before sunset'ten...
25 Eylül 2009
24 Eylül 2009
saklanmadan önce... maskesiz , filtresiz, korkusuz...
''kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor''
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor''
üşüyorum günlerdir... evde bile ellerim buz tutuyor, burnumın ucu üşüyor. bu mevsimde üşümeyi seviyorum. üşüyüp sonra ısınmayı... sıcak çayla içimi ısıtmayı, bluzümün kollarını ellerime çekmeyi, battaniyenin altına sığınmayı, o huzurlu heyecanı ve daha pek çok şeyi...
bu yazı sevdim.
ama sonbaharından, kışından korkuyorum. kendimi oyalayacak uğraşlar planlıyorum. ne kadar az vaktim olursa o kadar iyi olurum diyorum. mümkün olmayacağını bile bile kendimden uzak olmak istiyorum... 'hmmm sonbaharın nesini seviyorum, nesini sevmiyorum' diye durup düşünecek veya hissetmek isteyecek durumda olmak istemiyorum. zira umrumda değil! böyle bir yazıya oturmak istemiyorum. en çok da özlemek istemiyorum, üstelik böylesini... istemek istemiyorum hiçbir şeyi, duymak istemiyorum aklımdan geçenleri, dinlemek istemiyorum kalbimi ve görmek istemiyorum, şahit olmak istemiyorum hiçbir şeye.
yani bir ölüden değil ama bir makineden farksız olmak istiyorum.
uyumak istiyorum. uyandığımda hiçbir şey değişmemiş olacak belki ama ruhum duymadan zaman geçmiş olacak...
şu kadar zaman geçti diyoruz ya hani, bir o kadar daha geçecek ve sonra her şey bitecek...
bu yazı sevdim.
ama sonbaharından, kışından korkuyorum. kendimi oyalayacak uğraşlar planlıyorum. ne kadar az vaktim olursa o kadar iyi olurum diyorum. mümkün olmayacağını bile bile kendimden uzak olmak istiyorum... 'hmmm sonbaharın nesini seviyorum, nesini sevmiyorum' diye durup düşünecek veya hissetmek isteyecek durumda olmak istemiyorum. zira umrumda değil! böyle bir yazıya oturmak istemiyorum. en çok da özlemek istemiyorum, üstelik böylesini... istemek istemiyorum hiçbir şeyi, duymak istemiyorum aklımdan geçenleri, dinlemek istemiyorum kalbimi ve görmek istemiyorum, şahit olmak istemiyorum hiçbir şeye.
yani bir ölüden değil ama bir makineden farksız olmak istiyorum.
uyumak istiyorum. uyandığımda hiçbir şey değişmemiş olacak belki ama ruhum duymadan zaman geçmiş olacak...
şu kadar zaman geçti diyoruz ya hani, bir o kadar daha geçecek ve sonra her şey bitecek...
22 Eylül 2009
nerde benim çatapatım!?!
Bayram tatili planlarım rotasını değiştirip geriye, yani evime yönelince ilk gün için, yapılacak en iyi şey evden çıkmamaktı. Böyle olunca da evde aile büyükleri bayram boyunca olmayacağı için herhangi bir sorumluluk da taşıdığımı düşünmedim ve mahallemizin çocukları hiç kusura bakmasın ama ben zaten aradığım 'evde tembellik' moduna girmişken, kapıyı açıp 'iyi bayramlaaaar ' sesleri arasında şeker çikolata ikram edemezdim. Etmedim. ( cıık cık cık ) Halbuki hazırlamıştım aslında, ama kapıyı çalan çocuklarla bile bayramlaşamayacak kadar asosyalim! ve aramam gereken kişileri aramayacak kadar da 'hayırsızım' şu sıra...
Ama o veletlere diyeceğim şu; bak yavru, nostaljik bi tonla konuşacağım ama; kız ol erkek ol, bayramlarda çatapatın yoksa, kızkaçıranın yoksa, 'para mı verecekler, şeker mi?' derdin yoksa, kırmızı rugan ayakkabıların yoksa ve kardeşinle, kuzeninle veya arkadaşınla gibip 'gazoz' alıp sallayıp sallayıp patlatmıyorsan... üzgünüm ama bayramın tadını bilmiyorsun... şimdi sizin o 'çocuk dünyası' nasıl bilmiyorum ama bu kadar küçük şeylerden mutlu olacak kadar' naif değil sanırım. Ben şimdi, kankama kurban bayramında 'msn'den o koyun zannettiğim ikonu yolluyorum mesela. Bu bayramda da şeker ikonu. Allahım nasıl bir geyik, nasıl eğleniyoruz anlatamam. Sizin için bu tarz şeyler, gerçek bir eğlence değildir umarım.
Her neyse...
Bir de şu var; nerde olduğu sorup durulan eski bayramlar benim için; keşke böyle olmasa dediğim aile, eş dost, arkadaş ilişkilerimde, umutsuzluğumda, mesai saatlerimde, yapmak isteyip de yapamadığım şeylerde... kendimle mücadelemde, başkalarının mücadelesinde.. ve saymayacağım bir çok ayrıntıda...
Ama o veletlere diyeceğim şu; bak yavru, nostaljik bi tonla konuşacağım ama; kız ol erkek ol, bayramlarda çatapatın yoksa, kızkaçıranın yoksa, 'para mı verecekler, şeker mi?' derdin yoksa, kırmızı rugan ayakkabıların yoksa ve kardeşinle, kuzeninle veya arkadaşınla gibip 'gazoz' alıp sallayıp sallayıp patlatmıyorsan... üzgünüm ama bayramın tadını bilmiyorsun... şimdi sizin o 'çocuk dünyası' nasıl bilmiyorum ama bu kadar küçük şeylerden mutlu olacak kadar' naif değil sanırım. Ben şimdi, kankama kurban bayramında 'msn'den o koyun zannettiğim ikonu yolluyorum mesela. Bu bayramda da şeker ikonu. Allahım nasıl bir geyik, nasıl eğleniyoruz anlatamam. Sizin için bu tarz şeyler, gerçek bir eğlence değildir umarım.
Her neyse...
Bir de şu var; nerde olduğu sorup durulan eski bayramlar benim için; keşke böyle olmasa dediğim aile, eş dost, arkadaş ilişkilerimde, umutsuzluğumda, mesai saatlerimde, yapmak isteyip de yapamadığım şeylerde... kendimle mücadelemde, başkalarının mücadelesinde.. ve saymayacağım bir çok ayrıntıda...
ve hal böyleyken ilk sabah babamın bayram namazından gelmesi ( aslında sadece bu konuya değinmek istiyordum ama vazgeçtim. benim için çok hassas bir kavram olmuş...) ve sonrasında gelen misafirleri, evin hanım kızı gülümsemesiyle babamla birlikte ağırladıktan ve en yakınlarımla bayramlaştıktan, babanemi, dedemi kabrinde ziyaret ettikten sonra, bi istisna olarak bu bayram yalnız ve asosyal kalan ben; film, alışveriş, uyku, yemek ekseninde zaman geçirdim durdum. Birazdan da bu dörtlünün alışveriş ayağıyla devam edeceğim...
Umarım başkalarının bayramı halen çatapat heyacanında anlamını korumaya devam ediyordur.
19 Eylül 2009
invisible kid
yeni açtığı blogunu bulmam için satır aralarında şifreler vererek, son günlerde pek bi zehir gibi çalışan kafama bi sürelik error verdiren, öyle zannediyorum ki 'blogger filan deme, bana ters!' diyecek olan ama taze blogger, abilerin abisi, artık sormadan da, sence öyle midir, böyle midir? demeden de yazdıklarından bişeyler öğrenebileceğim ve iddia ettiğine göre görünmez adam f'ye hoşgeldin armağanımdır...
Invisible kid
Got a place of his own
Where he'll never be known
Inward he's grown
heytt be metallica kimin için yazmış! :p:))
Invisible kid
Got a place of his own
Where he'll never be known
Inward he's grown
heytt be metallica kimin için yazmış! :p:))
16 Eylül 2009
15 Eylül 2009
14 Eylül 2009
kürk mantolu madonna II
Gözlerim doluyor, taşıyor hatta... İki gündür yol boyunca okudum, okudum...
