05 Şubat 2010 Cuma

breathe me


...

02 Şubat 2010 Salı

Breakfast at Tiffany's

bu havada evde olmak varken, sabahın erken saatlerinde dışarda tek başına amaçsızca kalmak, gidebileceğin en uzak ve en sevdiğin yerlere sürüklüyor insanı... üşüyerek ve isteksiz de olsa... kitabın, müziğin, fotoğraf makinen... eldivenlerin ve şapkan... bolca da zaman...

...

kimseye kendini savunmak zorunda kalmak istemiyorsan, anlatma!
tüm iyi niyetle verilen akıllar ve yargılamalar bilmekten gelir.
o halde kimse bir şey bilmesin. içine at ve anlatma!

özlemek ve birkaç şey...

birini özlememeye çalışmak; birkaç film ve birkaç kitap
özleyince unutmaya çalışmak; birkaç film daha...
yazmaya çalışıp da yazamamak...
sesini unutmaya çalışmak; birkaç şarkı
gülümseyişini unutmaya çalışmak; yabancı yüzlerle tanışmak...
ve bulamadıkça hatırlamak...
birini aramamaya çalışmak, birkaç sokak, birkaç cadde adımlamak
yürümek, yürümek, yürümek...
üşüyüp yorulup bir çay içmek
çay içip de unutmaya çalışmanın saçmalığını anlamak...
birini özlemek; geri kalan her şeyi anlamsızlaştırıp
soluk ve ağır çekim yaşamak...
uykuya kaçıp rüyalarda teslim olmak...
yüksek sesli ve kalabalık yaşamak,
öyleyken hissetmezsin ya belki...

birini özlemek;
filmlerle, kitaplarla, şarkılarla, dostlarla avunmaya çalışıp
yapamamak...
yazamamak...
susmak ve susmak...

25 Ocak 2010 Pazartesi

karşı pencere'den...

...

24 Ocak 2010 Pazar

elimde kılavuzum, özlüyorum...

her şey tatsız ve anlamsız.*
bazen...

23 Ocak 2010 Cumartesi

kendine ait bir gün

* Evde olmak daha güzel olsa da, olumsuz hava koşullarına ve tüm uyarılara rağmen çıkıp fotoğraf çektim.
* Kartopu oynayanların yanından sessizce geçip gülümsedim,
* Karda koştum, zıpladım, basılmamış kara bastım, kendi kendime eğlendim.
* Dışarıdan nasıl göründüğüm zerre umursamadım.
* Korkunç ve buz tutmuş tahta bir köprüden geçtim. Korkmadım.
* Üşüdüm ama çok eğlendim.
* Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm...
* Zorunlu olarak uğradığım İstiklal gördüğüm en tenha günlerinden birini yaşıyordu.
* Sonra film gibi bir mizansen...

* Ve günün en mutlu eden şeyleri... kendini sevindirmeyi bilmeli bazen...

19 Ocak 2010 Salı

dengeler...

Bazen uçlara savruldum, uçtum
Orda düşler gördüm, sonra düştüm.

En küçük umutsuzluk ayağıma takılıyor
Bir an tökezlesem gardım düşüyor.
Tutunacak dalım yok!
En küçük umut ayaklarımı yerden kesiyor
Ama tutunmaya niyetim yok!
Uçabilirim, düşebilirim...

Ama şimdi dengeleri korumam gerek.

15 Ocak 2010 Cuma

belki de...

herkes aynı şeyi söylediğine göre, gerçek olma ihtimali olmalı.

05 Ocak 2010 Salı

...

aptallık bu bildiğin.. ama niye bu kadar güzel?

03 Ocak 2010 Pazar

iyi ki...

iki parçalı bir puzzle'ın eksik olan parçası bulunmuş bugün.
belki hiçbir zaman yerine konamayacak olsa bile... sadece 'iyi ki...' diyorum.. her şeyi unutarak... ardına yüzlerce eylem getirebileceğim, yüzlerce bincelerce iyi ki...

01 Ocak 2010 Cuma

dipnot

yeni yılın ilk gününde atılan, yeni bir adım olmamalı bu. olmamalı.. olmasın...

30 Aralık 2009 Çarşamba

nasılmış, neymiş...

geçen bir sene...
gökkuşağı gibi.. ayaklarımı yerden kesip sonra dibe vuran, sonra yine havalara uçuran zamanlar!.. şapşal şey! güzel şey! hmmm pek güzel şey...

ve gelecek zamanlar.. tam da her şey bitmiş gibi görünürken...
ne isteyip ne istemediğimi biliyosun...

