20 Aralık 2009 Pazar

dıt dıdırıttı dıt dırıttı dıt dıııttt

fida film jingle
sinemayı sevme sebebim... artık cep telefonu melodim oldu :)) o ne eğlenceli, o ne güzel bi müziktir öyle... daha önce birinde duydum, ohaa ne güzel fikirmiş dedim içimden ama olsun.. heyecanlı, sevimli filan bi mutluluk oldu şu an bana.. pek hoş :)

yalnızlık

bir de bu kalır... kokular hafifledikçe sinsice yerini alır...
hangisi daha güçlüymüş bilemedim şimdi.

18 Aralık 2009 Cuma

koku...

günün sonunda kalan en güçlü, en güzel şey...

14 Aralık 2009 Pazartesi

minik eller...

13 Aralık 2009 Pazar

hayalet kasabadan, limon kokan anlardan...

Etrafta yüzlerce ev var. Hepsi bir düzen içinde ve hemen hemen aynı. Bahçelerde portakal, limon ağaçları... Çocuk parkı var ama çocuk yok. Çöp tenekeleri var ama pek dolmuyor. Küçük bir bakkal ama hep kapalı. Arabalar geçiyor ara sıra, bir de okul servisleri... Etrafta yüzlerce ev var. Fakat çok azında yaşam var.
İnternet yok, radyo yok. Televizyon var ama pek tahammülüm yok. Hava güneşliyken oldukça sıcak ama gittiğinde çok soğuk. Bu pek de alışık olduğum bir iklim değil.
Bahçede oturuyorum güneş çıktıysa. Ufaklık uyuyorsa bir de.. Çayımı alıp kitap okuyorum. Sessizlik... Her şey yerinde gibi görünüyor ama yine de bir şey eksik...
Akşam olunca o yüzlerce evden sadece birkaçının ışığı yanıyor. Pencereden bakmak bile canım istemiyor. Son gece meşhur gök gürültüsü .. Ama ne gürlemek... Şimşek tüm o karanlığı aydınlatıyor. Bizim ufaklık korkudan ağlıyor. Sabah olunca her şey durulup sakinleşiyor. Bahçedeki limon ağacından iki tane koparıyorum. Nasıl güzel kokuyor... Sonra bizim ufaklığı da öpüp koklayıp yola çıkıyorum. Yol dar ve virajlı. Yağmur görüşü engelliyor. Olympos'u yağmur bulutları kaplamış. Gidip fotoğraf çekemediğim için bi selam çakıyorum ve daha sonra gelmek üzere söz veriyorum. Uçağım rötar yapıyor... bekliyorum... bekliyorum... ve sadece birkaç gün ama nihayet İstanbul'a geliyorum. Aman Allahım ne soğuk. Hala üşüyorum...

Son zamanlarda pek çok kişi gibi gözümün içine bakıp 'nasılsın?'' diyen birine şöyle dedim '' aslında böyle boşlukta olduğum zamanlarda kötü hissederim ama şimdi nedense iyi hissediyorum. her şey güzel olacak gibi geliyor.. umaırm bu iyiye işarettir.' 'öyledir öyledir' dedi.
öyledir öyledir diyorum ben de her defasında içimden ve konuyu usulca kapatıyorum.

06 Aralık 2009 Pazar

zorunlu kaçış gibi bir şey...

yarın sabah, sessiz sakin bir yerlere doğru uçuyorum. güney dilediğim kadar sıcak değilmiş ama olsun. döndüğümde kuş gibi hafifler miyim bilmem ama umarım bol bol yağmurlu fotoğraflarla dönerim...

03 Aralık 2009 Perşembe

miss...

son günlerde yaptığım en güzel şey; bu meleğe ve ikizine mama yedirip moonlight sonata dinleterek uyutmak... antidepresan olarak da koklayıp durmak...
süt kokan bir bebekten daha huzur verici bişey yok gibi geliyor şu ara..

her şeyi kelimelere dökmek gereksiz ve imkansız bazen...
bazı şeyleri ne kadar dile getirmeye çalışsan da nafile.
belki sessizlikle... belki...

02 Aralık 2009 Çarşamba

keşke...

biri bi'şey söylese
çiçek açsam.

