23 Ocak 2013

sen dediğim ben

Sen orada bir yerde. Herhangi biri değil ama öyle gibi. Rutin ziyaretlerde akla gelen. Belki de yüzeylerde seyreden sıradan bir rutin. Kalabalık ve yalnız. Bilinen ama hissedilmeyen. Sen, o ya da hiçbirimiz. Olduğumuz gibi kalamayız.

9 Ocak 2013

yaşadım, tanrım

yazdı hep onlar. anlattı.. olan olmayan ne varsa. o da anlattı. anlatmış. okumuşsun sen de. görmüşsün.
ben yazarsam sadece yazı olur. o yazarsa dokunur. dokunmuştur. benim gibi belki. ve daha fazlası. sessizlik bildiğimden.

yaşadım, tanrım,
yarım ve uluorta
durduğum yer benim değil iken 
gidebilecek bir yerimin olmaması ne acı
gidebilecek bir yerim yok iken hala
ve inatla durmayışım ne gaflet
nihayetinde ölmüyorken yaşıyor olan insanın
yaşıyorken öldüğünü bilmemesi bu,
bu ne tuhaf bir hayret


Turgut Uyar

7 Ocak 2013

you said to ''get fine''


Modelini daha ideal ölçülerde gösterebilmek için yerlerde sürünen bir fotoğrafçısındır bazen.
Günün sonunda ayakların bağımsızlığını ilan eder. Hissetmezsin. 

Hayalimdeki yere küçük ve aksak adımlarla koşuyorum. Ulaşabilir miyim, mutlu olabilir miyim bilmem ama bildiğim; orada olmayan tek bir şey var. Ve geri kalan her şeyi anlamsız, tatsız kılıyor. 
Böyle koşmak çok mu zor? 

3 Ocak 2013

iyi kurgulanmış, akıcı bir hikayede kaybolmak gibisi yok. kendi hayatında da belki..

2 Ocak 2013

31 Aralık 2012

bitti ve yeni

Kaybettiğim dostlar, biriktirdiğim sırlar, uçurduğum ümitler, kazandığım şeyler, açılan perdeler, kapanan kapılar. Okuduğum, gördüğüm, duyduğum, kaybolduğum ve bulunduğum...

Biten yıl, başlayan yıl ve gelecek her yeni yılda belki.. 

the dark side of the moon

Biliyordum. Bitirdiğim şeyleri. Anladım, gördüm. Unutmaya çalışan birini. Unutulmaya çalışan birini iki dudağın arasında. Kapılar vardı demirden. Hapishane kapıları. Sadece sen istediğin zaman, istediğin kadarını gösteren. 

Her şeyi anlayıp her şeyi kabul ettiğin anlar vardı. İşte umursamazlık orada başladı. Canımız acıdıkça mı başladık etrafımıza dikenli teller örmeye? Sırtımızda zehirli oklarımız da hazır. Ben acı çekmişsem, dünyanın geri kalanı umurumda değildir. Kırdığım kalplerin, yıktığım hayallerin sesini duymam. Görmem, bilmek istemem. Bir tek kişiyi kaybetmişsem ya da hiç kazanmamışsam eğer; dünyanın geri kalanını umursamam.

Dünyanın geri kalanındayım bir yerden bakınca ben ve bir yerden bakınca da oklarım sırtımda.

Hadi şimdi aşka inancımızı yitirelim. Ne kalmışsa hepsini değersiz kılalım. Kadınları anlaşılmaz yerlere koyup erkekleri genelleyelim. Şanslı insanlara imrenmeyelim de başka dünyaya aitlermiş gibi bakalım. Mutsuzluğumuzu sevip yüceltelim. Canımız acısa da sessiz kalalım. Unutmak için sevişelim ya da öldürmek için. Ya da her ne ise onun için. Kalplerini kıralım kadınların ve bundan gurur duyalım. Adamlara yenilelim. Vazgeçmişken istemekten üstelik, bir kez daha yenilelim.

Yine de anlamını biz bilelim sadece. Dışarıdaki dünyaya inat devam edelim.

Sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşayalım işte. İşe gidelim, kahve içelim. Bir şarkı açalım. Trafiğe küfredip hayaller kuralım. Ve gözlerimizdeki ışıltıyı kaybettiğimizi anlayalım bir toplantının ortasında. Boğazımızdaki düğüme bir yudum su içelim. Onlara içelim. 