29 Aralık 2009 Salı

white rabbit

uzun zaman sonra dinleyince, bir dönem ne çok radyo eksen dinlediğimi hatırlattı bu şarkı. ve fark ettim de, bir tarantino filmine ne kadar yakışırmış sanki..

26 Aralık 2009 Cumartesi

sustum biraz

uzuuunca bir süre kişisel analiz içeren yazılar yazmayacağım blog. 'sürekli didikleyen insan' portresi çizmek hoş değil. çünkü bu doğru değil.... sustum yani. zaten söyleyecek bişeyim de olmaz :)

bol bol smiley, gülücük filan..

kırmızı ve bulanık...

uzuuunn uzun yazasım var blog. 78 satır, 761 kelimelik bir diyeceğim var sana. başucunda dursun bu. baştan söyliyim kızgın değil, öfkeli değil... sadece 'tamam anladım ben olayı' demeye çalışan bir yazı.

***
bak bak... yukarı bak! sakın aşağı bakma. yukarı bakarsan akmaz. yukarı bak!
gözyaşı gibiyim. bir an kendimi bırakır da aşağı bakarsam akar giderim.

ileri bakmak zorundayım. zorundasın... ardına bakma, etrafında dönüp durma, olduğun yere bakarsan yürüyemezsin, tökezlersin. ileri bak! ancak adım atarsan açını değiştirebilirsin. olduğun yerde durma, adım at.
***
dün akşamdan beri her şey öyle bulanık ki... duygusal değil, zihinsel... her şey kopyasının kopyasının kopyası gibi... yüzler, sesler, yerler... her şey flu... yaptığım her şey, söylediğim her söz benden çıkıp gidiyor. sonra izliyorum... bunu yaptım, şunu söyledim... konuşuyorum ama sesim bana uzak... mesaj yazıyorum ve gidiyor. aa yazdım ve gitti! dönüşü yok!
neyse ki hiçbiri zihnim aydınlanınca pişmanlık duyacağım şeyler değil...

şimdi, ancak bu saatte üzerindeki tozlar yavaş yavaş gidiyor. sarhoşluğum ayılıyor... ama bulanıklığın farkına varırken de bulanık düşünüyorum... ve tüm bunlar olmaya başlarken, birileri beni eleştiriyor. soruyor, sorguluyor... şöylesin, böylesin, öyle olsan böyle olmaz... cevap veriyorum ama bazen susuyorum sadece... verdiğim cevaplar kimseyi tatmin etmiyor. hiçkimse çelişki nedir bilmiyor gibi sanki... herkes kusursuzmuş gibi...

uyumaya çalışıyorum... yoksa sızıyor muyum? ama aklıma bir şey takılı sabahtan beri. bu saate kadar yapamamışım şimdi olmaz diyorum.. ama sonra o biliçsizlikle elim telefona gidiyor. fakat o kadar da bilinçsiz olmamalı ki sadece yazıyor.. yazıyor ve gönderiyor. aa yazdım ve gitti! dönüşü yok! amaan olmasın!

'Cause I'm a lover not a fighter

bu defa başka biri beni eleştiriyor. benimse zihnim halen şifreli yayında. ''bak sen şöylesin, böylesin''... 'seni böyle böyle algılıyorum ben' diyor karşımdaki. doğruluk payı olsa da öyle değilim ki! dinliyorum dinliyorum... bazen susuyorum, bazen cevaplar veriyorum... kimisi bahane kimisi gerçek... bir noktadan sonra da her soruya vereceğim tek bir cevabım var! fakat onu söyleyemiyorsan eğer, sebebine onlarca isim bulabilir, yarattığın o şeyin içini doldurmaya çalışabilirsin... bir tek onu söylemezsin çünkü kimse anlamaz. bu ancak kendinle paylaşabileceğin bir şeydir çünkü... bir şey vardır aklını, ruhunu, kalbini... her şeyi ele geçiren. o varken onu inkar edemezsin. yokmuş gibi davranamazsın. ve o güçlü şey seni o kadar ele geçirir ki geri kalan her şeyi önemsiz kılabilir, kör ve sağır edebilir... görmeye ve duymaya değer bir şey olmadığına ikna edebilir. aksini düşünmene fırsat dahi vermez. o vardır ve yokmuş gibi davranman imkansızdır. şimdi bu tüm hayatına bakış açını değiştiriyorsa, ki değiştirir, başka türlü davranman söz konusu olamaz. senden beklenenleri yapmaman umrunda olmaz. kimsenin bilmediği, duymadığı ve görmediği bir şey vardır çünkü sende. ve o her şeyi değiştirir... insanlar sadece insan gibi davranmıyormuş ya hani... ama ne tilki tilki değilmiş gibi davranabilir, ne tavşan tavşan değilmiş gibi... ne de aşık, aşık değilmiş gibi...


