13 Aralık 2009

hayalet kasabadan, limon kokan anlardan...

Etrafta yüzlerce ev var. Hepsi bir düzen içinde ve hemen hemen aynı. Bahçelerde portakal, limon ağaçları... Çocuk parkı var ama çocuk yok. Çöp tenekeleri var ama pek dolmuyor. Küçük bir bakkal ama hep kapalı. Arabalar geçiyor ara sıra, bir de okul servisleri... Etrafta yüzlerce ev var. Fakat çok azında yaşam var.
İnternet yok, radyo yok. Televizyon var ama pek tahammülüm yok. Hava güneşliyken oldukça sıcak ama gittiğinde çok soğuk. Bu pek de alışık olduğum bir iklim değil.
Bahçede oturuyorum güneş çıktıysa. Ufaklık uyuyorsa bir de.. Çayımı alıp kitap okuyorum. Sessizlik... Her şey yerinde gibi görünüyor ama yine de bir şey eksik...
Akşam olunca o yüzlerce evden sadece birkaçının ışığı yanıyor. Pencereden bakmak bile canım istemiyor. Son gece meşhur gök gürültüsü .. Ama ne gürlemek... Şimşek tüm o karanlığı aydınlatıyor. Bizim ufaklık korkudan ağlıyor. Sabah olunca her şey durulup sakinleşiyor. Bahçedeki limon ağacından iki tane koparıyorum. Nasıl güzel kokuyor... Sonra bizim ufaklığı da öpüp koklayıp yola çıkıyorum. Yol dar ve virajlı. Yağmur görüşü engelliyor. Olympos'u yağmur bulutları kaplamış. Gidip fotoğraf çekemediğim için bi selam çakıyorum ve daha sonra gelmek üzere söz veriyorum. Uçağım rötar yapıyor... bekliyorum... bekliyorum... ve sadece birkaç gün ama nihayet İstanbul'a geliyorum. Aman Allahım ne soğuk. Hala üşüyorum...

Son zamanlarda pek çok kişi gibi gözümün içine bakıp 'nasılsın?'' diyen birine şöyle dedim '' aslında böyle boşlukta olduğum zamanlarda kötü hissederim ama şimdi nedense iyi hissediyorum. her şey güzel olacak gibi geliyor.. umaırm bu iyiye işarettir.' 'öyledir öyledir' dedi.
öyledir öyledir diyorum ben de her defasında içimden ve konuyu usulca kapatıyorum.

6 Aralık 2009

zorunlu kaçış gibi bir şey...

yarın sabah, sessiz sakin bir yerlere doğru uçuyorum. güney dilediğim kadar sıcak değilmiş ama olsun. döndüğümde kuş gibi hafifler miyim bilmem ama umarım bol bol yağmurlu fotoğraflarla dönerim...

3 Aralık 2009

her şeyi kelimelere dökmek gereksiz ve imkansız bazen...
bazı şeyleri ne kadar dile getirmeye çalışsan da nafile.
belki sessizlikle... belki...

29 Kasım 2009

hmmmmm..

hiçbir şey yokken. pek çok şey bitmiş gibi görünürken... öyle olsa bile, bunun iyi bişey yaratacağını fısıldıyor içimden bir ses. ona inandığımdan olmalı ki, çok uzun zamandır ilk kez bu kadar yakınım huzur denen nimete... aslında bu durum yazmamı engelliyor. ama yine de bazen bi kıvılcım yetebiliyor ve yazınca her şey yerini buluyor.
adamlar, kahramanlar...
gece yarısı uykuyu kaçırırmış bazen kahraman babalar, üzermiş kızlarını...
ve üzülmek diyince, ikinci adam'a yani aşka uzanırmış rüyalar...

hmmmmm...

bir küçücük aslancık varmış!
kırlarda ko ko koşaaar oynarmış.

