotoğrafa bakmak. huzur bulmak, gülümsemek, rengarenk olmak. özlemek. bulutlanmak. hepsini dağıtmak için bir müzik dinlemek. dağılmak...

11 Mart 2012

...


ara sıra, bir zamanlar küçük bir kız çocuğu olduğunu hatırlamak lazım.
ya da 
yer değiştirebilir miyiz ufaklık?


3 Mart 2012

03-03 - 22- 22

her şey bana boş gelince; zamanın ötesinde miyim, gerisinde miyim bilemiyorum. çok düşünme bunları dedi bi arkadaş anlatınca ben. 'bi arkadaş'lar ya hep doğruyu söyler, ya da anlamaz. ama arkadaşlar hep.. bilirsin işte...

22 Şubat 2012

31 Ocak 2012

...

uyku tatlı. kar var, fırtına var. hayat zaten berbat. ühü ühü.yorgandan kafamı çıkarmasam mı?
bu sabah böyle uyandım. ve bir günü daha böyle yedim... en çok da şibumi okurken bunu yapıyor olmam üzücü.
ama bazı günler bembeyaz karlara uyansan bile griye daha yakın olur. griyim ben şu an. kimbilir pantonem kaç!

24 Ocak 2012

25th hour


bazı günler daha uzundur. bazı günler ertesi güne sarkar. uyuyamazsın ama uyusan bile yenilenmez. uyandığında hangi günde, günün hangi saatinde olduğunu bilemezsin. her şey upuzun aralıksız bir film gibidir. durgun akan bir film. bazen bir sürü şey biriktirirsin. ve sonra susar kalırsın.
tek başına film izler gibi izlersin kendini. sonra bir rüya gördüm sanırsın. uykusuzluklara sararsın.

7 Ocak 2012

2012

ben onu süslemeye, yazıp çizmeye, biraz kirletip biraz silmeye, silerken yırtmaya geldim. her sabah rengarenk boyamak için uyanıp her akşam karalamaya geldim. kenarına bulutlar, çiçekler, kırmızı rujdan öpücükler kondurmaya geldim. kendimi kendimle yeniyorum. hadi bakalım.

16 Aralık 2011

...

evden uzaktayken içimde oluşan 'bişeyleri kaçırıyorum' hissini garip bir huzur arayışıyla harmanlıyorum.
rainymood on.

2 Aralık 2011

...

by models.com
I believe in the power of black and white.



20 Kasım 2011

northern exposure


Bambaşka bir ruhu olan bu efsane diziyi hatırlayanlar var mı? Biz dört kız kardeş, kendimizi içinde yaşıyor sanıyorduk ben çocukken. Hatta sadece bize ait bir dünya sanıyorduk. Başka kimse izlemiyor sanıyorduk. Şimdi, her kış geldiğinde kuzeye gidip o sıcaklığa geri dönesim geliyor. Chris hala yayında gibi, Marilyn'in örgüleri bitmemiş gibi, Ed'in saçları aynı gibi... Gelmek isteyenler el kaldırsın!

14 Kasım 2011

aşkın matematiği

"insan en az üç kişidir. kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. en sahicisi de bu üçüncüdür. olmak istediğin kişiden kendini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir en çok sana benzeyen. ne kendin kadar huzursuz ne de olmak istediğin kişi kadar hayalidir o. yine bu yüzden iki insanın birbirine âşık olması en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir. hangi kişiliğinin hangi kişiliğe, hangi parçanın hangi parçaya özlem duyduğunu çözemediğinde, içmeyi unuttuğun sigara parmaklarını yakana kadar karşı duvara bakarsın."                       
                                                                                     emrah serbes

27 Ekim 2011

27

tatsız tatsız 'yeni kayıt'a bakıyorum. ve canımız sıkkınken kendimizi neşeye vuruyoruz yine. bu duyguyu iyi biliyorum, iyi biliyoruz. iyi hatırlıyorum. şimdi anlatıyorum, en absürt halimle. çokça susuyorum. insan en çok konuşmak istediğinin yanında susuyorsa, en çok anladığının yanında saçmalıyordur belki de. o yüzden biriktiriyorum bir sürü şey. biriktirdikçe çoğalıyor, biriktirdikçe azalıyorum. aynı frekansta başka yayınlar...

21 Ekim 2011

zaman akar

'günler geçiyor' temalı hayatımda, bir fon müziğim eksik.