Olamaz mı olabilir?
''ne yapmak istiyorsun.'' diyorlar. ne yapmak istiyorsun? ne yapmak?? aslında yapmak istediğim tek şey var. ama bunu kimseye söylemedim. hayalimizdeki şeyi iş haline getirmek lüks bizim gibiler için... bu yüzden de, en çok istediğini değil ama ona yakın bir şeyi yapmayı seçiyorsun.. ve bu da zaman zaman tökezlemene neden oluyor hepsi bu! herkesin önemsediği şeyleri önemsemiyor olabilirim, sizin henüz keşfetmediğiniz ve belki de hiç keşfedemeyeceğiniz başka bir 'anlam' bulmuş olabilirim kendime, olamaz mı? ondan sonra geri kalan her şey daha bir değersizleşmiştir gözümde olamaz mı? bence olabilir... pekala olabilir...

aklı fazla karışık, 'kimse beni anlamıyor', 'hayat çok boktan' minvali karanlık havalı adamları sevmem. fazla entellektüeliteden, aklı ve saçları birbirine karışmışları da... aynı zamanda, kendi küçük evreninden çıkamamışları da... içi bomboş olanları da... çok fazla düşünüp kurcalayıp iki adım gidemeyen biraz olsun aydınlanamayanları da... yani düşünüyor olması bi işe yaramayanları... ve bir kalıba fazla girmiş olanları... korkakları ve cesaretsizleri... hep konuşan ama bir şey yapamayanları da...
ve tüm bunları eleştirirken, arasından özenle seçilip duymaya maruz kaldığımdaki ruh halimi de sevmedim...
iyi niyetli olduğu muhakkak olan sözler bile canını sıkıyor bazen insanın... ''sen şöylesin böylesin, neden öyle yapmıyorsun, neden böyle, öyle yapsan böyle olur aslında'' pardon ama o zaman benim burda işim ne??? yanlış yere mi geldim ben? kurabiye hamurundan ekmek mi yapmaya çalışıyoruz yoksa? malzeme budur zira...

o an uyandım. uzun ve derin bir uykudan uyandım. napıyorsun sen dedim? neden düşünüp, konuşup, sorup duruyorsun? yapsana! bak adamlar zaten yıllar evvel demiş; just do it! budur!

tilkinin tilki olduğunu ispat etmesi için, tavşanı oracıkta yiyivermesi yetermiş. gidip aslandan 'tilkilik belgesi' almasına gerek yokmuş. yani aslında doğada sadece doğal varoluşunla varsın. başka bir şeye ve söze lüzum yok.
yani just do it!

25 Aralık 2009 Cuma

''şşştt sana bi sır veriyim mi? ''

her şeyi boşverip an'ı yaşamayı öğrendim ben. gözümü kapatıyorum... bazı bazı açınca tozlar, kumlar filan kaçıyor ama.. siyah gibi çoğunca fakat arada beyazlar da var. ama kapatınca tozpembe!!..
yani kısaca, duygusal zırvalarım sadece an'lardan birer an...

bilmem anlatabildim mi blog?

... şimdi, gidemediğim yerler var çünkü benim...

sağa sola bakmadan yürüdüğüm halde; yıllar sonra bile, sanki bişey oluyor ve kafanı o yöne çeviriyorsun. o an, hala zihnindeki tek yanıyla, yani o sıcak gülüşüyle yanından geçiveriyor... yıllar sonra bile hissedebiliyorsun o tuhaf sıcaklığı... masum olmayan ama masum bir çocuk gibi bakan gözleri... seni görmeden yanından geçiyor.. ve sesini, gözlerini, en çok da gülümseyişini ardında bırakarak...