28 Kasım 2009

adamlar, kahramanlar I

aynı kahramanı seven iki adam.
hiçbir şey yapmadan bile kahraman
biri kendi gölgesini vuruyor
diğeri henüz yolunu arıyor

bir adam var. en sevdiğim...
sigarasından derin bir nefes çekerken, gecikmiş efkarıyla uzaklara bakıyor. en uzağı kendisi. kalabalık içinde duruyor. mesafeli. günden güne geçmişe dönüyor gibi... bugün duyduğu her sözün, belleğinde bir yerlerde karşılığını buluyor sanki.. ve soyutlanmış sanıyor kendini, uzak tutulmuş sanıyor, yalnız sanıyor...buna inanıyor ve öyle oluyor...
bir nefes daha çekiyor adam sigarasından. hatalarını düşünüyor. hataları yüzünden yıllarca duyduğu öylesine söylenmiş sözleri işitir gibi... şimdi için artık yapabileceği hiçbir şey yokken, sanki suçlu hisseder gibi... suçlu hissettiriliyormuş gibi.. hatta değersiz gibi... olmayacak şeyler gibi yani...

artık sadece diğerlerinin savaşını anlasa bile yetecekken, o savaşta nerede duracağını bilemiyor adam. anlamak istemiyor. anlaşılmak da istemiyor. anlaşılmaz sanıyor. tanımıyorum sanki, sanki hiç bilmiyorum. ilk ve en iyi tanıdığım, anladığım adam bunu bilmiyor. baktığımda içini görebildiğimi bilmiyor. üzülüyor ve üzüyor. varoluşunu anlamsız sanıyor.
ve günden güne kendi yarattığı hassas dünyasına sığınp bir nefes daha çekiyor sigarasından, sonra bir nefes daha... ve geri kalan her şeyi boşveriyor.
bense en çocuk halimle, çeyrek asırlık mazimizle, o boşlukta duruyorum. ve ne yapacağımı bilmiyorum.

23 Kasım 2009

an.

Sıradan denip geçilebilecek bir fotoğraf. Ama nedense takılıp kaldım.

Anna Wolf

20 Kasım 2009

iyiolacakhasta

kendimi tanıyamıyorum aynaya baktıkça... hastalık insanı hem ruhen hem bedenen değiştiriyor. ruhen değiştiğim söylenemez, daha doğrusu ruhumu pek hissedebildiğim söylenemez ama aynada gördüğüm yüze yabancılık çekiyorum adeta. bana ait değil gibi...

midem bulanıyor bazı bazı... ama hastalıktan değil artık. düşündükçe bazen... aynı kuyuya kendi kendimi kaç defa ittiğimi gördükçe bir de... başımın döndüğünü bildikçe orda.. ayaklarım yerden kesildikçe... insan kaç defa yanılır? kaç defa bekler, kaç kez yenilir kendine? daha iyi yenilmek için mi göze alır hep?

içim üşüyor bazı bazı... sıcacık anlar anımsıyorum o zaman.. anı mı dedim. anı geçmişte kalandır değil mi? derece yükseliyor bazen de, o zaman, 'bizden diyorum ikimizden ne kalacak geriye' diye soran şiir dizesi takılıyor aklıma... dönüp duruyor...ardı sıra cevabıyla birlikte... 'birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim' offf diyorum. hayır böyle değil!

***
durup dururken... hiçbir şey hissetmeyip düşünmezken...öylece durup dururken...

18 Kasım 2009

hastayım:(

blogta son yazımı yazdıktan hemen sonra bi hastalandım ki sormayın.. pazartesi bütün gün hastanelerdeydim. iğneler, serumlar filan... savaş zamanı salgın hastalık varmış gibi her yer... pek ürkütücü. yeni yeni kendime gelmeye başladım. bugün de bütün gün yatıp uyudum. zaten istesem de başka bir şey yapamıyorum. şu iki satır şeyi yazmak, bişiler yemeğe çalışmak bile nasıl yoruyor anlatamam. dinlenmem gerek devamlı.. şimdi uykum kaçtı. annem karışık bitki çayı yapıyor onu içicem. dizimi bile izleyemedim. sayısal kuponunu buldu mu acaba cevo? bulsa film biter ama dimi:p