Bu kitabın bana neler yapabileceğini henüz adım adım yaklaşırken, tuhaf bir şekilde karşıma çıkarken sezmiştim. Buna rağmen sanırım bana söylediği pek çok şeyi daha önceden farkına varmamış ve düşünmemiş olsam, daha fazla sarsılırdım. Şimdiyse bildiğim şeylerden emin oldum ve görmediğim kapıların ardını gördüm. Dahası olamaz sandığım derinliklere indim ve en somut haliyle, geçen yıl yazdığım bir yazıda sözünü ettiğim bir şeyin hayat bulmuş halini gördüm:
Maria’dan sonraki ‘onsuz’ hayatın hiçbir anlamı olmaması…
***
Raif Bey bir gün soruyor; "Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar mesut çok mesut edebiliyor?" diye.
Ben de düşünüyorum; ''nasıl oluyor da, bir insan başka bir insanın düşünüp hissettiklerini, bu denli aynı ruhla, sanki aynı kelimelerle ve aynı tondaki renklerle, aynı nefesle yazabiliyor, resmedebiliyor?''
Aklım bunu almıyor. Ama garip bir doğallıkla kabulleniyor.
Uzun zamandır, kendimden bile sakınarak, 'o kadar olmamak' için direndiğim halde, dayanamayıp anlatmaya çalıştığım hemen hemen her şeyi Raif Bey'in satırlarında bulmak, yazmadığım, söylediğim, içime sakladığım o hisleri, milyonlarca aşık varsa milyonlarca aşk tanımı olduğu halde, yıllar evvel yazılmış satırlarda bulmak, sanırım muzicevi bir rastlantıdır. Ve eminim ki bugüne dek olmadığı gibi başka hiçbir hikaye daha doğrusu karakterle bu kadar benzer olamam.
***
Çok çok daha fazla yazabilirim. Tüylerimi ürperten, gözlerimi dolduran ayrıntıları anlatabilirim. Hatta yazılmamış ama var olduğunu hissettiğim şeyleri anlatabilirim. Ama ne kadar anlatmaya çalışırsam çalışayım bu tarif etmeye çalıştığım şeyi, beni neden bu kadar etkilediğini anlamak için, önce ‘onları’ sonra da ‘bizi’ tanıyıp anlamış olmak gerek sanırım. Buna da lüzum olmadığına göre ve anlattığım hiçbir şeyin bir anlamı olmadığına göre, hikayeye daha fazla kendimi bulaştırmadan konuya anlamak istemediğim tek cümlesiyle noktayı koyuyorum.
" 'demek beni kıskanmıyorsunuz ha?' 'Beni sahiden bu kadar çok mu seviyorsun?' ''
Bu kitabın bana neler yapabileceğini henüz adım adım yaklaşırken, tuhaf bir şekilde karşıma çıkarken sezmiştim. Buna rağmen sanırım bana söylediği pek çok şeyi daha önceden farkına varmamış ve düşünmemiş olsam, daha fazla sarsılırdım. Şimdiyse bildiğim şeylerden emin oldum ve görmediğim kapıların ardını gördüm. Dahası olamaz sandığım derinliklere indim ve en somut haliyle, geçen yıl yazdığım bir yazıda sözünü ettiğim bir şeyin hayat bulmuş halini gördüm:
Maria’dan sonraki ‘onsuz’ hayatın hiçbir anlamı olmaması…
***
Raif Bey bir gün soruyor; "Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar mesut çok mesut edebiliyor?" diye.
Ben de düşünüyorum; ''nasıl oluyor da, bir insan başka bir insanın düşünüp hissettiklerini, bu denli aynı ruhla, sanki aynı kelimelerle ve aynı tondaki renklerle, aynı nefesle yazabiliyor, resmedebiliyor?''
Aklım bunu almıyor. Ama garip bir doğallıkla kabulleniyor.
Uzun zamandır, kendimden bile sakınarak, 'o kadar olmamak' için direndiğim halde, dayanamayıp anlatmaya çalıştığım hemen hemen her şeyi Raif Bey'in satırlarında bulmak, yazmadığım, söylediğim, içime sakladığım o hisleri, milyonlarca aşık varsa milyonlarca aşk tanımı olduğu halde, yıllar evvel yazılmış satırlarda bulmak, sanırım muzicevi bir rastlantıdır. Ve eminim ki bugüne dek olmadığı gibi başka hiçbir hikaye daha doğrusu karakterle bu kadar benzer olamam.
***
Çok çok daha fazla yazabilirim. Tüylerimi ürperten, gözlerimi dolduran ayrıntıları anlatabilirim. Hatta yazılmamış ama var olduğunu hissettiğim şeyleri anlatabilirim. Ama ne kadar anlatmaya çalışırsam çalışayım bu tarif etmeye çalıştığım şeyi, beni neden bu kadar etkilediğini anlamak için, önce ‘onları’ sonra da ‘bizi’ tanıyıp anlamış olmak gerek sanırım. Buna da lüzum olmadığına göre ve anlattığım hiçbir şeyin bir anlamı olmadığına göre, hikayeye daha fazla kendimi bulaştırmadan konuya anlamak istemediğim tek cümlesiyle noktayı koyuyorum.
" 'demek beni kıskanmıyorsunuz ha?' 'Beni sahiden bu kadar çok mu seviyorsun?' ''
ilk yazı için...
11 Eylül 2009
this is the life
içim kıpır kıpır değil ama öyle olduğu zaman bu şarkıya denk gelirsem daha da bi kıpır kıpır oluyorum. sen ne güzel bi şarkısın, this is the life.
10 Eylül 2009
9 Eylül 2009
ilham yağmurları
''Dışarıda yağan yağmur sizde ne gibi duygular uyandırıyor'' diye başlardı pencereden bakarken, buğulu sesiyle lisedeki edebiyat hocam. Nasıl olurdu bilmem ama her komposizyon sınavında yağmur yağar, biz bu cümleyi duyardık ve ''dışarıda yağan yağmur'' toprak kokulu, ıslak, soğuk, karanlık ve hüzünlü satırlara dönüşürdü her defasında. Başka türlüsü mümkün mü ki zaten?İlk ders olursa bir de. Ellerim ıslak, saçlarımda su damlacıkları ve kıpkırmızı olmuş burnumla, yani kendimde en tiksindiğim halimle ben... Altına imzamı atmadan, tamam daha doğrusu sol üste adımı yazmadan da tanınabilecek satırlar yazmaya çalışırdım pek de farkında olmadan. Belirlenmiş bir konuda yazmaktan hiç hoşlanmadığım halde bu biraz daha özgür gelirdi.
O zamanlar saf duygu ve düşünce harmanlı stilime, bildiğim hiçbir şeyi yansıtmamanın doğru bir şey olduğunu sanırdım nedense...
Ta ki hocam 'ismin olmasa da anlarım sen olduğunu ama bilgilerinle besleyebilsen bir de'' gibi bir şey söyleyene dek...
Zamanla ne demek olduğunu anladığım bu cümleye o gün sevindiğim kadar üzülmüştüm de...
Fakat şimdi, o günlere ve sonrasına inat, yağmur artık ilham vermiyor bana. Evde de, ofiste de odamdan baktığımda dibimde ağaçlar görüyorum. Perdelerimi biraz daha açıyorum. Aralık olan camımdan içeri yağmurun sesi, kokusu, serinliği giriyor. Biraz üşürsem üzerimdekinin kollarını çekiştiriyorum ve mümkünse çayımdan bir yudum alıyorum. Bu an yetiyor. Her şeye hazırım gibi geliyor o an. Tamam diyorum, üzülelim, mutlu olalım, ağlayalım gülelim... Hazırım...
(Tabii bunları yağmur birilerinin felaketine neden olmadığı zamanlarda hissedebiliyorum. )
Ve o an gerçekten orada oluyorum. Çünkü hayalini kurmak istediğim hiçbir şey yok. Daha doğrusu yokmuş gibi yapmaktan yanayım. Yaşanmış ve tasvir edeceğim her şey de anlatınca benden çıkıp, başkalarının zihninde birer hayale dönüşüp bana yabancılaşacağı için kendime saklıyorum.
Oysa ki ne zaman ince ince yılın ilk karı yağsa, İstanbul'un bir ucunda, bir okulun arka sokağında küçücük bir öpücükle karışmış kar tanesiyle eriyen, saf bir aşığım ben.
ve ne zaman yağmur yağsa pek çok şeyim. Ama en çok, ince ince bir yağmurum, kalabalığın arasında tutmaya çalıştığı bir elim... Islak saçlarımı, kızarmış burnumu belki de ilk kez severken, sırılsıklam aşığım...