şimdi buna ne lüzum vardı? daha iki gün önce birine seni anlattım diye mi çıktın karşıma yıllar sonra? daha iki gün önce bi hikaye gibi anlatmıştım. yeterince unutulmuş, eskimiş, hiçbir uktesi kalmamış güzel bir hikaye gibi... hayatıma bakınca küçücük kalan bir hikaye gibi... öyle çünkü...

ama sorun değil... yanımdan geçip gittin, yanından geçip gittim. tamam arkandan baktım bir kez daha. evet tamam istiklal'in kalabalığında afalladım ve gülümsedim kendi kendime. ama geçtin gittin... geçip gittim...

...

20 Aralık 2009 Pazar

yalnızlık

bir de bu kalır... kokular hafifledikçe sinsice yerini alır...
hangisi daha güçlüymüş bilemedim şimdi.

18 Aralık 2009 Cuma

koku...

günün sonunda kalan en güçlü, en güzel şey...

14 Aralık 2009 Pazartesi

minik eller...

13 Aralık 2009 Pazar

hayalet kasabadan, limon kokan anlardan...

Etrafta yüzlerce ev var. Hepsi bir düzen içinde ve hemen hemen aynı. Bahçelerde portakal, limon ağaçları... Çocuk parkı var ama çocuk yok. Çöp tenekeleri var ama pek dolmuyor. Küçük bir bakkal ama hep kapalı. Arabalar geçiyor ara sıra, bir de okul servisleri... Etrafta yüzlerce ev var. Fakat çok azında yaşam var.
İnternet yok, radyo yok. Televizyon var ama pek tahammülüm yok. Hava güneşliyken oldukça sıcak ama gittiğinde çok soğuk. Bu pek de alışık olduğum bir iklim değil.
Bahçede oturuyorum güneş çıktıysa. Ufaklık uyuyorsa bir de.. Çayımı alıp kitap okuyorum. Sessizlik... Her şey yerinde gibi görünüyor ama yine de bir şey eksik...
Akşam olunca o yüzlerce evden sadece birkaçının ışığı yanıyor. Pencereden bakmak bile canım istemiyor. Son gece meşhur gök gürültüsü .. Ama ne gürlemek... Şimşek tüm o karanlığı aydınlatıyor. Bizim ufaklık korkudan ağlıyor. Sabah olunca her şey durulup sakinleşiyor. Bahçedeki limon ağacından iki tane koparıyorum. Nasıl güzel kokuyor... Sonra bizim ufaklığı da öpüp koklayıp yola çıkıyorum. Yol dar ve virajlı. Yağmur görüşü engelliyor. Olympos'u yağmur bulutları kaplamış. Gidip fotoğraf çekemediğim için bi selam çakıyorum ve daha sonra gelmek üzere söz veriyorum. Uçağım rötar yapıyor... bekliyorum... bekliyorum... ve sadece birkaç gün ama nihayet İstanbul'a geliyorum. Aman Allahım ne soğuk. Hala üşüyorum...

Son zamanlarda pek çok kişi gibi gözümün içine bakıp 'nasılsın?'' diyen birine şöyle dedim '' aslında böyle boşlukta olduğum zamanlarda kötü hissederim ama şimdi nedense iyi hissediyorum. her şey güzel olacak gibi geliyor.. umaırm bu iyiye işarettir.' 'öyledir öyledir' dedi.
öyledir öyledir diyorum ben de her defasında içimden ve konuyu usulca kapatıyorum.

06 Aralık 2009 Pazar

zorunlu kaçış gibi bir şey...

yarın sabah, sessiz sakin bir yerlere doğru uçuyorum. güney dilediğim kadar sıcak değilmiş ama olsun. döndüğümde kuş gibi hafifler miyim bilmem ama umarım bol bol yağmurlu fotoğraflarla dönerim...

03 Aralık 2009 Perşembe

miss...

son günlerde yaptığım en güzel şey; bu meleğe ve ikizine mama yedirip moonlight sonata dinleterek uyutmak... antidepresan olarak da koklayıp durmak...
süt kokan bir bebekten daha huzur verici bişey yok gibi geliyor şu ara..

her şeyi kelimelere dökmek gereksiz ve imkansız bazen...
bazı şeyleri ne kadar dile getirmeye çalışsan da nafile.
belki sessizlikle... belki...

02 Aralık 2009 Çarşamba

keşke...

biri bi'şey söylese
çiçek açsam.