29 Kasım 2009 Pazar

hmmmmm..

hiçbir şey yokken. pek çok şey bitmiş gibi görünürken... öyle olsa bile, bunun iyi bişey yaratacağını fısıldıyor içimden bir ses. ona inandığımdan olmalı ki, çok uzun zamandır ilk kez bu kadar yakınım huzur denen nimete... aslında bu durum yazmamı engelliyor. ama yine de bazen bi kıvılcım yetebiliyor ve yazınca her şey yerini buluyor.
adamlar, kahramanlar...
gece yarısı uykuyu kaçırırmış bazen kahraman babalar, üzermiş kızlarını...
ve üzülmek diyince, ikinci adam'a yani aşka uzanırmış rüyalar...

hmmmmm...

bir küçücük aslancık varmış!
kırlarda ko ko koşaaar oynarmış.

adamlar, kahramanlar II

başka bir adam daha var.. o hem çocuk hem adam...
o da derin bir nefes alıyor sigarasından. dumanında kayboluyor ve derin derin bakıyor...
tam karşısında duruyorum avcumda kalbim ve her türlü halimle...
göremem sanıyor o da...
oysa biraz daha baksam içindeyim.
bir adım daha gitsem en dibindeyim.

28 Kasım 2009 Cumartesi

adamlar, kahramanlar I

aynı kahramanı seven iki adam.
hiçbir şey yapmadan bile kahraman
biri kendi gölgesini vuruyor
diğeri henüz yolunu arıyor

bir adam var. en sevdiğim...
sigarasından derin bir nefes çekerken, gecikmiş efkarıyla uzaklara bakıyor. en uzağı kendisi. kalabalık içinde duruyor. mesafeli. günden güne geçmişe dönüyor gibi... bugün duyduğu her sözün, belleğinde bir yerlerde karşılığını buluyor sanki.. ve soyutlanmış sanıyor kendini, uzak tutulmuş sanıyor, yalnız sanıyor...buna inanıyor ve öyle oluyor...
bir nefes daha çekiyor adam sigarasından. hatalarını düşünüyor. hataları yüzünden yıllarca duyduğu öylesine söylenmiş sözleri işitir gibi... şimdi için artık yapabileceği hiçbir şey yokken, sanki suçlu hisseder gibi... suçlu hissettiriliyormuş gibi.. hatta değersiz gibi... olmayacak şeyler gibi yani...

artık sadece diğerlerinin savaşını anlasa bile yetecekken, o savaşta nerede duracağını bilemiyor adam. anlamak istemiyor. anlaşılmak da istemiyor. anlaşılmaz sanıyor. tanımıyorum sanki, sanki hiç bilmiyorum. ilk ve en iyi tanıdığım, anladığım adam bunu bilmiyor. baktığımda içini görebildiğimi bilmiyor. üzülüyor ve üzüyor. varoluşunu anlamsız sanıyor.
ve günden güne kendi yarattığı hassas dünyasına sığınp bir nefes daha çekiyor sigarasından, sonra bir nefes daha... ve geri kalan her şeyi boşveriyor.
bense en çocuk halimle, çeyrek asırlık mazimizle, o boşlukta duruyorum. ve ne yapacağımı bilmiyorum.

23 Kasım 2009 Pazartesi

an.

Sıradan denip geçilebilecek bir fotoğraf. Ama nedense takılıp kaldım.

Anna Wolf

20 Kasım 2009 Cuma

iyiolacakhasta

kendimi tanıyamıyorum aynaya baktıkça... hastalık insanı hem ruhen hem bedenen değiştiriyor. ruhen değiştiğim söylenemez, daha doğrusu ruhumu pek hissedebildiğim söylenemez ama aynada gördüğüm yüze yabancılık çekiyorum adeta. bana ait değil gibi...

midem bulanıyor bazı bazı... ama hastalıktan değil artık. düşündükçe bazen... aynı kuyuya kendi kendimi kaç defa ittiğimi gördükçe bir de... başımın döndüğünü bildikçe orda.. ayaklarım yerden kesildikçe... insan kaç defa yanılır? kaç defa bekler, kaç kez yenilir kendine? daha iyi yenilmek için mi göze alır hep?

içim üşüyor bazı bazı... sıcacık anlar anımsıyorum o zaman.. anı mı dedim. anı geçmişte kalandır değil mi? derece yükseliyor bazen de, o zaman, 'bizden diyorum ikimizden ne kalacak geriye' diye soran şiir dizesi takılıyor aklıma... dönüp duruyor...ardı sıra cevabıyla birlikte... 'birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim' offf diyorum. hayır böyle değil!