14 Ekim 2011

insan bekledikçe olgunlaşıyor mu, yoksa olgunlaştıkça mı beklemeyi öğreniyor?
herhangi bir şeyi beklemekten nefret eden biri olarak, son birkaç yılım ıssız bir durakta beklemekle geçti. geçti demek yanlış olur gerçi. halimden memnundum. artık beklemiyor olsam da halen o durak civarında takılıyorum. sigara içsem, ciğerlerim iflas eder, her yer izmarit olurdu. ama murphy yasaları'na göre sigara yaktığın an otobüsün gelirdi. eğer gelecekse... hiç gelmeme ihtimali de var. 

o küçük plastik taburede otururken bunları düşündüm desem pek doğru olmaz. yarın ne giysem diye düşündüm. saçlarımın rengine bir çare bulmam lazım diye düşündüm. işten ayrılmak için nasıl bir konuşma yapsam diye düşündüm. görevliler geldi. 5 dakika sonra hazır dedi. bekledim... 15 dakika geçti. yarın ne giyeceğime karar veremedim. yasalar ince ince yağmur şeklinde üzerime yağıyordu. ödevimi yapmam gerektiği aklıma geldi. dünyanın en basit, en klişe ödevi. yine de bundan şikayetçi olmadığımı fark etsem de altı üstü dil kursuna gittiğimi düşününce tadım kaçtı. fakat sadece birkaç ay sonra hayal ettiğim yerde olursam; şimdi küçümsediğim şeyler ''peki bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak'' sorusunun cevabı olabilirdi. içim bir nebze olsun rahatladı.


daha fazla plastik taburede barınamayacağımı anlayıp kendimi tatlı bir yere attım. ''profiterolün üzerine fındık ister misiniz?'' dedi adam. olabilir dedim. beklemek tatlıydı bu defa. suflemi kaçıran garsonu düşündüm o an. aslında adam haklıydı. o sufleyi yememem gerekiyordu o gün. ama bu cümle için ''ben n'aptığımı biliyor muyum?'' bahanesi yerindeydi. 

görevliler geldi. 10 dk. sonra hazır dedi. bekledim.. 20 dk. sonra yağmur iyiden iyiye başlamıştı. dünyanın en salaş hırkasının içinde kaybolmak o an için yapılmış en doğru şeydi. fakat işin içine biraz melankoli, biraz romantizm katayım desen etrafta izlenmeye değer bir manzara yoktu. melankoli de romantizm de içimizde.

beklemek sona erdiğinde hemen yola koyuldum. yol boyunca kulağımda müzikle uykuya selam çaktım.
masama dönüp yemekle buluştuğuımda her şey normale dönmeye başladı. sonrası küçük heyecanlar, sonrası iş güç.. sonrası iyilik güzellik.


bkz'lı şekilli post. bayinizde.

12 Ekim 2011

orada değilse buradadır

küçük bir çocukla bomboş vakit geçirdiğimi fark edince; dedemin, güneş çok kızgınken, gözlük camıyla ışığı yansıtarak kağıt parçasının yakılabildiğini gösterdiği günü hatırladım. ardından, babamın iki karton ve bir ipten telefon yapılabildiğini öğrettiği günü... kağıttan uçaklar yapmak, gemiler yapmak, uçurtma uçurmak yada herhangi bir şey öğretmek... o çocuğu büyütecek, hayatına anlam katacak, herhangi yeni bir şey ve asla unutulmayacak bir anı. anlam herkes için orada bir yerde.


6 Ekim 2011

winter is coming

üşümeye başlayınca, kış yaklaşınca iyice; aklıma 'mahsun' geliyor. sonrası zaten hep soğuk..

27 Eylül 2011

yol

'yürüdüğüm süre boyunca, pek çok şey düşündüm. oysa 'hiçbir şey düşünmemek üzere' çıkmıştım yola.'

iç sıkıcı cümlelerin üstünü çizdi önce. kaç yaşında olduğunu düşündü. kaç yılını aynı şeyi düşünerek geçirdiğini... 27 yaşında, bir baltaya sap olmakla, ağaç olmak, çiçek olmak arasında gidip gelen biri. elle tutulur bir başarısı yok. yaptıkları yapabileceklerinin garantisi filan değil. ortaya konulmayan yetenek, yetenek değildir. hiçbir şeye taahhütüm yok. bir tek şey dışında.