29 Kasım 2009 Pazar

hmmmmm..

hiçbir şey yokken. pek çok şey bitmiş gibi görünürken... öyle olsa bile, bunun iyi bişey yaratacağını fısıldıyor içimden bir ses. ona inandığımdan olmalı ki, çok uzun zamandır ilk kez bu kadar yakınım huzur denen nimete... aslında bu durum yazmamı engelliyor. ama yine de bazen bi kıvılcım yetebiliyor ve yazınca her şey yerini buluyor.
adamlar, kahramanlar...
gece yarısı uykuyu kaçırırmış bazen kahraman babalar, üzermiş kızlarını...
ve üzülmek diyince, ikinci adam'a yani aşka uzanırmış rüyalar...

hmmmmm...

bir küçücük aslancık varmış!
kırlarda ko ko koşaaar oynarmış.

adamlar, kahramanlar II

başka bir adam daha var.. o hem çocuk hem adam...
o da derin bir nefes alıyor sigarasından. dumanında kayboluyor ve derin derin bakıyor...
tam karşısında duruyorum avcumda kalbim ve her türlü halimle...
göremem sanıyor o da...
oysa biraz daha baksam içindeyim.
bir adım daha gitsem en dibindeyim.

28 Kasım 2009 Cumartesi

adamlar, kahramanlar I

aynı kahramanı seven iki adam.
hiçbir şey yapmadan bile kahraman
biri kendi gölgesini vuruyor
diğeri henüz yolunu arıyor

bir adam var. en sevdiğim...
sigarasından derin bir nefes çekerken, gecikmiş efkarıyla uzaklara bakıyor. en uzağı kendisi. kalabalık içinde duruyor. mesafeli. günden güne geçmişe dönüyor gibi... bugün duyduğu her sözün, belleğinde bir yerlerde karşılığını buluyor sanki.. ve soyutlanmış sanıyor kendini, uzak tutulmuş sanıyor, yalnız sanıyor...buna inanıyor ve öyle oluyor...
bir nefes daha çekiyor adam sigarasından. hatalarını düşünüyor. hataları yüzünden yıllarca duyduğu öylesine söylenmiş sözleri işitir gibi... şimdi için artık yapabileceği hiçbir şey yokken, sanki suçlu hisseder gibi... suçlu hissettiriliyormuş gibi.. hatta değersiz gibi... olmayacak şeyler gibi yani...

artık sadece diğerlerinin savaşını anlasa bile yetecekken, o savaşta nerede duracağını bilemiyor adam. anlamak istemiyor. anlaşılmak da istemiyor. anlaşılmaz sanıyor. tanımıyorum sanki, sanki hiç bilmiyorum. ilk ve en iyi tanıdığım, anladığım adam bunu bilmiyor. baktığımda içini görebildiğimi bilmiyor. üzülüyor ve üzüyor. varoluşunu anlamsız sanıyor.
ve günden güne kendi yarattığı hassas dünyasına sığınp bir nefes daha çekiyor sigarasından, sonra bir nefes daha... ve geri kalan her şeyi boşveriyor.
bense en çocuk halimle, çeyrek asırlık mazimizle, o boşlukta duruyorum. ve ne yapacağımı bilmiyorum.

23 Kasım 2009 Pazartesi

an.

Sıradan denip geçilebilecek bir fotoğraf. Ama nedense takılıp kaldım.

Anna Wolf

20 Kasım 2009 Cuma

iyiolacakhasta

kendimi tanıyamıyorum aynaya baktıkça... hastalık insanı hem ruhen hem bedenen değiştiriyor. ruhen değiştiğim söylenemez, daha doğrusu ruhumu pek hissedebildiğim söylenemez ama aynada gördüğüm yüze yabancılık çekiyorum adeta. bana ait değil gibi...

midem bulanıyor bazı bazı... ama hastalıktan değil artık. düşündükçe bazen... aynı kuyuya kendi kendimi kaç defa ittiğimi gördükçe bir de... başımın döndüğünü bildikçe orda.. ayaklarım yerden kesildikçe... insan kaç defa yanılır? kaç defa bekler, kaç kez yenilir kendine? daha iyi yenilmek için mi göze alır hep?

içim üşüyor bazı bazı... sıcacık anlar anımsıyorum o zaman.. anı mı dedim. anı geçmişte kalandır değil mi? derece yükseliyor bazen de, o zaman, 'bizden diyorum ikimizden ne kalacak geriye' diye soran şiir dizesi takılıyor aklıma... dönüp duruyor...ardı sıra cevabıyla birlikte... 'birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim' offf diyorum. hayır böyle değil!