Şimdi ise tüm bunları geride bırakmış halimle, dingin, üzgün ama umutlu ya da hani böyle vardır ya neşeli gibi ama hüzünlü gibi bir şarkı misali halimle pencerenin önündeyim. Hiçbir şey yazmıyor, düşünmüyor sadece yaşıyorum. Çünkü bildiğim ve emin olduğum tek şey bana yetiyor...
edit: bu yağmurlara olması bu yazı. zamansız olsun.
7 Eylül 2009
zoom in zoom out
''Ama öyle olmuyor ki. Bir şeye canını sıkıyorsun, sonra bilmemkaç yıllık hayatını düşünüyorsun ve bundan sonra olabilecek kimbilir kaç yıllık hayatını... Baktığında o sorun ettiğin şey küçücük kalıyor. 'aman ya buna mı üzülücem' diyorsun. Geçmişe bakıyorsun, sonra bugününe şükredip, her şeyi geleceğe teslim ediyorsun. Böyle düşününce tamam. Ama şimdiki zaman var! Geçmişte ya da gelecekte değilsin ki, şimdiki zamandasın Canını sıkan şeyleri yokmuş gibi yapıp ya da hafife alıp nasıl olsa her şey olacağına varır rahatlığını koruyamıyorsun her zaman.''
dedi mutfak masasında dün akşam.
Evet, sanırım yakınlaşıp uzaklaşmakta bütün mesele.
4 Eylül 2009
Aynaya bakıyor gibi.

edit: çektim. aynısı olmadı ama olsun!:)
edit 2: yoğun istek üzerine...
ledorita bazen, yalnız başına fotoğraf çekerken aynen böyle oluyor:) Etrafta 'odaklanan' var mı diye düşünüp gerilmekten konuya odaklanamıyor. Halbuki niye tırsıyorsun, baksana sen işine! Alışacak diye umuyorum:)
Not: Çizimin kime ait olduğunu bilmiyorum. Linki kaybettim:(
kürk mantolu madonna

"Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu..biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.''
Bazı şeyler garip bir şekilde beni kendine doğru çekiyor, sağda solda, en tuhaf anlarımda karşıma çıkarak.
Bir gün bulunduğunuz yerde nefes alamayacak duruma gelirsiniz ve bir bahane ile, izin alıp 'kaçmaya' çalışırsınız. Ama izni verecek olan ve sizi bir bakışta çözen, yani gözlerinize çok hafif ama çok hafif bir bulut dahi düşse anlayacak, görecek kadar açık gözlere sahip biri ise, o izni almak kolay olmaz. saatler sürer anlatması. Gözlerinizdeki o bulut gitmeden, kalbinizin sıkışıklığı hafiflemeden bırakmaz. Sonra hadi şimdi git der... artık gitmeseniz de olur aslında. Ama gidersiniz yine de, fakat daha bir güçlü adımlarla... Sonra bir yerde oturursunuz. tuhaf bir özgürlük duygusu sarar heryerinizi. O günlerde sürekli bir şekilde yine karşınıza çıkan, zaten hep merak ettiğiniz ama nedense okumaya çalışmadığınız bir roman çıkar yine karşınıza. Bir an, yan masaya takılır gözleriniz ve eskimeye yüz tutmuş haliyle bir kadının ellerindedir: Kürk Mantolu Madonna.
Bir gün bulunduğunuz yerde nefes alamayacak duruma gelirsiniz ve bir bahane ile, izin alıp 'kaçmaya' çalışırsınız. Ama izni verecek olan ve sizi bir bakışta çözen, yani gözlerinize çok hafif ama çok hafif bir bulut dahi düşse anlayacak, görecek kadar açık gözlere sahip biri ise, o izni almak kolay olmaz. saatler sürer anlatması. Gözlerinizdeki o bulut gitmeden, kalbinizin sıkışıklığı hafiflemeden bırakmaz. Sonra hadi şimdi git der... artık gitmeseniz de olur aslında. Ama gidersiniz yine de, fakat daha bir güçlü adımlarla... Sonra bir yerde oturursunuz. tuhaf bir özgürlük duygusu sarar heryerinizi. O günlerde sürekli bir şekilde yine karşınıza çıkan, zaten hep merak ettiğiniz ama nedense okumaya çalışmadığınız bir roman çıkar yine karşınıza. Bir an, yan masaya takılır gözleriniz ve eskimeye yüz tutmuş haliyle bir kadının ellerindedir: Kürk Mantolu Madonna.
Bir an önce kalkıp kitapçıya girip alınır, fakat sonrasında nasıl ruh hallerine düşüldüyse artık, bir kenara atılır, unutulur. Neredeyse bir yıl sonra hatırlanır. ve okudukça yavaş yavaş anlaşılır ki, aslında hiçbir şey tesadüf değil.
Şimdi her defasında korka korka çeviriyorum sayfaları.
"Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş."
***
* resim: klimt
benim de gözümde canlanan buydu.
2 Eylül 2009
yazmak ya da yazmamak işte bütün mesele bu!
saçma geliyor şu sıra.. neden bilmem. bir zamanlar kendime ve bloga verdiğim 'hisli mevzularda yazmayacağım' sözünü tutamamak da cabası.
kayıtsızlığın kaydı
* kayıtsızlaşıyorum son günlerde. cahilliğe vuruyorum. mesela şöyle oluyor;
-'' bak şimdi buna üzüldüm.''
-''üzülmek derken???''
** gerçeklerden esintiyle kurgulanan, altyazılar'ın hemen hemen sonuna geldik ama henüz son bölümünü yayınlayacak cesaretim yok.
-'' bak şimdi buna üzüldüm.''
-''üzülmek derken???''
** gerçeklerden esintiyle kurgulanan, altyazılar'ın hemen hemen sonuna geldik ama henüz son bölümünü yayınlayacak cesaretim yok.
1 Eylül 2009
altyazılar (6)
Korktum o gün, o yolda yalnız başıma yürürken. Korktum demedim.
Üşüdüm. Çok üşüdüm...
Çok güzel bir sabahtı o gün. Yüzüme kocaman bir gülümseme kondurup da 'günaydın' demedim.
Tüm bunlara rağmen, o kadar çok şey söyledim ve yaptım ki...
-altyazılar-
Üşüdüm. Çok üşüdüm...
Çok güzel bir sabahtı o gün. Yüzüme kocaman bir gülümseme kondurup da 'günaydın' demedim.
Tüm bunlara rağmen, o kadar çok şey söyledim ve yaptım ki...
-altyazılar-
altyazılar (5)
Birkaç kişiydik o akşam ve kimse yalnız değildi. O an orada olmasalar bile, varlardı. Yalnız hissettim yine ve yanına geldim. Telefonun çaldı. Dışında kaldım. Bir kez daha hatırladım; 'arta kalan zamanlar benim'di...
- altyazılar-
- altyazılar-
29 Ağustos 2009
ledorita?
olmaz, olamazz! bir anlamı varmış!!!
kaçınılmazdır, herkes sorar ilk duyduğunda. ''anlamı nedir?'' diye 'bir anlamı yok. benim uydurmam.'' derim ben de. yıllar yıllar evvel, fantastik edebiyata merak sardığım dönemlerde, dünyalar arası geçişleri konu alan bir hikaye yazarken, fantastik edebiyat gereği şehir, kahraman vs.. isimleri uydurmak durumundaydım ve bunun için pek çok anlamsız kelime yazdım. bazılarına da karakterine göre anlam yükledim. sonra hikayeyi yazmaktan vazgeçince, bir gün kendime kamufle bir kimlik ararken, o uydurmaların arasından ledorita'yı seçtim. orjinal yazılışı led-orita şeklindeydi. hikayede 'iyilik meleği' olarak tanımlanan bir tür görevliydi. tabii bana hoş ve naif gelen kelimeyi kullanmaktan başka öykünün bu kısmıyla ilgim yok. iyilik meleği filan değilim yani:)
kaçınılmazdır, herkes sorar ilk duyduğunda. ''anlamı nedir?'' diye 'bir anlamı yok. benim uydurmam.'' derim ben de. yıllar yıllar evvel, fantastik edebiyata merak sardığım dönemlerde, dünyalar arası geçişleri konu alan bir hikaye yazarken, fantastik edebiyat gereği şehir, kahraman vs.. isimleri uydurmak durumundaydım ve bunun için pek çok anlamsız kelime yazdım. bazılarına da karakterine göre anlam yükledim. sonra hikayeyi yazmaktan vazgeçince, bir gün kendime kamufle bir kimlik ararken, o uydurmaların arasından ledorita'yı seçtim. orjinal yazılışı led-orita şeklindeydi. hikayede 'iyilik meleği' olarak tanımlanan bir tür görevliydi. tabii bana hoş ve naif gelen kelimeyi kullanmaktan başka öykünün bu kısmıyla ilgim yok. iyilik meleği filan değilim yani:)
her neyse... geçenlerde google'a dedim ki 'google google, ledorita hakkında ne biliyorsan dökül!'