yol uzadıkça. ki yol uzamaz evet. açlık vücudumda sinyaller vermeye başladı. beynim de buna yemek hayalleriyle eşlik etti. nefis pizza görüntüleri gözümün önünden geçerken en güzelini kaptım, yanına da bir kırmızı. alerji yapan kırmızı. ama olsun. yürüdüm, biraz daha yürüdüm. tek istediğim temiz hava ve sessizlikken,  şimdi hayali bile lezzetli yemeğime ulaşmak en büyük hedefimdi. boş gün demek, boş işler peşinde koşmak demek değil mi? yollar, sarı yaprakları sanki benim şerefime misafir ediyor gibiydi. sarı yapraklarla ne tür bir atmosfer yaratmaya çalışıyordu bilmem ama sonbahar havasına girmiş bir cadde için fazla renkli ve fazla 'yazdan kalma'ydım. üstelik içime bakınca görünen renkler sepya değildi ve fotoğraf makinem de yoktu. her şeyi klişeye bağlama yeteneğimse hemen sağ cebimdeydi.

hedefe ulaşmak için, direncimi kaybetmeden, sabırla yoluma devam ettim. sanki neyin sabrı, neyin direnciyse?
ve ardından sahildeki cafeye geldim. temiz hava ve istediğim gibi olmasa da, yemek vaad eden masalar, sessizlik vaadetmiyordu. benimse insan fazlalığı baş düşmanımdı. ve bu; yalnızlıktan kaçarken, yine yalnızlığa sığınmanın en güzel örneğinin sergisiydi. süreli sergi.
cafeden yavaş ve kararlı adımlarla çıkarken bir b planım olmamasına rağmen, geri dönüş yoluna verdim kendimi. zaten a planım da yoktu. planlar heyecansız, plansızlık yorucuydu.

beni yolun gittiği yere ulaştıran dolmuşta seyrederken, yolculardan ilham alıp yaratıcılık hakkında düşündüm. ortaya çıkmayan yeteneği kelimelerle büyülesem? belki işe yarar. sonbahar tablosu değil, gece yarısı karanlıkta gelen kelimeler değerlidir. ve fakat anladım ki sigara tüttürmek bu işin 'olmasa iyi olur ama'sıdır. ki ama'dan sonraki her şeyin yalan olduğuna inanmasam da inanmak şu an işime gelir. sonuç olarak, sigara sağlığa zararlı fakat yaratıcılığa faydalıydı. üzgünüm ama yazarken, hiç kullanmadığım bir şeyin eksikliğini, körükleyiciliğini hissediyorsam, sebebi budur.

sonunda beni hayallerimdeki yemeğe ve yemek yeme keyfine olmasa da karın doyurucu bir şeylere ulaştırdı.
kırmızı yerine kola, pizza yerine hamburger yemek sarı yaprakları plastik böceklere dönüştürdü.

yol kısaldı. yol yakınlaştı, sevimsizleşti ve grileşti. rüzgar artık ben burdayım dedi. sahildeki insanlar üstlerine bir şey aldı. ben yola koyuldum.

bazı şeyler hiç olmaz. bazıları olur da sen anlamazsın. bazı yollar çok virajlıdır. bazıları dümdüz uzanır.
ve yol eve gelince biter. bütün yollar evimde biter. tüm yalnızlıklar, korkular, endişeler... her şey sende biter.

ledorita/27

19 Eylül 2011

kırmızı turuncu sarı

''Böyle kendi kendime eğlenemiyorum farkındasın değil mi? Sana gelince hep canım sıkkın oluyor. Ya da fazla keyifli oluyorum, fazla eğleniyorum; fakat sen de ona gelmiyorsun. Bazı arkadaşlıklar böyledir. Zaten unutmuş gibisin de beni. Halbuki dinlesen çok şey anlatırım ama işte o mıymıy eden ses konuşmaya başlayınca susturmalısın beni. Çünkü kara haberler verip, özlemenin kırmızı ve turuncu tonlarından bahsedebilirim sana. Salacak'tan bakınca, Sarıyer'den bakınca, odamdan bakınca görünen silüetinden bahsedebilirim. Göründüğüne yemin bile ederim.
Yanında kırmızı rujlu olur bazen. Silüetten bile seçilir. Olsun... Yanında olsun.

Ama geçecek. Geleceğe yolculuklara hep hayalimden çıkılıyor. Hayalimden, aklımdan, zihnimden... Olduğun yerden, olduğun yere... Olmadığın bir yer bulmak için.

Böyle kendi kendime eğlenemiyorum bak. Kaptırıp gidiyorum. Kapatıp gidiyorum. ''

Pages - Menu

Popular Posts

takip edenler

Blogger news

Blogroll

About

Blogger templates

Kişisel web sitesi Kişisel web sitesi