***
durup dururken... hiçbir şey hissetmeyip düşünmezken...öylece durup dururken...

18 Kasım 2009 Çarşamba

hastayım:(

blogta son yazımı yazdıktan hemen sonra bi hastalandım ki sormayın.. pazartesi bütün gün hastanelerdeydim. iğneler, serumlar filan... savaş zamanı salgın hastalık varmış gibi her yer... pek ürkütücü. yeni yeni kendime gelmeye başladım. bugün de bütün gün yatıp uyudum. zaten istesem de başka bir şey yapamıyorum. şu iki satır şeyi yazmak, bişiler yemeğe çalışmak bile nasıl yoruyor anlatamam. dinlenmem gerek devamlı.. şimdi uykum kaçtı. annem karışık bitki çayı yapıyor onu içicem. dizimi bile izleyemedim. sayısal kuponunu buldu mu acaba cevo? bulsa film biter ama dimi:p

15 Kasım 2009 Pazar

...

ayağının altında oynar zemin
gök çatlar bozulur namaz
sen sen ol
sıkı tut yüreğini
hiç belli olmaz
vaziyet umutsuz mudur
sabrımız umudumuz mudur

attila ilhan

lady of shallot

John William Waterhouse

link:

the lady of shalott story

loreena mckennitt

Boreas

John William Waterhouse

Blind Man's Bluff

Francisco de Goya

14 Kasım 2009 Cumartesi

belki gerekli belki gereksiz bir not:

şimdi bir önceki yazıyı tekrar okuyunca, bazı cümlelerin yanlış anlaşılabileceğini fark ettim. malum hassas mevzular.. fakat altını çizmem gerekir ki; her kelimesi saygı ve sevgiden gelmektedir. belirtmek istedim:)

ledorita is 'sudan çıkmış bir balık'!

sudan çıktığını personel giriş kartını teslim ederken anladı en çok. ama henüz o şaşkınlığı boşluğu yok üstünde. birkaç gün sonra olur...

bugün, gizli yerlere gizli notlar bırakmak istedi giderken. ama bunu fazla romantik buldu.
kendisinden anı kalsın diye bir şey isteyen abiye çok sevdiği taksim-tramvaylı magnet'ini verdi.
biri onu iyi niyetiyle şaşırttı. hem de hiç tahmin etmediği biri.
sonra başka biri;
'hadi ne söyliceksen söyle dinliyorum' dedi
'bişey söylemiycem, ben gidiyorum ya.. onun için...'
'nereye gidiyormuşsun yok öyle bişey'
'nasıl yok?'
'soralım bakalım'
'bi yanlışlık yok ki, bugün son'
'iyi tamam hadi yolun açık olsun kendine iyi bak, üzülme.' dedi ve gitti...
bazen.. bazı durumlarda inanmak istemediği şeyleri yok saymak ister ya insan. kabullenmek istemez. bu diyalogun sebebi de buydu. çünkü bir konuşsa, kalan da giden kadar üzülüp ağlardı. ama herkes sağlam kaldı:)
bir de ona çok güzel şeyler söyledi. çok mutlu oldu:) sonra pek çok kişi pek çok güzel şey söyledi.
ve sonra başka biri.. hmmmm.. yok. bu bana kalsın.. :)
şimdi bu su kaçkını ledorita, sabah erkenden uyanıp kursa gidecek... uzun zaman sadece bunu yapacak.
ama içinden hep şunu tekrarlayarak; ' her şey çok güzel olacak!'

Not: bu durumda konseptimiz değişti arkadaşlar. yakında işsizler için istanbul gezi rehberini yazmaya başlıyorum bilginiz olsun:p:)

12 Kasım 2009 Perşembe

bu arada

bir gün tüm bu yazdığım saçmalıklar ? derlenip toparlanıp anlamlı bir bütün oluşturacaklar. diye ümit ederek yazıyorum. uyku tutmayıp bir sürü taslak yazınca bi parantez açayım dedim.