Hayat bu. Bu böyle deyip yaşayalım hadi. Her şeyi tadalım güzellikle. Bir nefes daha çekelim. Biraz daha içelim.

gölgelerin gücü adına

Bugün, Rus fotoğrafçı Alexey Bednij ile tanıştım. 
 Ve kısa vadede sabırsız, uzun vadede ise çok sabırlı biri olduğumu anladım.





28 Aralık 2012

25 Aralık 2012

buy now

Şimdi geçici de olsa dünyaya video games remixi tadında bakabildiğim saatlerde deniyorum sadece. özünde video games bile değil.

Son birkaç yıldır, her kar yağdığında ve yılbaşı öncesi olduğu gibi yine o muhteşem kar küresi hayalim depreşir gibi oldu. Türkiye'de bulunanların ne kadar özensiz ve sıradan olduğuna artık emin olduğum için bu defa aramadım, aramıyorum. 
Fakat tesadüfen şöyle bişey buldum. 


Around the globe a snow globe bir yana; yeni yılda sahip olmak istediğim şeyler için  ''wish you were here'' listesi yaptım.
 Kısa bir süre sonra hiçbirini hatırlamayacağım ya da sahip olmuş olsam da fark etmeyeceğim bir liste. Lüzumsuz bir görsel eğlence filan derken gerçekten ciddi bir ihtiyaca cevap vereceğini düşündüğüm yeni bir e-ticaret girişimiyle tanıştım. Ve bu tablo mümkün oldu. 


Hadi checkout bebeğim.


20 Aralık 2012

bir gece yarısı, soğuk bir mermerde söndürülmüş sigaraydı.

17 Aralık 2012

pazar gecesi





''I was fine, until I read your fucking book! It stirred shit up, you know? It reminded me how genuinely romantic I was, how I had so much hope in things, and now it’s like, I don’t believe in anything that relates to love. I don’t feel things for people anymore. In a way, I put all my romanticism into that one night, and I was never able to feel all this again. Like, somehow this night took things away from me and I expressed them to you, and you took them with you!''



12 Aralık 2012

"yazıya geçen, yaşantının yalnızca posasıdır."

'' "Kafka'yı çok mu seversiniz?" dedi genç adam.
"Çok. Belli aralarla döner döner okurum."
"Bana çok karanlık gelmişti okuduğumda. Belki de daha yalın, daha gerçekçi, aydınlık bir edebiyata ilgi duyduğumdan."
"Sizin yaşınızdayken bana da öyle gelmişti. Ama sonraları, zamanla, karanlık ya da kapalı yanı pek kalmıyor. Gündelik gerçeğin düşünülemeyecek kadar korkunç olabileceğini kavrıyorsunuz. ''


Tomris Uyar - Sonucu Belki

Kafka'yı severim. Kafya'yı seveni de severim. ve şunu da..

7 Aralık 2012

kendi kendime

Filmlerden replik çaldım. Klişeleri sıfırladım. Kendi filmime yeni bir sahne yazdım. Böyle iyi mi?

5 Aralık 2012

''Don’t you worry, don’t you worry child'' diye diye kendimi avuttuğum zamanlar.. 
Aklımda kocaman bir soru işaretiyle dans ediyorum. Dans ettikçe dağılıp gidiyor. Sonra durduğumda  yavaş yavaş geri geliyor. Alışıyorum. Her şeye bir küfrüm var ama hala içimden.

4 Aralık 2012

anlam aramalar

O zaman ben de kafam rahat ve her şeyden habersiz yaşardım belki. Bir cumartesi günü telefonum çalmasaydı ve 'hadi gidiyoruz' demeseydi biri.. Aksini bilmediğim kaderimi sevmeliyim. Her şeye, her şeye ve her şeye rağmen..

kesit

''Anlatsana'' dedi kadın, şekeri fazla kaçmış Türk kahvesinden bir yudum daha alırken. Adam birkaç saniye nasıl anlatacağını, nereden başlayacağını düşündü. Yıllarca içinde yaşadığı, var ettiği hikayeyi uzun zaman sonra anlatırken zorlanır insan. Yabancılaşır kendi hikayesine. Onca şey iki cümleye sığdırılır. Ve o iki cümle ağır bir yük gibi çıkmaya çalışır geçmişten.
Kadın bir yudum daha aldı ve telvesinin de az olduğuna karar verdi. 'Her neyse, baş ağrıma iyi gelir' diye düşündü. ''Ben aslında böyle biri değildim.'' diye cümleye başladı adam. Yedi yıl önce aşık oldum ben. Yedi yıl önce kaç yaşında olduğunu düşündü kadın. Yirmi bir dedi. ''Gerçek aşk'' diye mırıldandı. Efendim? dedi adam. Bir şey yok devam et lütfen, dedi.