o da döküldü. netteki fotoğraf galerilerim ve bloglarımdan başka birkaç şey daha çıktı ve kafam çok karıştı! benimle ilgisi olmayan şeyler ama merak ettim! biri için ultimate online ile haşırneşir birini bulmam lazım.
diğeri de şöyle bir şey;
ve bir de not: son birkaç gündür şu smiley kadar bile gülümsemediğimi farkettim şimdi.
saçlarını kestirdi böyle oldu!
saçlarının rengi ve modelini hemen hemen hiç değiştirmeyen biri olarak bile şundan eminim ki bizim için bu denklem şöyle:
depresif mod = kuaför = depresif mod
ne pis bi kaosmuşsun sen!
o da döküldü. netteki fotoğraf galerilerim ve bloglarımdan başka birkaç şey daha çıktı ve kafam çok karıştı! benimle ilgisi olmayan şeyler ama merak ettim! biri için ultimate online ile haşırneşir birini bulmam lazım.
diğeri de şöyle bir şey;
''shvachennye gekkoringami, podpodoshvennye uchastki ledorita nadlomilis''deli gibi kaynak ve sözlük dolaştım ama dilinden bile emin değilim halen. anlayan varsa ses versin:)
ve bir de not: son birkaç gündür şu smiley kadar bile gülümsemediğimi farkettim şimdi.
saçlarını kestirdi böyle oldu!
saçlarının rengi ve modelini hemen hemen hiç değiştirmeyen biri olarak bile şundan eminim ki bizim için bu denklem şöyle:
depresif mod = kuaför = depresif mod
ne pis bi kaosmuşsun sen!
28 Ağustos 2009
bozgunlar
hiçbir aşk ve macera tanrısı
yola çıktığı gibi dönmez geriye
kabuk bağlar yüzümüzdeki gölgeler
unutarak ve vedalaşarak geçilen
durakların birinde inmemiz gerekir
bindiğimiz düşlerden
hayat belki başka biri yapar bizi
bir melodram öğesi olarak
umudun da, umutsuzluğun da aşıldığı
o altın dengede
biliriz içimizdeki avdan yorgun dönen akşamlar
ne kadar bütünlese de
parçalar.
yola çıktığı gibi dönmez geriye
kabuk bağlar yüzümüzdeki gölgeler
unutarak ve vedalaşarak geçilen
durakların birinde inmemiz gerekir
bindiğimiz düşlerden
hayat belki başka biri yapar bizi
bir melodram öğesi olarak
umudun da, umutsuzluğun da aşıldığı
o altın dengede
biliriz içimizdeki avdan yorgun dönen akşamlar
ne kadar bütünlese de
parçalar.
***
26 Ağustos 2009
in a manner of speaking
dün akşam sourberry' de dinlerken bir kez daha aşık oldum bu şarkıya.
öyle güzel öyle anlamlı ki altyazılar serisinin şarkısı olmalı dedim.
buradan dinleyebilirsiniz
öyle güzel öyle anlamlı ki altyazılar serisinin şarkısı olmalı dedim.
buradan dinleyebilirsiniz
altyazılar (4)
''Hiçbir nedeni yokken canım sıkıldı bir gün. Bomboş geldi her şey. Büyük ve kalabalık bir yerde tek başına kalmış bir çocuk gibiydim. Yalnız hissettim. Galiba seni özlemekti bu.
Yanına geldim, 'canım sıkıldı' dedim. özledim demedim.''
***
Yanına geldim, 'canım sıkıldı' dedim. özledim demedim.''
***
24 Ağustos 2009
altyazılar (3)
''anlıyorum demiştim. anlamıyordum oysa...
sadece anlamıyor, adeta yaşıyordum.''
-altyazılar-
sadece anlamıyor, adeta yaşıyordum.''
-altyazılar-
can sıkıntısı
23 Ağustos 2009
altyazılar (2)
''Derin derin baktın bir gün. Çok yakın ama çok uzak gibi. Sanki ben gerçek hayatta yaşamıyormuşum ve sen o hayatta binlerce savaş veriyormuşsun da ben bunlara çok uzakmışım gibi...
anlattın, anlattın... yalnızca anlıyorum dedim.''
-altyazılar-
anlattın, anlattın... yalnızca anlıyorum dedim.''
-altyazılar-
altyazılar (1)
''Bir fotoğraf bulduk o gün orda. Sen efkarlandın, bir sigara yaktın. Uzun uzun baktın özlediğin adama. Ben de sana baktım. Hiçbir şey denemezdi o an. Hiçbir şey demedim.''
-altyazılar -
-altyazılar -
22 Ağustos 2009
iftarlar, sıcak pide ve bir garip huzur

Ramazan münasebetiyle yeme içme mevzularına dalacağım, bu konuda eline su dökemeyeceğim bherefu gibi :)
iftar sofrasında sıcacık pide, peynir ve çayım olsun başka bişey istemem. Ama mütevazi de olsa şu manzara da bir başka oluyor tabii. Son birkaç yıldır şirkette yaptığım iftarlarda kalabalık, paylaşma ve huzurun anlamı biraz daha güçleniyordu sanki. Bu yıl ise evde olacağım için, yemek hazırlanırken bol bol fotoğraf çekeceğim sanırım. O son bir saat başka türlü geçmez çünkü.:)
21 Ağustos 2009
...
20 Ağustos 2009
blogu fotoblog'a çevirmicem söz. ama bunlar da foto galeri'ye konmaz öyle değil mi?;)
bugün hiç şımarasım yoktu ama... jelibon, petito ve big babol hediye aldı biri bana. nasıl şımar mıyım şimdi ki :)
bir de şu kediyle tanışın. kedi sevmem, kedi fotoğrafı da sevmem ama hayvanda nasıl bi estetik varsa güzel poz veriyorlar doğruya doğru. kendisi iş yerinin karşısındaki süperbakkal'ın etrafında dolaşan, sık sık içeri girmeme engel olan kedidir. bu da şirketin bahçesinde güneşlendiği anın ve ardından 'ne çekiosun kardeşim' edasıyla bana çemkirmesinden az önceki anların kareleridir. ikinci pozunu gördükten sonra 'pardon abi rahatsız ettik' diyesim geldi resmen.

bugün hiç şımarasım yoktu ama... jelibon, petito ve big babol hediye aldı biri bana. nasıl şımar mıyım şimdi ki :)
bir de şu kediyle tanışın. kedi sevmem, kedi fotoğrafı da sevmem ama hayvanda nasıl bi estetik varsa güzel poz veriyorlar doğruya doğru. kendisi iş yerinin karşısındaki süperbakkal'ın etrafında dolaşan, sık sık içeri girmeme engel olan kedidir. bu da şirketin bahçesinde güneşlendiği anın ve ardından 'ne çekiosun kardeşim' edasıyla bana çemkirmesinden az önceki anların kareleridir. ikinci pozunu gördükten sonra 'pardon abi rahatsız ettik' diyesim geldi resmen.
waiting
yazasım yok. en iyisi fotoğraflamak dedim.
ne güzel sormuş nick cave abimiz;
'are you the one that i have been waiting for you?'
yine ağustos.. yine daha bi ağırlaşıyor her şey...
iyi geliyor bazen...
iyi yanı hiç solmaması;)
ama hep acelemiz var... hep... 'festina lente'
kahve- gazete- bekleyen- beklenen ve zaman...
bu en heyecanlısı belki de... parmakları dolanıyor insanın.
buna sözüm yok...
bu da bi itiraf, bi sır.
ne güzel sormuş nick cave abimiz;
'are you the one that i have been waiting for you?'
ama hep acelemiz var... hep... 'festina lente'
bu en heyecanlısı belki de... parmakları dolanıyor insanın.
buna sözüm yok... bu da bi itiraf, bi sır.