-2

-- okuyucuya bişey anlatmayan mevzular-

kendini kötü hissetmenin daha olağan olduğu bir dönemde, etrafındakiler sorduğunda 'iyiyim' diyip gerçekten de iyi olmak, insanın kendisini bile şaşırtan bir durummuş. normal şartlarda bile daha az inanarak 'iyiyim' derken, içinde bulunulan şartlar karşısında gerçekten iyi hissetmek oldukça garip. garipti. çünkü öyle sanıyordum. ta ki bünyem tepkiler vermeye başlayana dek...
önceki gün rüyamda korkmamın da etkisiyle, dudağımda çıkan uçuk, bir şeyin daha benim aleyhimde olduğunu pek güzel nlattı. ardından hafif şiddette 'ben de varım ben de varıım' diye kendini hatırlatan yüzümdeki egzama... ki illet olduğum hastalığın nasıl zamanlarda beni ziyaret ettiğini gayet iyi biliyorum. tek yanıldığım şey, kendimi o tür bir zamanda zannetmemekmiş. ama insan farkında olmadan, hiç mi hiç ihtimal vermeden de kendini kandırabiliyormuş meğer...
sen daha sayıp dur 'iş dediğin bulunur, o dediğin de biter' diye. hı hı.. tabi canım tabi...

*
ilgisi yoktu ama olmuş olsun;
- kaça kadar sayıyorduk? :) -

11 Kasım 2009 Çarşamba

kıskançlık

sanırım dünya üzerindeki en güçlü duygulardan biri.
insana pek çok kıskançlık sebebi öncesi ve sonrası (felaket) senaryoları yazdırabilir. aklımda senaryolar uçuşuyor. kreatifliğimi hep yanlış yerlerde harcadım zaten:p

bu yazı olabildiğince bold ve yüksek seslidir. yazar burnundan soluyarak yazmıştır.

08 Kasım 2009 Pazar

i just don't know what to do with myself*

yapmamam gereken şeyleri yapıp yapmam gereken şeyleri yapmamak konusunda pek bir başarılıyım şu günlerde. bugün, kursa gitmek üzere evden çıkıp ikinci derse de yetişemeyeceğimi anlayınca, yalnız kalmak istediğimde gittiğim sahilde yürürken buldum kendimi. ama aklımdaki
'wh question'ları, dersteki 'wh question'lara tercih etmekle çok da yanlış bir şey yapmamışım, zira pek keyifliydi. sonra biriyle buluştum ve bana ' anlamsız bir rahatlık var sende. ama bence aldanma, geçici bişey gibi' dedi. hmmm dedim ben de içimden, 'evet tam olarak bu.'

sanırım hayatımın ilk ve belki de son pazartesi sendromunu yaşamaya başladım şu an. çünkü beş gün sonra pazartesi sendromu ve cumartesi öğleden sonrası keyfi yaşayacağım bir işim olmayacağı gerçeğini daha bir kabullendim sanki. ama işte, buna rağmen anlamsız bir rahatlık var üzerimde... yapılacak bi sürü iş, düşünülecek pek çok şey, vedalaşılacak onlarca ayrıntı var oysa ki.. ve sadece beş günüm...

06 Kasım 2009 Cuma

hey gidinin susam sokağı!

Pek sevgili Google, Susam Sokağı'nın 40. yılını kutluyor bugün. Bir 80'ler sonu çocuğu olarak susam sokağı'nı ayıla bayıla izleyenlerdenim elbette. Gerçi sevmediğim tipler de vardı. Kurabiye canavarından hem korkar hem de severdim. Biraz büyüyünce o kurabiyeleri nasıl yemeyip de dışarı dışarı fırlattığını anlayınca büyük hayal kırıklığı yaşamıştım ama şimdi bunları hatırlamaya gerek yok:) Tabii ki edi-büdü en sevdiklerimdi. Bazen edi gibi hissederim kendimi.. böyle bi zevzek, geveze oluyorum. Bazen de büdü gibi. Yani eğer 'büdü gibi oldum' dersem, bu demektir ki kaşlarım birleşme noktasına gelmiş:)
ve 'tırtıllar asla asla kahverengi bot giymez.' Bunu hatırlamıyorum ama yıllarca kabusum oldu. Yıllar boyu kahverengi bot giymekten nefret ettim, her giydiğimde bu cümleyi söyleyip hınzırca gülen ablam yüzünden.