1 Aralık 2012

çölünde

Öyle olsa ne fark eder? Yaşadığım bir güne, sadece bir güne ve bir sabaha uyandım. Aklım karışıktı ve oradaydım. Geçmişle geleceği, anı ve kokuyu çektim içime, derine sakladım. Her şey ve hiçbir şeydi. Ve o kadar.. ve o kadar.. Öyle olmasa ne fark eder? Bilirdim, biliyordum, biliyorum.

16 Kasım 2012

işte böyle gergin ortamlarda korktuğun anda; sığınacak, güç alınacak biri vardı hep...

13 Kasım 2012

transylvania transylvania

transylvania izleyip ruhumu özgürleştiriyorum. ardından transylvania dinleyip başa dönüyorum.

her şey bir kısırdöngü mü carlos?
uçup gitmesi mümkün değil mi kalbin?

12 Kasım 2012

ve


...

"halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti
demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
vay ki gençtim
ölümle paslanmış duydum sesimi
hata yapmak fırsatını adem'e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ben ve neden hata payı yok diyordum hayatımda." *

Şimdi gecenin en sakin en derin şarkılarını açtım ya.. aklımda ne var, burnumda neyin kokusu? 
Şimdi biraz efkarı yazmak istesem mesela. Bir Türk kahvesi, birkaç karanfilli. Biraz ateş, biraz yalnızlık ihtiyacım olan. 
Sonrası kül duman.

11 Kasım 2012

10.11.12

yine bana uzaklar 'gel' dedi.

bense ancak istanbul'un en fransız köşesine gidebildim.


tortu II

Tophane'de dersten çıkıp içtiğim kahveler, yarımada manzaralı terasım, soğuktan üşüyen ellerim, tramvayda geçen zamanlarım, modern'de gezdiğim sergiler, bozuk para cüzdanımdaki elli kuruş, Sirkeci'den bindiğim tren, Vefa'da içtiğim boza, gittiğim filmler, yapmadığım ödevler, kurmaya çalıştığım cümleler..
Soğuktu, kıştı ve güzeldi.

Hepsi birer tortu şimdi.

5 Kasım 2012

nil’de bir sandal

Hafta sonunu hafif keyifsiz bir pazar akşamı ve dört saatlik uykuda bırakarak geldim. pazartesiye, biriken işlere, boş saatlere ve can sıkıcı ağrılara merhaba dedim.

İyi bir film izleyince, her şey biraz daha anlamsızlaşıyor.  Hiç gitmeseydim ve oturup yazmaya devam etseydim, sahneleri kurgulasaydım zihnimde?

Fakat öylesi değil böylesi güzel.

tortu



4 Kasım 2012

ilizyon

Sonra bir kart seçtim. Aklında tut, söyleme dedi. Ardından gösterisini yaptı ve sonuç: Başka bir kart o karta dönüştü. Ve ekledi; Değişimden korkma dedi. Değişerek de iyi olabilir her şey. Peki dedim. Hakkını verdim.

31 Ekim 2012

ve şimdi yine durgunluk...

handikap

Pazar günü çok tuhaf bir şey oldu. Üçüncü sınıf Amerikan filmlerini özledim. Donut yiyen şişko polisleri, ''hey dostum senin sorunun ne ha?'' klişelerini ve film zencilerini.. neden özlediğim belirsiz.

Yin Yang'ın rüyamda çok tuhaf formlarda sahne bulması bana bir işaret mi, yoksa bilinçaltımın oyunu mu yine? Bunu anlayabildiğim gün, sanıyorum hiçbir şey değişmeyecek.