***
durup dururken... hiçbir şey hissetmeyip düşünmezken...öylece durup dururken...

18 Kasım 2009 Çarşamba

hastayım:(

blogta son yazımı yazdıktan hemen sonra bi hastalandım ki sormayın.. pazartesi bütün gün hastanelerdeydim. iğneler, serumlar filan... savaş zamanı salgın hastalık varmış gibi her yer... pek ürkütücü. yeni yeni kendime gelmeye başladım. bugün de bütün gün yatıp uyudum. zaten istesem de başka bir şey yapamıyorum. şu iki satır şeyi yazmak, bişiler yemeğe çalışmak bile nasıl yoruyor anlatamam. dinlenmem gerek devamlı.. şimdi uykum kaçtı. annem karışık bitki çayı yapıyor onu içicem. dizimi bile izleyemedim. sayısal kuponunu buldu mu acaba cevo? bulsa film biter ama dimi:p

15 Kasım 2009 Pazar

...

ayağının altında oynar zemin
gök çatlar bozulur namaz
sen sen ol
sıkı tut yüreğini
hiç belli olmaz
vaziyet umutsuz mudur
sabrımız umudumuz mudur

attila ilhan

lady of shallot

John William Waterhouse

link:

the lady of shalott story

loreena mckennitt

Boreas

John William Waterhouse

Blind Man's Bluff

Francisco de Goya

14 Kasım 2009 Cumartesi

belki gerekli belki gereksiz bir not:

şimdi bir önceki yazıyı tekrar okuyunca, bazı cümlelerin yanlış anlaşılabileceğini fark ettim. malum hassas mevzular.. fakat altını çizmem gerekir ki; her kelimesi saygı ve sevgiden gelmektedir. belirtmek istedim:)

ledorita is 'sudan çıkmış bir balık'!

sudan çıktığını personel giriş kartını teslim ederken anladı en çok. ama henüz o şaşkınlığı boşluğu yok üstünde. birkaç gün sonra olur...

bugün, gizli yerlere gizli notlar bırakmak istedi giderken. ama bunu fazla romantik buldu.
kendisinden anı kalsın diye bir şey isteyen abiye çok sevdiği taksim-tramvaylı magnet'ini verdi.
biri onu iyi niyetiyle şaşırttı. hem de hiç tahmin etmediği biri.
sonra başka biri;
'hadi ne söyliceksen söyle dinliyorum' dedi
'bişey söylemiycem, ben gidiyorum ya.. onun için...'
'nereye gidiyormuşsun yok öyle bişey'
'nasıl yok?'
'soralım bakalım'
'bi yanlışlık yok ki, bugün son'
'iyi tamam hadi yolun açık olsun kendine iyi bak, üzülme.' dedi ve gitti...
bazen.. bazı durumlarda inanmak istemediği şeyleri yok saymak ister ya insan. kabullenmek istemez. bu diyalogun sebebi de buydu. çünkü bir konuşsa, kalan da giden kadar üzülüp ağlardı. ama herkes sağlam kaldı:)
bir de ona çok güzel şeyler söyledi. çok mutlu oldu:) sonra pek çok kişi pek çok güzel şey söyledi.
ve sonra başka biri.. hmmmm.. yok. bu bana kalsın.. :)
şimdi bu su kaçkını ledorita, sabah erkenden uyanıp kursa gidecek... uzun zaman sadece bunu yapacak.
ama içinden hep şunu tekrarlayarak; ' her şey çok güzel olacak!'

Not: bu durumda konseptimiz değişti arkadaşlar. yakında işsizler için istanbul gezi rehberini yazmaya başlıyorum bilginiz olsun:p:)

12 Kasım 2009 Perşembe

bu arada

bir gün tüm bu yazdığım saçmalıklar ? derlenip toparlanıp anlamlı bir bütün oluşturacaklar. diye ümit ederek yazıyorum. uyku tutmayıp bir sürü taslak yazınca bi parantez açayım dedim.

-2

-- okuyucuya bişey anlatmayan mevzular-

kendini kötü hissetmenin daha olağan olduğu bir dönemde, etrafındakiler sorduğunda 'iyiyim' diyip gerçekten de iyi olmak, insanın kendisini bile şaşırtan bir durummuş. normal şartlarda bile daha az inanarak 'iyiyim' derken, içinde bulunulan şartlar karşısında gerçekten iyi hissetmek oldukça garip. garipti. çünkü öyle sanıyordum. ta ki bünyem tepkiler vermeye başlayana dek...
önceki gün rüyamda korkmamın da etkisiyle, dudağımda çıkan uçuk, bir şeyin daha benim aleyhimde olduğunu pek güzel nlattı. ardından hafif şiddette 'ben de varım ben de varıım' diye kendini hatırlatan yüzümdeki egzama... ki illet olduğum hastalığın nasıl zamanlarda beni ziyaret ettiğini gayet iyi biliyorum. tek yanıldığım şey, kendimi o tür bir zamanda zannetmemekmiş. ama insan farkında olmadan, hiç mi hiç ihtimal vermeden de kendini kandırabiliyormuş meğer...
sen daha sayıp dur 'iş dediğin bulunur, o dediğin de biter' diye. hı hı.. tabi canım tabi...