15 Kasım 2009

...

ayağının altında oynar zemin
gök çatlar bozulur namaz
sen sen ol
sıkı tut yüreğini
hiç belli olmaz
vaziyet umutsuz mudur
sabrımız umudumuz mudur

attila ilhan

14 Kasım 2009

belki gerekli belki gereksiz bir not:

şimdi bir önceki yazıyı tekrar okuyunca, bazı cümlelerin yanlış anlaşılabileceğini fark ettim. malum hassas mevzular.. fakat altını çizmem gerekir ki; her kelimesi saygı ve sevgiden gelmektedir. belirtmek istedim:)

ledorita is 'sudan çıkmış bir balık'!

sudan çıktığını personel giriş kartını teslim ederken anladı en çok. ama henüz o şaşkınlığı boşluğu yok üstünde. birkaç gün sonra olur...

bugün, gizli yerlere gizli notlar bırakmak istedi giderken. ama bunu fazla romantik buldu.
kendisinden anı kalsın diye bir şey isteyen abiye çok sevdiği taksim-tramvaylı magnet'ini verdi.
biri onu iyi niyetiyle şaşırttı. hem de hiç tahmin etmediği biri.
sonra başka biri;
'hadi ne söyliceksen söyle dinliyorum' dedi
'bişey söylemiycem, ben gidiyorum ya.. onun için...'
'nereye gidiyormuşsun yok öyle bişey'
'nasıl yok?'
'soralım bakalım'
'bi yanlışlık yok ki, bugün son'
'iyi tamam hadi yolun açık olsun kendine iyi bak, üzülme.' dedi ve gitti...
bazen.. bazı durumlarda inanmak istemediği şeyleri yok saymak ister ya insan. kabullenmek istemez. bu diyalogun sebebi de buydu. çünkü bir konuşsa, kalan da giden kadar üzülüp ağlardı. ama herkes sağlam kaldı:)
bir de ona çok güzel şeyler söyledi. çok mutlu oldu:) sonra pek çok kişi pek çok güzel şey söyledi.
ve sonra başka biri.. hmmmm.. yok. bu bana kalsın.. :)
şimdi bu su kaçkını ledorita, sabah erkenden uyanıp kursa gidecek... uzun zaman sadece bunu yapacak.
ama içinden hep şunu tekrarlayarak; ' her şey çok güzel olacak!'

Not: bu durumda konseptimiz değişti arkadaşlar. yakında işsizler için istanbul gezi rehberini yazmaya başlıyorum bilginiz olsun:p:)

12 Kasım 2009

bu arada

bir gün tüm bu yazdığım saçmalıklar ? derlenip toparlanıp anlamlı bir bütün oluşturacaklar. diye ümit ederek yazıyorum. uyku tutmayıp bir sürü taslak yazınca bi parantez açayım dedim.

-2

-- okuyucuya bişey anlatmayan mevzular-

kendini kötü hissetmenin daha olağan olduğu bir dönemde, etrafındakiler sorduğunda 'iyiyim' diyip gerçekten de iyi olmak, insanın kendisini bile şaşırtan bir durummuş. normal şartlarda bile daha az inanarak 'iyiyim' derken, içinde bulunulan şartlar karşısında gerçekten iyi hissetmek oldukça garip. garipti. çünkü öyle sanıyordum. ta ki bünyem tepkiler vermeye başlayana dek...
önceki gün rüyamda korkmamın da etkisiyle, dudağımda çıkan uçuk, bir şeyin daha benim aleyhimde olduğunu pek güzel nlattı. ardından hafif şiddette 'ben de varım ben de varıım' diye kendini hatırlatan yüzümdeki egzama... ki illet olduğum hastalığın nasıl zamanlarda beni ziyaret ettiğini gayet iyi biliyorum. tek yanıldığım şey, kendimi o tür bir zamanda zannetmemekmiş. ama insan farkında olmadan, hiç mi hiç ihtimal vermeden de kendini kandırabiliyormuş meğer...
sen daha sayıp dur 'iş dediğin bulunur, o dediğin de biter' diye. hı hı.. tabi canım tabi...