Şu an işte olmak istemiyorum. İşte olmak, istediğim en son şeylerden biri. Keşke böyle günlerde dışarıda olmak için iyi bahanelerim olsa. Çıkıp sinemaya gitsem. Kimseyle tek kelime etmeden film izlesem. Saat 14:30 olmuş bile. Bundan sonrasının adı ''yavaşlık'' (pazartesi)

  Dün fal baktım. 

Kendimize ait küçük odacıklar var ve onları bazen çok yakın gördüğümüz insanlara açıyoruz. Sonra o küçük odacıklar büyüyüp büyüyüp bütüne katılıyor. Görünür oluyor, sırrı kalmıyor, gizlenemiyor. Bu blog gibi, orası gibi, senin de saklanmaya çalıştığın yerler gibi..
Falımdan çıkıp her şeyi anlatır gibi görünürken ben, o küçük shot bardağına sakladığım tonlarca şey vardı.

Ne olduğumu bilmediğim, bir sürü etiketler, tanımlar, görevler ve bomboş ve dopdolu saatlerle geçen çalışma hayatım, kısa bir aranın ardından yine aynısın lan! aynı masa, aynı koltuk aynı dört duvar. bir tek duvardaki saat yanlış. onu da geri almaya üşendik. belki bir gün saat henüz 6 iken, ''aa saat 7 olmuş'' deyip çıkabiliriz. ve yaklaşık 5 dakika sonra da evde olursam kimse beni  geri çağıramaz. ikea ürünü müyüm ben?

Adını Feride koyduğumuz tablo figürü Feride, yanında yaptığımız sohbetlerden dolayı cani bir seri katil (tuhaf haberler/ korku filmleri ) ve iddaa tutkunu olacak. Bir elinde kanlı testere, bir elinde günün iddaa kuponu. 
Made in P.D.

Günün yorgunluğunun üstüne yarım doz işler güçler izledim. o esprileri takip edip gülecek kadar çalışkan bir beynim yoktu.

neyse uykum geldi. ve bunu çok tatlı rüyalarla kutlamalıyım. jetgillerden yeni bir rüya makinesi aldım ödünç. ve 'jedi olmak' adlı kategoriyi seçeceğim. bakalım ne saçma..

uyumuşum. bu yazının 4. günü. evet 4 günlük bir serüvene şahit oluyoruz. acaba jedi olmak rüyasıyla ilgili ne diyecektim dün gece? belirsiz.

 bu sabah, söylememem gereken bir şeyi, kendimi tutamayıp söylemiş olmanın verdiği sıkıntı da olmasa ciddi ciddi mutlu bi gülümseme olur yüzümde.

yapay veya gerçek, topuklu ayakkabı ve etek giymiş bir kızın özgüveni kimsede yok.

23 Ekim 2012

ofiste müzik

Ve nihayet akşam olup sessizlik çökünce ofise, yavaşça müzik açıyorum.. hiç aynı şey olmuyor. yanından bile geçmiyor. eski bi şarkı açtım şimdi. ve kulaklığımı taktım. o hissi yakalar gibi olursam zamanda yolculuğu bulmuş olurum.

evde müzik

nihayet yalnız kalıp müzik dinleyebildiğim ve uykuya düşmediğim günün en mutlu anları.. yağmur filan da var. (su çok güzel gelsene') şimdi biraz lacrimosa. ardından belki bir parça puccini. her şey biraz karanlık da olsa onlar öyle güzel..

21*23

cumartesi sabahı 9:18 gibi evden çıktım. 10:08 'de ajansın önündeydim. fakat tam da tahmin ettiğim gibi ajans henüz açılmamış, bahçedeki köpekler bile uyanmamıştı. yine erkenci olduğum günlerde yaptığım gibi, beklemek üzere starbucks'a doğru yol aldım. o starbucks şubesi benim için artık bekleme salonu oldu.

kahvemi içerken tam karşımda çiçekçi kız duruyordu. en fazla 5 yaşında. uzaktan baktım. yanıma geldi. ''sen niye öyle baktın?'' dedi. nasıl bakmıştım acaba? ''çok tatlısın da ondan'' dedim. telefonuma baktı, kolyeme baktı, sordu sordu.. ojelerine baktım. ne renk bunlar dedim. pembe dedi. yarısı çıkmış kırmızıydı. sonra yanımdan gitti. karşı masadaki ''naber sıla?'' dedi. adı sıla'ymış.