*
ilgisi yoktu ama olmuş olsun;
- kaça kadar sayıyorduk? :) -

11 Kasım 2009 Çarşamba

kıskançlık

sanırım dünya üzerindeki en güçlü duygulardan biri.
insana pek çok kıskançlık sebebi öncesi ve sonrası (felaket) senaryoları yazdırabilir. aklımda senaryolar uçuşuyor. kreatifliğimi hep yanlış yerlerde harcadım zaten:p

bu yazı olabildiğince bold ve yüksek seslidir. yazar burnundan soluyarak yazmıştır.

08 Kasım 2009 Pazar

i just don't know what to do with myself*

yapmamam gereken şeyleri yapıp yapmam gereken şeyleri yapmamak konusunda pek bir başarılıyım şu günlerde. bugün, kursa gitmek üzere evden çıkıp ikinci derse de yetişemeyeceğimi anlayınca, yalnız kalmak istediğimde gittiğim sahilde yürürken buldum kendimi. ama aklımdaki
'wh question'ları, dersteki 'wh question'lara tercih etmekle çok da yanlış bir şey yapmamışım, zira pek keyifliydi. sonra biriyle buluştum ve bana ' anlamsız bir rahatlık var sende. ama bence aldanma, geçici bişey gibi' dedi. hmmm dedim ben de içimden, 'evet tam olarak bu.'

sanırım hayatımın ilk ve belki de son pazartesi sendromunu yaşamaya başladım şu an. çünkü beş gün sonra pazartesi sendromu ve cumartesi öğleden sonrası keyfi yaşayacağım bir işim olmayacağı gerçeğini daha bir kabullendim sanki. ama işte, buna rağmen anlamsız bir rahatlık var üzerimde... yapılacak bi sürü iş, düşünülecek pek çok şey, vedalaşılacak onlarca ayrıntı var oysa ki.. ve sadece beş günüm...

06 Kasım 2009 Cuma

hey gidinin susam sokağı!

Pek sevgili Google, Susam Sokağı'nın 40. yılını kutluyor bugün. Bir 80'ler sonu çocuğu olarak susam sokağı'nı ayıla bayıla izleyenlerdenim elbette. Gerçi sevmediğim tipler de vardı. Kurabiye canavarından hem korkar hem de severdim. Biraz büyüyünce o kurabiyeleri nasıl yemeyip de dışarı dışarı fırlattığını anlayınca büyük hayal kırıklığı yaşamıştım ama şimdi bunları hatırlamaya gerek yok:) Tabii ki edi-büdü en sevdiklerimdi. Bazen edi gibi hissederim kendimi.. böyle bi zevzek, geveze oluyorum. Bazen de büdü gibi. Yani eğer 'büdü gibi oldum' dersem, bu demektir ki kaşlarım birleşme noktasına gelmiş:)
ve 'tırtıllar asla asla kahverengi bot giymez.' Bunu hatırlamıyorum ama yıllarca kabusum oldu. Yıllar boyu kahverengi bot giymekten nefret ettim, her giydiğimde bu cümleyi söyleyip hınzırca gülen ablam yüzünden.

Sanırım günboyu bir google sayfasını boş bekletip canım sıkıldıkça, hüzünlü hüzünlü gülümsemek için edi-büdü'lü logoya bakacağım. Zaten bugün öyle bir hava hakim buralarda...

Fonda da benim hatırladığım haliyle şu şarkı;

"yağmurlu güneşli bir hava
şaşırdım yolumu karanlıktaaaaaaaaa


bir de şunları dinleyin derim:
Edi'den geliyor; büdü yokken ve Büdü'nün mutsuzluğu

04 Kasım 2009 Çarşamba

şimdi

sessizlik vakti.
canım yandığında susabilmeyi öğrenmem gerek.
susmam gerek...

susmam gerek...

hayat zor zahide!