'özel' birine sms göndermişsem ve cevap bekliyorsam, aman Allah o süre nasıl güzel bir işkenceye dönüşür anlatamam. Tam bir karın ağrısı. O nedenle çoğu zaman dakikada binbeşyüz defa bakmamak için, telefonumu tamamen kapatıyorum. bi 10 dk. yarım saat, bilemedin
1 saat sonra açınca gelmiş olursa süpriz olsun, ben de sanki beklemiyormuş gibi hissedeyim diye... ama bazen bu numara da işe yaramıyor ya da gerek kalmıyor.. neyse..
waiting for the miracle!
1 saat sonra açınca gelmiş olursa süpriz olsun, ben de sanki beklemiyormuş gibi hissedeyim diye... ama bazen bu numara da işe yaramıyor ya da gerek kalmıyor.. neyse..
waiting for the miracle!
16 Ağustos 2009
bir ben vardır bende benden içeri
''fark ettim ki; içimde yaramaz bir kız çocuğu var. küçük mutluluk oyunları oynuyor kendince. hala muzurluk, eğlence peşince... ve işin kötüsü ona söz geçiremiyorum. tüm inatçı, şımarık, sersem ve cesur eylemlerimin sorumlusu odur! :) bana kalsa çoktan griye dönmüş, durgun bi deniz olmuştu her şey... ama kendisi de inanmayarak yapıyor aslıda, yine de üzülüyor diye üzülüyorum... kıyamam... bu duygu insanı bu hale getiriyor sanırım. yazık be!... :) ''
ledorita - günlerden bir gün, saçma sapan süprizler peşindeyken.
15 Ağustos 2009
mis kokulu kariyer planları
iş hayatına başladığımdan beri, dönem dönem gelen 'nerdeyim, napıyorum, ne yapmak istiyorum' tarzı sorularla boğuşurum. ve çoğu zaman, burada paylaşamayacağım sebeplerden ötürü, çözümsüz ve eylemsiz kalır, sızlanmalardan öteye gidemezler. fakat şimdi ne istediğimi buldum sanırım:fırın açıcam ben! evet!

henüz pek küçük bir çocukken, ''büyüyünce ne olacaksın?'' sorusuna verdiğim iki cevaptan biri 'fırıncı' imiş... o zamanlar ne gibi bir dayanağım vardı bilemiyorum. ama bugün anladım ki benim çeşit çeşit kurabiyeler, ekmekler evet özellikle ekmekler, yaptığım bir yerim olmalı...
o birbirinden güzel kokuların insana nasıl bir mutluluk vereceğini son zamanlarda evde moda olan ekmek yapma sayesinde tahmin edebiliyorum. sabaha karşı mis gibi kokularla uyanmak acayip bişey! benim de kocaman ama sevimli ve sıcak bi yerim olsa... vitrinimi böyle türlü türlü iştah açıcı ekmeklerle süslesem, sabah kahvaltılarını zeytinli poğaçalarla yapan müşterilerime çay kahve ikram etsem... alametifarikası bir kaç tarifim de olsa... fena mı olur? marka stratejimi kendim oluştururum, logoyu filan da çalışır arkadaşlar. sermaye de ayarlanır elbet. sonra ver elini hamur işine! hahah
buyur sana 'küçük şeylerden mutlu olma' felsefesinin hayata geçmiş tarifi.
o halde,
bekle beni Le Cordon Blue :)
not: tabii ki bu tarifi gerçekleştiren insanlar olduğunu biliyorum ama bu basit hayali kurmama engel değil bence:)14 Ağustos 2009
eureka eureka !!!
''beni öldürmeyip güçlendiren şeyi buldum: kıskançlık!''
13 Ağustos 2009 17:05 - ledorita
aydınlanmanın böylesi.:)
13 Ağustos 2009 17:05 - ledorita
aydınlanmanın böylesi.:)
13 Ağustos 2009
15:15
aniden gelen, daha doğrusu çöken o his var ya.. hiçbir sebebi yokken üstelik... her şey durgunlaştırıp ağırlaştıran.. ondan kaçmanın bi yolu yok değil mi?
ben jack'in rüyalarıyım
Fight Club etkisinde rüyalara hoşgeldiniz.
Dün gece film izlemeye bile niyetim yokken, hiç o modda değilken, bilmem kaçıncı defa fight club'ı izledim. Tamam şu sahneye de bi bakıyım derken, film bitti saat 02:00 oldu. ve sabah o görürken çok eğlenip zevk aldığım fakat tamamen 'kopyanın kopyasının kopyası' şeklinde bir kulüp kurmakla meşgul olduğum için uyanamadım.
kulübüm şöyle bir şey:
adı: 'zıtlıkların birliği' sloganı: ''her şey zıttıyla kaimdir'' ( hadi canım!!! )
amaç: zıt kutuplardaki insanların birbirini anlamaya çalışmaları. bir nevi empati, hatta bütünleşme grubu
logosu da bu: (bknz. filmdeki ikea sehpa) tam olarak böyle gölgeli bir şeydi. o nedenle gölgeleri kendim ekledim.

böyle bir liste var ve zıtlıklara örnek buldukça o listeye atıyorum. playlist yapar gibi... aman Allahım ne keyifli! çok güzel örneklerim vardı fakat hiçbirini şimdi hatırlamıyorum ama şöyle bişeylerdi:
uzun boylu - kısa boylu
bir evi olan - olmayan
inanan - inanmayan
sevgilisi olan - olmayan
aşık olan - olmayan
hasta olan- sağlıklı olan
gibi gibi...
marla'nın katıldığı gruplar kadar mantıklı bence ama açıkçası işe yarar bir şey olur mu bilmiyorum. Neden olmasın yani, düşünmek lazım:)
p.s. uzun zamandır gördüğüm en absürd rüya olduğu için anlatayım dedim.
Dün gece film izlemeye bile niyetim yokken, hiç o modda değilken, bilmem kaçıncı defa fight club'ı izledim. Tamam şu sahneye de bi bakıyım derken, film bitti saat 02:00 oldu. ve sabah o görürken çok eğlenip zevk aldığım fakat tamamen 'kopyanın kopyasının kopyası' şeklinde bir kulüp kurmakla meşgul olduğum için uyanamadım.
kulübüm şöyle bir şey:
adı: 'zıtlıkların birliği' sloganı: ''her şey zıttıyla kaimdir'' ( hadi canım!!! )
amaç: zıt kutuplardaki insanların birbirini anlamaya çalışmaları. bir nevi empati, hatta bütünleşme grubu
logosu da bu: (bknz. filmdeki ikea sehpa) tam olarak böyle gölgeli bir şeydi. o nedenle gölgeleri kendim ekledim.

böyle bir liste var ve zıtlıklara örnek buldukça o listeye atıyorum. playlist yapar gibi... aman Allahım ne keyifli! çok güzel örneklerim vardı fakat hiçbirini şimdi hatırlamıyorum ama şöyle bişeylerdi:
uzun boylu - kısa boylu
bir evi olan - olmayan
inanan - inanmayan
sevgilisi olan - olmayan
aşık olan - olmayan
hasta olan- sağlıklı olan
gibi gibi...
marla'nın katıldığı gruplar kadar mantıklı bence ama açıkçası işe yarar bir şey olur mu bilmiyorum. Neden olmasın yani, düşünmek lazım:)
p.s. uzun zamandır gördüğüm en absürd rüya olduğu için anlatayım dedim.
12 Ağustos 2009
bin jip
nihayet!
en sonunda tamamını izleyebildim. sonuna kadar izlenmeden nasıl güzel, nasıl derin bir film olduğu anlaşılmıyor.
bütün olmak, bir olmak, yok olmak, var olmak...
daha doğrusu, sanırım en güzel tarifi şurada yapılmış.
ve tabii ki insanı filmde daha bi parçalayan şarkı gafsa ...
başka söze gerek yok.
en sonunda tamamını izleyebildim. sonuna kadar izlenmeden nasıl güzel, nasıl derin bir film olduğu anlaşılmıyor.
bütün olmak, bir olmak, yok olmak, var olmak...
daha doğrusu, sanırım en güzel tarifi şurada yapılmış.
ve tabii ki insanı filmde daha bi parçalayan şarkı gafsa ...
başka söze gerek yok.