kırk dakika geçcti. bir latte, iki karanfilliden sonra artık gelmiştir diyip ajansa geri döndüm ve yine kapıda kaldım. aradım. uyuyakaldığını ve 20 dk sonra geleceğini söyledi. orada bekleyemezdim. yine starbucks'ın yolunu tuttum fakat elimdeki kahve halen bitmemişti. soğuk bişey istedim bu defa fakat sabahın 11'inde soğuk bişey gitmedi. aynı masaya oturdum ve bir black daha içtim. sıla beni görmedi.

aradı. geldik biz dedi, gittim. yarım saat süren bir toplantı için 1 buçuk saat beklemiştim. önemsemedim.
dönüşte kabataş'a geçecektim. vazgeçtim. beşiktaş motoruna atladım.

**
akşama doğru yoruldum. ve biri yolda olmak üzere iki saat arayla başımın sol tarafını bir yerlere çarptım. buzdolabının içine düşsem de çıkarken dikkat etmem gerekiyormuş.adeta hücrelerin yerinden oynadığını ve sonrasında hafif bir salaklaşma hissettim. sol beynim iptal oldu. sadece sağı kullanarak yaşadım. o buzdolabı kapağı yüzünden yavaş yavaş aptal olacağım kimse fark etmeyecek.

fakat sonra zihnim yerine gelmiş olacak ki bugün epey bi çalıştım. sağlı sollu kroşeler attım.
pazartesi sabahına patron memnuniyetsizliği ile başlamak gibisi yok. motivasyonu sıfırlayıp iş hızını ikiye katlıyor.

hava hafif serinleyince, henüz yaz sonunda aldığım ceketimi giydim ilk defa. çok sevdim. birlikte çok güzel günler göreceğiz bebeğim!

şimdi ise gitme vakti..



18 Ekim 2012

bu cümleyi seviyorum

"if you think you understand quantum mechanics, you don't understand quantum mechanics." 

17 Ekim 2012

işler güçler

''Bizim sitenin ürünlerini yüklerken tüm cool imajına rağmen bir lovemarkım daha olduğunu bir kez daha anladım. ben dahil yurdum kızları ''mango'da geçirilen zaman'' üzerinden değerlendirilmeye devam ederken; ben markamla aşk yaşıyorum. fakat uzaktan. ve her kıskanç aşık gibi paylaşma korkusu içindeyim. lütfen buralara gelip de kimselere yar olma. orada öyle iyisin.
tüm bunları hissederken hafif de olsa bir utanç duymuyor değilim. fakat ilham da alıyorum aynı zamanda. nasıl lovemark olunur gibi sorular soruyorum kendime. cevaplarını ararken de onlarca rengim varmış da ben yine sadece siyah beyaz film çekiyormuşum hissine kapılıyorum. yersiz bir his olduğunu bile bile..

kendi markam için tüm renkleri kullanmaya çalışırken; aslında kendimi sana hazırlıyorum ant. zamanı geldiğinde beni yanına almalısın bence. ''





16 Ekim 2012

wtf?

her şey çok acayip.

Bu sabah kahvaltı yapmadım. pek yapmadığım bir şeyi yapıp güne kahveyle başladım. dün gece çalışırken yediğim bir paket çizinin tuzları halen midemi yakıyor. (9:18)

Gönderdiğim dosya %48 lerdeyken bi anlık kopan internet yüzünden tekrar başladı. sevgili wetransfer, bence ''devam edeyim mi patron?'' gibi bir seçeneğin olmalı. bu kadar başına buyrukluk olmaz. şimdi yine kalan süre 2 saat dersen, canım sıkılır. midem alev almak üzere. ( 9:32)

Liseli sıfatından yeni çıkmış bir kızın not defterine bakıyorum. hiç anlamadım; bu lisedeki ''sırtımdan vurdu, arkadaş kazığı'' tripleri nasıl oluyor? ne yaşıyorsunuz olum siz? (9:51)

Şirketteki çay saatlerine Ferdi eşlik ettiğinden beri pek eğleniyoruz. Ferdi. Bir Joan Miro tablosu figürü. Adını bir cuma günü kulağına ezan okuyarak koyduk. Yemekhanede tüm reprodüksiyon haliyle asılı duruyor bir aydır. Her gün hakkında konuşacak bir şey buluyoruz. Bazen sohbetimize eşlik ediyor, bazen konu kahramanı oluyor. Yüzündeki o acı ifadeyi her duruma uyduruyoruz. Sayesinde ofiste sadece o anlarda yüzüm gülüyor. Fakat bugün yaptığım araştırma sonucu Ferdi'nin aslında bir ''little girl'' olduğunu öğrendim. Bu acı gerçeğin ofisteki yansımalarına henüz şahit olamasam da büyük hayal kırıklığıydı! (10:00-10:20)
(edit: bugün 10:12 adını Feride koyduk.)