Komşumuzun iki yaşında bir kızı vardı. Şimdi ilkokul bir ya da ikiye gidiyor. O zamanlar- daha dün gibi ne zaman 'o zamalar' oldu bilmiyorum ya neyse- işte daha konuşmayı yeni yeni öğrenirken bu yeni tanıdığımız çocuğa ben ve iki ablam, kelime öğretmeye filan çalışırdık. O da pek çekingen bir çocuk olarak, sessiz sessiz kendini ifade etmeyi seçerdi genellikle. İfade ettiği şeyler de; '' cips ister misin Zahide?'' 'evet anlamında kafa sallama efekti', 'sıkıldın mı?'' acıktın mı?'' filan gibi sorulara evet hayır anlamına gelen beden diliydi. Kendi kendine yemek yemeği öğrenmeye çalışıyordu bir yandan da.. Bazen zor geliyordu, yapamıyordu, biz de kendisinin yiyebileceğini söylüyor ve şöyle diyorduk; ''hayat zor Zahide!'' 'neymiş söyle bakalım? ' hayat zoy'. küçücük çocuğun domateslerle mücadele ederken ve doğru düzgün konuşamazken anlamadan bilmeden, 'hayat zor' demesi, bize hem komik hem garip gelirdi. Yaptığımızda yanlış bişey var mıydı bilmiyorum, umarım yoktur. Ama şimdi bakınca Zahide için hayat gerçekten zor ve önemli de bir nedeni var. O iki kelimeyi ezberlemiş olsa da ne anlama geldiğini yaşadıkça anlıyor olmalı. Şimdi o günleri düşününce pek trajikomik geliyor bu.

Zahide'den bir farkım yokmuş aslında benim de.. onu anladım. bana öğretilen, farkında olmadan işlenen şeylerin pratikte karşılıklarını gördükçe içimden o iki kelimeyi geçiriyorum bazen... 'aaa gerçekten varmış öyle bişey' diyor, şaşkınlıkla izliyor ve yaşıyorum. her defasında da biraz daha büyüyorum. galiba...

03 Kasım 2009 Salı

bunun adı

virgülden sonraki boşluk.

02 Kasım 2009 Pazartesi

...

''i was hoping''

telepati

bir haksızlık var
ne söylesem bir şey eksik
yenileri de yok kelimelerin
söylemediklerimle yetinmelisin *

Özer Bal

30 Ekim 2009 Cuma

...

aklımdaki soru işaretleri kalbimde cirit atınca canım fena yanmış olmalı ki ''gözyaşlarımızı bitti mi sandın?'' dedi sanırım içimde bir yerler...
bu cümle sayfalar ve saatler sürebilir. derin izleri olabilir, üzerinde yaşlar olabilir. ama bunu yazmayacağım.
şimdi bak havai fişekler patlıyor aşağıda... belki üstümüzden bir kuş geçer, belki de gökten üç elma düşer; üçü de benim başıma. biri aklımı geri getirir, biri kalbime iyi gelir, biri de bi işe yaramazsa afiyetle yerim... olamaz mı olabilir...
***
aklı birkaç karış havada bir yazı oldu farkındayım ama ipi elimde ve ayakları yerde. yani fazla uzağa gitmiş olamaz... merak etmeyiniz.

sana dün birazcık tepeden baktım canım istanbul

Fener alayı benimle alay etti. Neden bilmem ama yoktu öyle bir şey! Fakat tam orada olduğum saatlerde havai fişek gösterisi vardı. Bir tripodum olmadığı için pek şahane kareler yakalayamasam da güzel bir deneyim oldu. Fakat yalnız olmadığım için bunu yalnızlık rehberi açısından değerlendiremeyeceğim.

29 Ekim 2009 Perşembe

yalnızlar için istanbul gezi rehberi

Bu rehber üzerinde çalışıyorum uzun zamandır. Tamamen profesyonelce bir yaklaşım yani; yalnız sergi gezmelerim, tek kişilik sinema biletlerim, starbucks müdavimliğim filan... Her şey bu rehber için :) Fikir ve tecrübelerini eklemek isteyen varsa comment butonu hemen aşağıda:)

Fakat en önemlisi, tek başına fotoğraf çekme konusunda halen çekincelerim olsa da... bu akşam 'fener alayını' fotoğraflamayı deneyeceğim Ortaköy'de... Bundan şikayetim olacağını sanmıyorum :) bakalım...

26 Ekim 2009 Pazartesi

...

***
''Nefesimi tutmuş gibiyim
Kaça kadar sayıyoruz?''
***

23 Ekim 2009 Cuma

kara mizahtır... ironi de olabilir, olmayabilir de...