10 Ağustos 2009
...
hep bunu yapıyorum.
bu intihar gibi bir şey. durumları ve duyguları çok güzel sona sürükleyebiliyorum.
çünkü acı, çekildikçe ve zamanla azalan bir şey değil... karnına bir bıçak saplandığını düşün.
onu neden yavaş yavaş değil de bir anda çekerler? bunun gibi bir şey. üstüne gidiyorum her şeyin... hadi n'olucaksa olsun bitsin diyorum. sonrasındaki daha büyük, daha keskin acıya razıyım. ama böylesi işkence gibi! çek bıçağı da bitsin diyorum! ve ince ince laflar çıkıyor ağzımdan, öfkemi kusuyorum...
ama sonra bazen gerçekten istemediğimi, daha doğrusu böyle bir şeye dayanamayacağımı düşünüyorum. sonra o ince keskin lafları ve öfkemi yutuyorum. boğazıma takılıyorlar.
bu yüzden de daha çok kırıklarım, kesiklerim, yaralarım oluyor... dengeden bi haber görünüyorum. ama olsun diyorum. buna değer!
hadi n'olucaksa olsun'larım bazen de tam tersi oluyor. tek gözümü kapatıyorum ve açık olan sadece bardağın dolu kısmını görüyor. kendimi bırakıyorum... böyleyken mutluyum. sadece böyleyken mutluyum... ama diğer gözümü açtığımda, ki istesem de istemesemde mutlaka açılıyor, onun daha da yorgun olduğunu fark ediyorum. ben yok saydıkça o daha derinden görüyor aslında...
bu da diğer yanımın mutluluğunu zehir ediyor. öcünü alır gibi!
bu yüzden her mutlu olduğum anın ardından diğer yanımı ortaya çıkarıyorum.. çünkü biliyorum ki öyle kalmayacak, üzüleceğim bişey olacak! ben de onu kendi ellerimle hazırlıyorum!
yanlış, çılgınca belki.. ama böyle.
uzun zamandır, bir gün aklımı yok sayıp kalbime teslim oluyorum, başka bir gün, kalbimi yok sayıp aklıma itaat ediyorum.
ve
nihayetinde mutlu ama acı çeken ile mutsuz ama daha az acı çeken olmak arasında bir tercih yapmak zorunda hissediyorum.
belki bu mümkün! ama böyleyken değil.
bu yüzden de söylediğim ve yaptığım hiçbir şey beni bir adım ileri veya geri götürmüyor. aynı kaos içinde dönüp dolaşıyorum...
ve çözümü ne bilmiyorum.
bu intihar gibi bir şey. durumları ve duyguları çok güzel sona sürükleyebiliyorum.
çünkü acı, çekildikçe ve zamanla azalan bir şey değil... karnına bir bıçak saplandığını düşün.
onu neden yavaş yavaş değil de bir anda çekerler? bunun gibi bir şey. üstüne gidiyorum her şeyin... hadi n'olucaksa olsun bitsin diyorum. sonrasındaki daha büyük, daha keskin acıya razıyım. ama böylesi işkence gibi! çek bıçağı da bitsin diyorum! ve ince ince laflar çıkıyor ağzımdan, öfkemi kusuyorum...
ama sonra bazen gerçekten istemediğimi, daha doğrusu böyle bir şeye dayanamayacağımı düşünüyorum. sonra o ince keskin lafları ve öfkemi yutuyorum. boğazıma takılıyorlar.
bu yüzden de daha çok kırıklarım, kesiklerim, yaralarım oluyor... dengeden bi haber görünüyorum. ama olsun diyorum. buna değer!
hadi n'olucaksa olsun'larım bazen de tam tersi oluyor. tek gözümü kapatıyorum ve açık olan sadece bardağın dolu kısmını görüyor. kendimi bırakıyorum... böyleyken mutluyum. sadece böyleyken mutluyum... ama diğer gözümü açtığımda, ki istesem de istemesemde mutlaka açılıyor, onun daha da yorgun olduğunu fark ediyorum. ben yok saydıkça o daha derinden görüyor aslında...
bu da diğer yanımın mutluluğunu zehir ediyor. öcünü alır gibi!
bu yüzden her mutlu olduğum anın ardından diğer yanımı ortaya çıkarıyorum.. çünkü biliyorum ki öyle kalmayacak, üzüleceğim bişey olacak! ben de onu kendi ellerimle hazırlıyorum!
yanlış, çılgınca belki.. ama böyle.
uzun zamandır, bir gün aklımı yok sayıp kalbime teslim oluyorum, başka bir gün, kalbimi yok sayıp aklıma itaat ediyorum.
ve
nihayetinde mutlu ama acı çeken ile mutsuz ama daha az acı çeken olmak arasında bir tercih yapmak zorunda hissediyorum.
belki bu mümkün! ama böyleyken değil.
bu yüzden de söylediğim ve yaptığım hiçbir şey beni bir adım ileri veya geri götürmüyor. aynı kaos içinde dönüp dolaşıyorum...
ve çözümü ne bilmiyorum.
filmler ve başka şeyler...
Yapmıycam dediğin halde aynı şeyleri yapınca sonucunda duyduğu tek bir cümle insanı deli etmeye, o cümleyi getiren telefonu kırma isteği uyandırmaya yetebiliyor. ( bi sus, bi konuşma bi rahat dur dimi? Neymiş süprizmiş, incelikmiş! hahah! kızım anlamadın mı hala kadın dediğin incelik yapmaz, incelik bekler... göremeyince de çemkirir. öyle eti cin'ne gizli notlar yapıştırıyım gibi saçma sapan muzurluklara girmez! yeterince cool olduğuna güvenebilirsin ama muzursan bile gizle biraz!) her neyse... bu nedenlerle de tüm haftasonunu can sıkıcı şeyleri düşünerek harcamana neden olabiliyor. Ama bir noktada tercih meselesi sanırım. ve tüm gün düşünüp düşünüp 'acaba şu anda.....'' kalıbının ardına çeşitli soru cümleleri getirmektense, kafanı başka şeylerle meşgul etmen gerek.
Ara vermek gerek en azından.
Ara vermek gerek en azından.
Sen bi kenarda dur. Ben biraz takılıyım, geri dönüp üzülcem sana! hatta ağlarım bile, valla bak!
ve ben de bu anlaşma sonucu, haftasonu tam bir kültür-sanat böceğine dönüşecektim ki istanbul modern'in kapanış saatine yetişemediğim için sadece evde tüm gün (cumartesi gecesinden, pazar gecesine kadar) film izleyen bi böcek olarak kaldım. (böcek dediysem sevimlisinden! ;) ) İşte bir ara, biraz dışarı çıkıp dolaşmak üzere yola çıktım. ve tabii ki her zamanki gibi kayboldum. Aslında görsel hafızam yer bulma konusunda beni hemen hiç yanıltmaz ama ara sıra böyle şeyler oluyor. Her neyse daha önce de gittiğim, defalarca önünden geçtiğim istanbul modern'e gitmek üzere yola düştüğümde ise önünden geçip gitmek ve karaköy sokaklarında tırsak tırsak ve kaderime lanet etmekten başka bir şey yapamadım. ve o sokaklarda dolaşırken düşündüm; acaba şöyle olsaydı ben burda yürüyor olur muydum? acaba böyle olsaydı şuan şu serseri veletlerin bakışlarına maruz kalmak zorunda olur muydum? Sanırım olmazdım. Neyse.. Tüm bunlara rağmen, dışardan bakınca sanki evime gidiyormuşçasına kendimden emindim ve sonuç olarak bu vakit kaybının ardından tam vazgeçmiştim ki bir de baktım önündeyim. Fakat pek bi kibar (!) otopark görevlisi, 'müze mi? kapanıcak birazdan' dedi. Ben de başka bir gün gelmek niyetiyle bölgeden uzaklaşmak üzereyken bir motorun arkasında köpeğin birinin öndeki adamın boynuna sarılmış bi şekilde seyahat ettiğini gördüm. ve buna - yine yalnız olduğum için- gülemedim. üzerine yapabileceğim espriler de içimde kaldı ve maalesef makinemi çıkarmaya yetişemeden gittikleri için nasıl bir görüntü olduğunu da paylaşamıyorum. pehhh!