Sanırım günboyu bir google sayfasını boş bekletip canım sıkıldıkça, hüzünlü hüzünlü gülümsemek için edi-büdü'lü logoya bakacağım. Zaten bugün öyle bir hava hakim buralarda...

Fonda da benim hatırladığım haliyle şu şarkı;

"yağmurlu güneşli bir hava
şaşırdım yolumu karanlıktaaaaaaaaa


bir de şunları dinleyin derim:
Edi'den geliyor; büdü yokken ve Büdü'nün mutsuzluğu

04 Kasım 2009 Çarşamba

şimdi

sessizlik vakti.
canım yandığında susabilmeyi öğrenmem gerek.
susmam gerek...

susmam gerek...

hayat zor zahide!

Komşumuzun iki yaşında bir kızı vardı. Şimdi ilkokul bir ya da ikiye gidiyor. O zamanlar- daha dün gibi ne zaman 'o zamalar' oldu bilmiyorum ya neyse- işte daha konuşmayı yeni yeni öğrenirken bu yeni tanıdığımız çocuğa ben ve iki ablam, kelime öğretmeye filan çalışırdık. O da pek çekingen bir çocuk olarak, sessiz sessiz kendini ifade etmeyi seçerdi genellikle. İfade ettiği şeyler de; '' cips ister misin Zahide?'' 'evet anlamında kafa sallama efekti', 'sıkıldın mı?'' acıktın mı?'' filan gibi sorulara evet hayır anlamına gelen beden diliydi. Kendi kendine yemek yemeği öğrenmeye çalışıyordu bir yandan da.. Bazen zor geliyordu, yapamıyordu, biz de kendisinin yiyebileceğini söylüyor ve şöyle diyorduk; ''hayat zor Zahide!'' 'neymiş söyle bakalım? ' hayat zoy'. küçücük çocuğun domateslerle mücadele ederken ve doğru düzgün konuşamazken anlamadan bilmeden, 'hayat zor' demesi, bize hem komik hem garip gelirdi. Yaptığımızda yanlış bişey var mıydı bilmiyorum, umarım yoktur. Ama şimdi bakınca Zahide için hayat gerçekten zor ve önemli de bir nedeni var. O iki kelimeyi ezberlemiş olsa da ne anlama geldiğini yaşadıkça anlıyor olmalı. Şimdi o günleri düşününce pek trajikomik geliyor bu.

Zahide'den bir farkım yokmuş aslında benim de.. onu anladım. bana öğretilen, farkında olmadan işlenen şeylerin pratikte karşılıklarını gördükçe içimden o iki kelimeyi geçiriyorum bazen... 'aaa gerçekten varmış öyle bişey' diyor, şaşkınlıkla izliyor ve yaşıyorum. her defasında da biraz daha büyüyorum. galiba...

03 Kasım 2009 Salı

bunun adı

virgülden sonraki boşluk.

02 Kasım 2009 Pazartesi

...

''i was hoping''

telepati

bir haksızlık var
ne söylesem bir şey eksik
yenileri de yok kelimelerin
söylemediklerimle yetinmelisin *

Özer Bal

30 Ekim 2009 Cuma

...

aklımdaki soru işaretleri kalbimde cirit atınca canım fena yanmış olmalı ki ''gözyaşlarımızı bitti mi sandın?'' dedi sanırım içimde bir yerler...
bu cümle sayfalar ve saatler sürebilir. derin izleri olabilir, üzerinde yaşlar olabilir. ama bunu yazmayacağım.
şimdi bak havai fişekler patlıyor aşağıda... belki üstümüzden bir kuş geçer, belki de gökten üç elma düşer; üçü de benim başıma. biri aklımı geri getirir, biri kalbime iyi gelir, biri de bi işe yaramazsa afiyetle yerim... olamaz mı olabilir...
***
aklı birkaç karış havada bir yazı oldu farkındayım ama ipi elimde ve ayakları yerde. yani fazla uzağa gitmiş olamaz... merak etmeyiniz.

sana dün birazcık tepeden baktım canım istanbul

Fener alayı benimle alay etti. Neden bilmem ama yoktu öyle bir şey! Fakat tam orada olduğum saatlerde havai fişek gösterisi vardı. Bir tripodum olmadığı için pek şahane kareler yakalayamasam da güzel bir deneyim oldu. Fakat yalnız olmadığım için bunu yalnızlık rehberi açısından değerlendiremeyeceğim.