''insan hayatta bir kişiye ihtiyaç duyar. o varsa gerisi önemli değil, o yoksa gerisi hiç önemli değil.''

dedi bir okuyucu-arkadaşım bugün. ben de bu söze bayıldım. acıtan bir cümle, acı bir gerçek. her ikimiz için de ''o yoksa'' durumu geçerli olduğundan, bunu kabullenip unutuyoruz! ve bu yüzden geri kalan 'hiç önemli olmayan' şeylere gerçekten hiç önemli değilmiş gibi davranmak amacıyla biraz aptallaşmaya ve yüzeyselleşmeye karar verdik. biz artık maria değiliz, raif efendi hiç değiliz. bu durumda tecahül-i arif olabiliriz. yani anlayacağınız üç maymunu oynuyoruz bundan böyle.

editli notlar...
* maria ve raif efendi için yine yeniden bkz: kürk mantolu madonna.
* ama yine de bu üç maymunluk ne kadar sürer bilemem. en fazla üç vakte kadar çöker bu sistem bence! :)

konsept dışı

"Bu haberin bir sürü unsuru yerinde. Ama olmayan bir şey var, akıl yok! ''

nazarımda karizmasına karizma katan cümlesiyle Mirgün Cabas.
Kayıtsız kalamadım.

22 Ekim 2009 Perşembe

heavy metal aşkına...

müzik çok çok ilginç bir olgu gerçekten.. çok az türde müzik dinleyenleri anlayamıyorum günden güne, büyüdükçe... nasıl tek çeşit gıda ile beslenemiyorsam, tek veya bir kaç çeşit müzikle de ruhum beslenmez. hepsi başka bir yanımı doyuruyor çünkü. ama hiç yemediğim yemekler gibi hiç dinleyemediklerim de var tabii...
uzun zaman sonra metalik şeyler dinleyince fark ettim şimdi. bir yerlerde unuttuğum kapılar açıldı. üstelik hiç de karanlık değil. oh be! :)

21 Ekim 2009 Çarşamba

...

link
oldukça etkileyici ve ürkütücü çizimler... sonrasında iç açıcı bişeylere bakılmalı bence...

20 Ekim 2009 Salı

sobeledim kendimi!

Bloglar arası bir 'mim' mevzusu var biliyorsunuz. Bugüne dek hiç bulaşmak istemedim ama şimdi canım istedi:) Kendi kendime ordan burdan alıp alakasız karışık bir soru-cevap oyunu oynadım.


1- Blog yazarken star tribiyle istediğin, olmazsa olmaz dediğin şeyler var mı?
- Sessizlik.. Aklım karışmasın yeter... Onu dışında, her an her yerde yazabilirim. Bir de ofiste yazıyorsam kullanmak zorunda kaldığım, ''windows- D'' kombinasyonu :)

2 - Şu anki fon müziğin?
- Elvis Presley - Stuck On You


3- En son satın aldığın garip şey?
- Kareli okul defteri. Garip değil ama yıllar sonra alınca garip geldi.

4- Şeker gibi olduğun anlar?
- Hımmm şeker gibi oluyor muyum bilmem. Oluyorsam da mutlu olduğum anlar, nedensizce gülümsediğim anlardır... Ya da birinin bana şeker gibi hissettirdiği anlar...

5- Son zamanlarda hiç vakit ayıramadığın uğraşın?
- Fotoğraf. Ama vakit ayıramamak bahane olmaya başladı gibi :)


6- Şu an imkanın olsa gerçekleştireceğin hayal nedir?
- Yolculuk... Yanımda fotoğraf makinem, sırt çantam ve bana eşlik edecek kafa den
gi biri.. çok klasik!

7- Yemek olsan ne yemegi olurdun?

- Karışık pizza.

8- Müzik aleti olsan ne olurdun?

Piyano ve elektro gitar (uçlarda gezinen ikizler burcu insanı)

9. Araba olsan ne olurdun?

Eski arabalardan anlamam ama kesin onlardan biri olurdum. Chevrolet, Mustang gibi gibi..

10- Mutfakta en sevdiğin uğraş?
- Kurabiyeler, salatalar ve makarnalara soslar yapmak... Başka da bişi bildiğim yok z
aten! :p

11- Dolabını açtığında hangi renkler diğerlerinden daha fazla?
- Siyah ve beyaz.. Bir de pek giymediğim pembeler..

12- Kendini en rahat hissettiğin giyim tarzı?
Salaş bir jean, t-shirt, converse/babet.

13- Asla giymem dediğin bir kıyafet?
- Sarımsı leopar desenli herhangi bir şey.,


14 - Fiyatları gereği erişilmesi zor yabancı markalardan en çok beğendiğin?
- Tasarımlarını çok daha fazla beğendiğim var. Ama yine de Balmain'dir o!

15- Seni anlatan bir resim?
- Sağ üstteki profil resmi.


* Ehh light sorulara light cevaplar. Beyler için sıkıcı olabilir:) Bir sonraki soru-cevaplarım daha bilgi ve yorum dolu olacaktır, olabilir...