Bir de sayın başbakana yol vermek üzere, polislerin ''yayalar geçmeyin! bekleyin, bi durun iki dakka' komutlarına itaat ettim.
Her neyse bu saçma yolculuğun ardından, bir kahve içip eve geri döndüm. ve film seanslarıma kaldığım yerden devam ettim.
Şaşkın ördek yavrusu maceralarımı bir kenara bırakırsak kısa kısa aklımda kalan şeylere değinmek isterim.

Arizona Dream;
15 Yıllık kült filmi yeni izlemiş biri olarak ezik ezik cümleler kurmayacağım. Aklıma yer eden güzel detaylar var. Fakat Cary Grant taklidi başka bişeydi! :) daha doğrusu Paul.. o nasıl 'manyak', nasıl güzel bir karakterdir öyle?
ve Johnny Depp... sen nası bi insansın!?!
Zach Braff;
Bir Scrubs hastası olarak, Zach Braff'a olan sempatimi anlatmama gerek yok sanırım.
Pazar günü boyunca kendisinin yazdığı, yönettiği ve başrolünde oynadığı Garden State de dahil olmak üzere Last Kiss ve ardından birkaç scrubs bölümü izleyerek doz aşımına uğradım. Her ikisi de izlenesiydi. Garden State'teki gibi bir çukur bulup çığlık atasım geldi. ve buna karşın Last Kiss pek iyi gelmedi. Erkekler ve korkuları... ve buna bağlı olarak da kadınlar ve korkuları...vs. vs..
her neyse...
Eğer scrubs hakkında bir fikriniz yoksa en azından şunu izleyin derim.
J.D ve Turk'ün 'buluşma' sahnesinde gözümden yaş gelmişti resmen!! :)
Arsen Lupin;
Romain'im Duris'im bile filmi izletemedi. Sadece şahsın olduğu sahnelere bakıverdim.
ve
P.S. I Love You
Günün son filmiydi, gece yarısı... yaptığım 'sen bi kenarda dur' anlaşmasının süresi de doluyorken...
Ağlamadım, gözüme bişey kaçtı!..
Bir de sayın başbakana yol vermek üzere, polislerin ''yayalar geçmeyin! bekleyin, bi durun iki dakka' komutlarına itaat ettim.
Her neyse bu saçma yolculuğun ardından, bir kahve içip eve geri döndüm. ve film seanslarıma kaldığım yerden devam ettim.
Şaşkın ördek yavrusu maceralarımı bir kenara bırakırsak kısa kısa aklımda kalan şeylere değinmek isterim.

Arizona Dream;
15 Yıllık kült filmi yeni izlemiş biri olarak ezik ezik cümleler kurmayacağım. Aklıma yer eden güzel detaylar var. Fakat Cary Grant taklidi başka bişeydi! :) daha doğrusu Paul.. o nasıl 'manyak', nasıl güzel bir karakterdir öyle?
ve Johnny Depp... sen nası bi insansın!?!
Zach Braff;
Bir Scrubs hastası olarak, Zach Braff'a olan sempatimi anlatmama gerek yok sanırım.
Pazar günü boyunca kendisinin yazdığı, yönettiği ve başrolünde oynadığı Garden State de dahil olmak üzere Last Kiss ve ardından birkaç scrubs bölümü izleyerek doz aşımına uğradım. Her ikisi de izlenesiydi. Garden State'teki gibi bir çukur bulup çığlık atasım geldi. ve buna karşın Last Kiss pek iyi gelmedi. Erkekler ve korkuları... ve buna bağlı olarak da kadınlar ve korkuları...vs. vs..
her neyse...
Eğer scrubs hakkında bir fikriniz yoksa en azından şunu izleyin derim.
J.D ve Turk'ün 'buluşma' sahnesinde gözümden yaş gelmişti resmen!! :)
Arsen Lupin;
Romain'im Duris'im bile filmi izletemedi. Sadece şahsın olduğu sahnelere bakıverdim.
ve
P.S. I Love You
Günün son filmiydi, gece yarısı... yaptığım 'sen bi kenarda dur' anlaşmasının süresi de doluyorken...
Ağlamadım, gözüme bişey kaçtı!..
8 Ağustos 2009
7 Ağustos 2009
böyle lens olmaz olsun:)
Leica ve Omax sağolsunlar, slr makineler için hareket edebilen lensler çıkarmışlar. (ya da benim ruhum henüz duydu ) bir de üstüne öyle reklamlar yapmışlar ki... Fotoğrafçı yanım teknik açıdan merak ve heyecan duyarken, reklamcı yanım ilanlara bakıp bakıp gülümsedi, kıskanç dişi yanım ise 'e ama oldu mu şimdi, böyle şey yapılır mı ' dedi.
Bir noktayı çeker gibi görünürken başka bir noktayı çekebiliyorsunuz.
Ne demek istediğimi daha iyi anlamak isterseniz buraya ve şuraya bakabilirsiniz..
Bir noktayı çeker gibi görünürken başka bir noktayı çekebiliyorsunuz.
Ne demek istediğimi daha iyi anlamak isterseniz buraya ve şuraya bakabilirsiniz..
renkli detaylar
6 Ağustos 2009
ve bu sondu
ortada söz konusu yapılacak hiçbir şey yokken varmış gibi oluyor. onu açıklıyım derken, bişey daha...sonra bişey daha.. gülüyorum içimden, Allah Allah noluyor yahu diyorum kendi kendime ama görüntüm hiç de öyle değil. iyice çırpınıyorum.. ve çırpındıkça da nolur bilirsiniz...o nedenle...
biri beni sustursun... plz ltf tşk...
biri beni sustursun... plz ltf tşk...
5 Ağustos 2009
rüzgargülü
daha az ben
burası daha çok bilinir olduğundan beri, tuhaf bir şey oluyor artık... eskisi kadar cesur ve özgürce yazamıyorum. önceden her şeye rağmen yazardım. garip bi cesaretle.. deli işi mi aptal işi mi bilmem.. bilerek ve isteyerek can alıcı laflar ederdim ya da bazen sözün nereye, kime gideceğini bilmeden, kimin üzerine alınması gerektiği halde alınmayacağını ya da tam tersi olacağını düşünemeden... tüm bu riskleri göze alarak yazardım. ama şimdi içimden gelse dahi günlük hayattaki gibi burada da maskeliyorum kendimi... yalancı bir maske değil, sadece bi örtü...
çünkü o kadar görünür olmak tehlikeli... buna rağmen görebilenlerden zaten gizlim saklım yok...
işte bu yüzden ben de, daha rahat ve hiçbir filtreye ihtiyaç duymadan yazabileceğim başka bir pencere açtım kendime... elbette kuzeye bakan... ve artık burası da, hedefsiz alıntılar, gündelik hayatta yaptığım tespitler vs.. dışında; yapabildiğimce, kendime engel olabildiğimce daha az sevgi pıtırcığı, daha az aşık, kısaca daha az kenarı süslü yazılar içerecek.
söylenecek her şey söylendi, yazılacak her şey yazıldı çünkü...
bundan sonrası yine kendi kendime sızlanmalarımdır...
ve yine kendi kendine olmalıdır.
çünkü o kadar görünür olmak tehlikeli... buna rağmen görebilenlerden zaten gizlim saklım yok...
işte bu yüzden ben de, daha rahat ve hiçbir filtreye ihtiyaç duymadan yazabileceğim başka bir pencere açtım kendime... elbette kuzeye bakan... ve artık burası da, hedefsiz alıntılar, gündelik hayatta yaptığım tespitler vs.. dışında; yapabildiğimce, kendime engel olabildiğimce daha az sevgi pıtırcığı, daha az aşık, kısaca daha az kenarı süslü yazılar içerecek.
söylenecek her şey söylendi, yazılacak her şey yazıldı çünkü...
bundan sonrası yine kendi kendime sızlanmalarımdır...
ve yine kendi kendine olmalıdır.
4 Ağustos 2009
no escape
kendine verdiği motivasyonun yarı yolda fıss diye sönmesi nedeniyle, yüzde doksan başarısız bir kaçış planının ardından, başladığı noktaya geri dönen bir beceriksizin tek tesellisi ne olabilir diye düşündüm de... (nefesin kesildi biliyorum:))sanırım kaçış sebebinin artık o denli güçlü görünmemesi olabilir. etken de aynı etkilenen de... aslında tepki de aynı... daha ilk temasta bile.... ama vazgeçmek değil, pes etmek değil, boşvermek de değil.. ne bilmiyorum ama başka bişey sanki... bildiğim tek yanı daha bi kontrollü olduğu.. en önemlisi kendini kandırmanın ötesinde bi kontrol. tabii yine de ne kadar gerçek, nereye kadar, ne zamana kadar süreceği şüphesi, akıl mantık mekanizmaları dışında başka bişeye teslim olduğu için, her zaman olduğu gibi, meçhule giden bir gemide hınzır ve sinsice el sallamakta gibi sanki... hımmmm?...