Patronum; ''şunu şunu yap, şunu böyle güzel yap, hiç acele etme, rahat rahat çalış. çok iyi yap'' dedikten iki gün sonra; ''onlar önemli değil, asıl iş şunlar bunlar'' dedi. Hak vererek cevab verdim! (11:17)

İşten eve uğrayıp üzerimi değiştirip çıkmam 10 dakikamı aldı. paha biçemedim! (11:50)

Zorunlu alışverişten keyif almaya çabaladım. (13:00-16:00)

Kahvaltı yapmadan hamburger yemek olmadı. (13:35)

Hastane insanları.. Hepsi birer hikaye, hepsi bir macera. 80'lik teyzenin 60 yıllık eşine olan aşkı hepimize ayar oldu. (17:00- 20:30)

Termostan dökülen çay elimi yaktı. (20:32)

Eve dönünce eve dönmüş gibi olmadım. (21:00)

TTnet'e saydırdım.

Tost yaptım. Afiyet oldu. (22:--)

Bizim modeli Best Model'da izledim. (23:--)

Acıkmasaydım iyiydi. (2:02)

Sadece 5 buçuk saat sonra ofiste masamda giyinip süslenmiş(?) halde oturup çalışıyor olacağımı düşünüyorum... düşünüyorum... ı ıhh olmuyor. gel biz ona tahayyül edemiyorum diyelim de anlam kuvvetlensin. (02:28)

Yorgun olduğum halde uykumun olmadığı günler bir garip. Havalar da öyle. (2:34)

Üç dakika içinde uykum geldi.

02:56'yı gördüm.

6 Ekim 2012

adım bile yalan söylüyor.

sebebini hiç bilmedim. anlarım ama bilemem. sorsam anlatmaz. anlatsa kırılırım.
adım bile yalan söylüyor.

o

uzak durur, yakın bakar.
en yakınındaki bile. anladım.

4 Ekim 2012

tarifi

Kendini tanıyamadığın anlar oluyor. Her sabah odaya girdiğinde, masana otururken, günaydın derken.. Bambaşka birisin artık. Çay içerken konuştuğun seyler birkaç başlık altında.
Her seyin arasında ince bir çizgi var. Hangi taraftasin ya da bi tarafta mısın bilemezsin bazen. Bir yerde papatya olsan bile sen, başka bir yerde kaktüs gibi görünebiliyorsun. Eskiyi özleyen insana bu yüzden acırım.

25 Eylül 2012

alıntı

''fakat ne yapacağımı düşünmek, beni yapmaktan daha çok yoruyordu.''

24 Eylül 2012

pazartesiler iyidir bazen


Toplantıya erken gidince; bir kahve ve son iki karanfilli için doğru zaman olduğunu düşünmüş olabilir. 

22 Eylül 2012

fazla mesai


        22 Eylül 2012 Cumartesi - Ofiste ilham alma adı altında film şenlikleri.

18 Eylül 2012

filmler ve..

Bir klostrofobi tetikleyicisi olarak Being John Malkovich.  




17 Eylül 2012

kadehinde balık oldum

Bugün bir cafede kahvemi içip akvaryumdaki balıkları izlerken, balıkların neden kısa süreli hafızaya sahip olduklarını anladım: Çok sıkıcı hayatları var! Yarım saat boyunca iki milim ilerleyip iki defa yukarı doğru yüzgeç çırptılar.
Ben de o yarım saatte, sadece kahvemi içip onları izledim. Az düşündüm çok durdum. Bir farkımız kalmadı.

17

aklımda bir soru işareti belirdi. ve bunu sevdim. 
insan böyle böyle mi değişiyor? 

Pages - Menu

Popular Posts

takip edenler

Blogger news

Blogroll

About

Blogger templates

Kişisel web sitesi Kişisel web sitesi