16 Ekim 2009 Cuma

durgun sular

Hafif bulutlu içim. Ama bu defa sebebi her zamanki şeylerin önüne geçti gibi. Sabaha karşı, hemen hemen boş olan hastanenin soğuk ve karanlık koridorlarında dolaşmak ve beklemek iyi gelmedi... Böyle anlarda zaman duruyor. Başka bir boyuta geçiyor insan, başka bir zaman akıyor kendi içinde.
Sonra tahliller, röntgenler filan ne stresli, ne can sıkıcı şeyler, sebepleri ve sonuçları ciddi olmadığı hallerde bile.

ki bunlar ne ki? hiç...

...

Selçuk Erdem'in aşçılık okulu. Bana okul yıllarımı hatırlattı.:)

14 Ekim 2009 Çarşamba

hastayken işe/okula gidip gitmeme ikilemi

Yeteri kadar hastaysan; huzur içinde, vicdan azabı çekmeden, mışıl mışıl uyursun ya da hastalığınla mücadele edersin. İş, okul ya da her ne sorumluluksa aklına gelmez.o halinle. Gelse bile müdahele, yardım ve düşünme kapasiten sınırlıdır.
Yeteri kadar hasta olmadığında ise işler o kadar huzurlu değildir. Hep bir ikilem vardır. En azından benim için böyledir. Umarım sadece benim için değildir?? :)

İlköğretim ve lise yıllarında ne zaman kendimi 'biraz hasta' hissedip de okula gidersem; daha fenalaşır ve kendimi eve zor atardım. Ya da o günüm, berbat bi halde sırada uyumakla, öksürüp aksırmakla geçerdi. Gözlerimde halkalar meydana gelirdi en koyusundan. Fakat ne zaman 'kötüyüm galiba gitmiyim ben okula' ya da 'iyileşmedim henüz' diyip evde pijama tv. takılsam, daha bi kendimi iyi hissederdim. Tabii ki evde olmanın rahatlıyla iyi hissetmedir sebebi ama kısmen. Kısmen de talihsizlik, bi kendini bilemezcilik vardır altında..
Dolayısıyla da içten içe vicdan azabı çekerdim.
''yavv keşke gitseydim, boşu boşuna yedik bi günü. Bugün de Kanuni Dönemi'ne geçicekti hoca. Aman yaaa!! şeklinde içseslerle mücadele edersin ve o gün mutlaka ama mutlaka okulda kaçırdığın önemli bir hadise olur. 'Hoşlandığın çocuk' senin sınıfına gelir mesela abuk bi sebepten. Ya da voleybol maçları vardır da kaçırırsın veya tiyatroda başroldür. Sense evde pinekleyen pijamalı bi miskin..

Üniversitede ise okulum evimden fersah fersah uzak olduğundan, genelde gözüm kesmezdi ve gitmezdim. Ama okul tozuna karşı olan alerjim (yani kalabalık-tebeşir-havasızlık ve bildiğin toz) üniversitede artık kısmen de olsa bünyemi terk ettiğinden, kronikleşmiş 'kışboyuhastagezenledorita' halimden kurtulduğumdan, bu tür hadiseler pek olmadı. Onun dışındaki hastalık durumlarının hepsinde zaten yataktan kalkamayacak haldeydim. En net hatırladığım ise şöyle bir manzaraydı;
Sevgili tarafından henüz terk edilmişken üstüne bir de hasta olmuşsun, ateşin bilmem kaç derece, yataktan kalkamıyorsun, kımıldayamıyorsun ve bir hafta boyunca evet tam bir hafta boyunca hiç duymadan ağlıyorsun ve bir de yetmezmiş gibi o halinle aşk romanı olmayan ama aşk anlatan sağlam ve boyunu aşan bi roman okuyorsun. Zaten tüm acı eşiğin hassasiyetin yerlerde süründüğü için de her satırında ağlayıp duruyorsun. En kötüsü de okula gidip mevzubahis kişiye çemkiremiyorsun diye, için içini yiyor. Öyle bi zavallı öyle bi romantik-komediden pijamasıyla kaçmış bir haldesin yani. Ama bu film komik ve romantik değil.
Tabii sonra her açıdan iyileşiyorsun...