3 Ağustos 2009
geri dönüş
tatil bitti. on gün sonra yine aynı yerdeyim. ama on gün önce olduğum gibi mi henüz bilmiyorum...
2 Ağustos 2009
notlar ve mektup
* son zamanlarda, gece çok uykum gelip de bilgisayarı kapamak istediğimde, başlat-kapat seçeneğinden 'uyku'yu seçmeye yelteniyorum her defasında. şaşkın şey, bilgisayarı kapatıp kendini uyutacaksın halbuki!
* İstanbullu olup İstanbul'da turist gibi dolaşmak kadar kötü bişey yok sanırım! tüm az bildiğim semtlerdeki yanlış yol tarif edenlere...
* bunun yanında zaten turist sanılmak gibi bir sorunum var. özellikle fotoğraf makinem boynumdayken. bir de şıpıdık terlikler, tirildeyen elbiselerle dolaşsam tam olacak sanırım.:)
* geçenlerde Bebek Kahve'de otururken şunu farkettim; orta yaşlı, süslü ve şımarık bir kadın olmak istemiyorum! neyse ki henüz genç, süslü ve şımarığım :))
ve bir de...

* İstanbullu olup İstanbul'da turist gibi dolaşmak kadar kötü bişey yok sanırım! tüm az bildiğim semtlerdeki yanlış yol tarif edenlere...
* bunun yanında zaten turist sanılmak gibi bir sorunum var. özellikle fotoğraf makinem boynumdayken. bir de şıpıdık terlikler, tirildeyen elbiselerle dolaşsam tam olacak sanırım.:)
* geçenlerde Bebek Kahve'de otururken şunu farkettim; orta yaşlı, süslü ve şımarık bir kadın olmak istemiyorum! neyse ki henüz genç, süslü ve şımarığım :))
ve bir de...
pazar sıkıntısı
pazar günlerini sevmemem için bir sebebim daha var uzun zamandır. bana uzak, o'na yakın sebebim... düşünmezsem iyi ama düşünürsem, bir kere aklıma gelir de gitmezse, karnıma ağrılar giriyor!
pazartesi olunca geçemesi ümidiyle...
pazartesi olunca geçemesi ümidiyle...
ironi
29 Temmuz 2009
dört gün II
... ama yine de şu dört gün olabildiğince çabuk geçsin, nooluuur!!! :)
imza
bardağın diğer tarafından bakan ikizler burcu insanı ledorita
imza
bardağın diğer tarafından bakan ikizler burcu insanı ledorita
28 Temmuz 2009
günün aforizması
ciddiyeti bir kenara bırakıp da aforizmayı daha değişik şeylerden yapalım;
''eğer bi gün önce bir karikatürü ilk kez o kadar okur, anlatır ve hatta alıntılar yaparak yazarsan, ertesi gün o karikatürün yaratıcısıyla yolda gözgöze gelirsin! ''
Beyoğlu - kendimi yakalanmış gibi hissederken..:)
''eğer bi gün önce bir karikatürü ilk kez o kadar okur, anlatır ve hatta alıntılar yaparak yazarsan, ertesi gün o karikatürün yaratıcısıyla yolda gözgöze gelirsin! ''
Beyoğlu - kendimi yakalanmış gibi hissederken..:)
kuzey'den...
''ne kadar uzağa gidersem o kadar yakın oluyorsun.
ne kadar çok insan tanırsam o kadar tanıdıksın. ''
diye yazdı bir gün not defterine...
ne kadar çok insan tanırsam o kadar tanıdıksın. ''
diye yazdı bir gün not defterine...
27 Temmuz 2009
ne ki
saatleri saymak önce... sonra günleri ve sonra haftaları, ayları ve yılları...
özleye özleye...
özleye özleye...
25 Temmuz 2009
cumartesi notları
* İki gündür düşünüyordum bu işte bi terslik var diye, buldum!
benim uykum geliyor yahu! (waooouww ne kadar ilginçmiş!) ilginç değilse bile can sıkıcı olan yanı şu: izindeyken insan gece geç saatlere kadar oturur film filan izler, sabah da istediği saatte uyanır dimi? bense tam tersine 12 olmadan uykuya yenik düşüyorum. normal zamanlarda gece uyumak, sabah da uyanmak istemezken şimdi tam tersi. 'aalem' bi insanım evet! fakat sanırım sebebini biliyorum: sıcak!
* Yine de son günlerde ''Allam işalla komedi şakası filmini koyarlar'' saflığında beklentilerim var. Fırat kadar çocuğum sanki.. kendi kendime dolaşıp alışveriş yaparken, egzotik çaylar koklarken veya kızartmalı patateslerimi acı soslara bandırırken yüzümde anlamsız bi memnuniyet var.
benim uykum geliyor yahu! (waooouww ne kadar ilginçmiş!) ilginç değilse bile can sıkıcı olan yanı şu: izindeyken insan gece geç saatlere kadar oturur film filan izler, sabah da istediği saatte uyanır dimi? bense tam tersine 12 olmadan uykuya yenik düşüyorum. normal zamanlarda gece uyumak, sabah da uyanmak istemezken şimdi tam tersi. 'aalem' bi insanım evet! fakat sanırım sebebini biliyorum: sıcak!
* Yine de son günlerde ''Allam işalla komedi şakası filmini koyarlar'' saflığında beklentilerim var. Fırat kadar çocuğum sanki.. kendi kendime dolaşıp alışveriş yaparken, egzotik çaylar koklarken veya kızartmalı patateslerimi acı soslara bandırırken yüzümde anlamsız bi memnuniyet var.
23 Temmuz 2009
freedom
izinde olmak ne güzel şey.
kendimi görünmez gibi hissediyorum.
her şeye 'pause' dedim sanki... tüm çağrışımlara kapatıyorum kendimi...aklıma bir düşünce geldiği anda hemen kovalıyorum ve yüzüme bir gülümseme yerleştiriyorum.
fazla kalıcı olmuyor ama olsun.
'dışarda' olmak ne güzel şey
tembellik ne güzel şey:)
kendimi görünmez gibi hissediyorum.
her şeye 'pause' dedim sanki... tüm çağrışımlara kapatıyorum kendimi...aklıma bir düşünce geldiği anda hemen kovalıyorum ve yüzüme bir gülümseme yerleştiriyorum.
fazla kalıcı olmuyor ama olsun.
'dışarda' olmak ne güzel şey
tembellik ne güzel şey:)
22 Temmuz 2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Pages - Menu
Popular Posts
-
yarım bir kalp olmuş orda. bazen çekim yaparken ne çektiğimi görmüyorum, sonuca da şaşırıyorum böyle. üzerine pek çok şey yazılabilecek bir ...
-
aniden gelen, daha doğrusu çöken o his var ya.. hiçbir sebebi yokken üstelik... her şey durgunlaştırıp ağırlaştıran.. ondan kaçmanın bi yolu...
-
çok şükür. uykusuzluğun binbir türlü hali/sebebi varmış. şimdi gecenin bi yarısı yatağımdan kalkıp düşüyorum; öylece kendi kendine duran bi ...
-
* gelgitlere alışma konusunda oldukça geliştirdim kendimi sanırım. eskiden her dalgalanma gözyaşına dönerken şimdi sadece sarsılıyorum. * ba...
-
''bir erkeğin hayatında, en zor sorular için hazırladığı zor cevaplar vardır.'' ''bir erkeğin hayatında, yenilgiyi k...
-
Henüz çifte kavrulmamış haliyle, nereyi netlediğim belli olmayan fotolarla biscotti... bloga renk katsın biraz:)
-
Nisan ayının son post'u da kendi içinde çelişkiler taşıyabilir baştan uyarayım. Zira gün içersinde yazmış olsaydım bir bahar şenliği hav...
-
city of night belki de küçücük bir dokunuşla naifliği bulabilir iz.