Her neyse o günden geçip bugüne gelelim. İş hayatım boyunca da ' işe gidemeyecek kadar kötü olduğum'' '' gitmesem iyi olur'', '' gitmesem iyi olur ama gitmem lazım'' ''keşke gitseydim o kadar da kötü değilmişim'' ve ''keşke gelmeseydim bayağı da kötüymüşüm'' dediğim durumlarda oldum. Tamamıyle iş sorumluluğundan...
Şimdiyse etraftan gelen ''eve gitsene'' sesleri arasında ' yavv hakkaten keşke gelmese miydim ki acaba?'' 'gitsem mi ki acaba?'' diyorum. ''Burda oturup bu yazıyı yazmaktansa, evde eşofmanımla oturup rahat rahat kıvranırdım belki'' diyorum... Gündüz tv kuşağına yıllar sonra göz atardım. Hiçbir şey yapmasam da sıcak su torbama sarılıp uykulara dalardım'' Ama bunları yazmaya devam ediyorum. Hatta az önce de küçük bir toplantıcık yaptım mesela.. Senaryo yazmalıyım, düşündüğüm fikri geliştirmeliymişim...

Halen cümle kurabildiğime göre iyiyim demek ki. Ama ayaklarım deli gibi üşüyor mu, yürümek işkence gibi mi geliyor? Evet. Hastayım.. ühü :(

hastaykenşımarmahakkıyazınıniçindesaklıdır.



13 Ekim 2009 Salı

acı

''acı geçiyor
acı geçiyor
acı elbette geçiyor
acı çekmiş olmak geçmiyor.''

* Kemal Varol

zamanlardan ve olaylardan bağımsız bir 'alıntı'..

11 Ekim 2009 Pazar

kaynak göster canımı ye!

birazbiraz'dan alıntılar var sağda solda...
Tekrar etmekte de fayda var o zaman;
''aksi belirtilmedikçe, tüm yazılanlar ledorita'ya aittir.''
Bu konuda çok hassasım. Kendimi önemsediğimden filan değil ama nokta bile olsa benim noktam arkadaş! Kaynak göstermeden alıntı yapman pek de doğru değil sanırım. swordshift'ciiim bilir ne kadar doğru olmadığını.
Öyle değil mi? hıh! :)

09 Ekim 2009 Cuma

anna karina

*please full view

Kadın eşittir Monica Bellucci'dir onu biliyoruz. Ama bu kadın Anna Karina, yıllar yıllar evvel masumiyetin, güzelliğin ve karizmanın adını koymuş sanki. Şimdi bu kadar mükemmel görünmeyebilir ama böyle bir fotoğraf arşivi var, daha ne olsun! Hem gördüğünüz gibi son derece güzel fotoğraflanmak da ayrı bir şans olsa gerek.

Hmm kıskançlık kokusu mu aldınız? Yok canım...

07 Ekim 2009 Çarşamba

...

''yüzüğümün içindeki zehir;
iki cümle, dili zifir.''

ledorita

altyazılar - son -

(seriyi hatırlamak için önce buraya göz atabilirsiniz.)

***
ve öptüm, öptüm, öptüm seni... her defasında sonmuş gibi... her defasında, bir daha olmazsa diye doya doya... 'bir an' varsa bize ait olan, onu sonuna kadar yaşamalıyım diye.
baktım baktım baktım... yüzünün en ince detaylarını kazıdım zihnime...
bir gün artık görmezsem, solmasın hafızamda diye.
dinledim hep ve düşündüm düşündüm...
seni övgüyle anlatanlara kulak kesildim. gözlerim doldu.
biraz daha sevdim sevdim sevdim seni
ama hep yenildim ve gittim.

***
ledorita-Ağustos 2009, 'Kuzey'den..'



06 Ekim 2009 Salı

hmmmm

“kaderin size bahşettiği şeylere belli bir mesafede durun ki istediği zaman onları rahatça geri alsın hayat, sizden koparmasın.” *

seneca

05 Ekim 2009 Pazartesi

duygusal çemkirmece

''nasıl oluyor da, karşısındakini bu kadar iyi anlayan bir insan, onu bu kadar kırabiliyor?''
gerçekten anlaşıldığı için, anladığını bildiği için 'kırılma eşiği' düşüyor olabilir mi insanın? yakınlarda bahsettiğim kitapta dediği gibi ''o bile böyle yaptıktan sonra...'' ''o bile..'
'Allahım, çok ilkel düşünüyorum ama özümüz de bu değil mi zaten, neyse diyorum ki, neslimizi sürdürmekse eğer asıl amaç, aşk meşk mevzuları şart mıydı yani? biz asıl amacımızı unutup kırmızı kalpler filan çiziyoruz, binbir türlü şey icat ediyoruz? şiir yazıyoruz mesela, şarkılar gırla... blog filan bulduk, sayfalarca saçmalıyoruz? bir cümleyle dağılıp, bir öpücükle toparlanıyoruz. ya da tam tersi... özlüyoruz bir de en kötüsü...
bu mudur yani olay?

peki uzayda aşk var mı? yoksa bi füze tasarlatıcam.