*
ilgisi yoktu ama olmuş olsun;
- kaça kadar sayıyorduk? :) -

11 Kasım 2009

kıskançlık

sanırım dünya üzerindeki en güçlü duygulardan biri.
insana pek çok kıskançlık sebebi öncesi ve sonrası (felaket) senaryoları yazdırabilir. aklımda senaryolar uçuşuyor. kreatifliğimi hep yanlış yerlerde harcadım zaten:p

bu yazı olabildiğince bold ve yüksek seslidir. yazar burnundan soluyarak yazmıştır.

8 Kasım 2009

i just don't know what to do with myself*

yapmamam gereken şeyleri yapıp yapmam gereken şeyleri yapmamak konusunda pek bir başarılıyım şu günlerde. bugün, kursa gitmek üzere evden çıkıp ikinci derse de yetişemeyeceğimi anlayınca, yalnız kalmak istediğimde gittiğim sahilde yürürken buldum kendimi. ama aklımdaki
'wh question'ları, dersteki 'wh question'lara tercih etmekle çok da yanlış bir şey yapmamışım, zira pek keyifliydi. sonra biriyle buluştum ve bana ' anlamsız bir rahatlık var sende. ama bence aldanma, geçici bişey gibi' dedi. hmmm dedim ben de içimden, 'evet tam olarak bu.'

sanırım hayatımın ilk ve belki de son pazartesi sendromunu yaşamaya başladım şu an. çünkü beş gün sonra pazartesi sendromu ve cumartesi öğleden sonrası keyfi yaşayacağım bir işim olmayacağı gerçeğini daha bir kabullendim sanki. ama işte, buna rağmen anlamsız bir rahatlık var üzerimde... yapılacak bi sürü iş, düşünülecek pek çok şey, vedalaşılacak onlarca ayrıntı var oysa ki.. ve sadece beş günüm...

6 Kasım 2009

hey gidinin susam sokağı!

Pek sevgili Google, Susam Sokağı'nın 40. yılını kutluyor bugün. Bir 80'ler sonu çocuğu olarak susam sokağı'nı ayıla bayıla izleyenlerdenim elbette. Gerçi sevmediğim tipler de vardı. Kurabiye canavarından hem korkar hem de severdim. Biraz büyüyünce o kurabiyeleri nasıl yemeyip de dışarı dışarı fırlattığını anlayınca büyük hayal kırıklığı yaşamıştım ama şimdi bunları hatırlamaya gerek yok:) Tabii ki edi-büdü en sevdiklerimdi. Bazen edi gibi hissederim kendimi.. böyle bi zevzek, geveze oluyorum. Bazen de büdü gibi. Yani eğer 'büdü gibi oldum' dersem, bu demektir ki kaşlarım birleşme noktasına gelmiş:)
ve 'tırtıllar asla asla kahverengi bot giymez.' Bunu hatırlamıyorum ama yıllarca kabusum oldu. Yıllar boyu kahverengi bot giymekten nefret ettim, her giydiğimde bu cümleyi söyleyip hınzırca gülen ablam yüzünden.

Sanırım günboyu bir google sayfasını boş bekletip canım sıkıldıkça, hüzünlü hüzünlü gülümsemek için edi-büdü'lü logoya bakacağım. Zaten bugün öyle bir hava hakim buralarda...

Fonda da benim hatırladığım haliyle şu şarkı;

"yağmurlu güneşli bir hava
şaşırdım yolumu karanlıktaaaaaaaaa


bir de şunları dinleyin derim:
Edi'den geliyor; büdü yokken ve Büdü'nün mutsuzluğu

4 Kasım 2009

şimdi

sessizlik vakti.
canım yandığında susabilmeyi öğrenmem gerek.
susmam gerek...

susmam gerek...

2 Kasım 2009

...

''i was hoping''

telepati

bir haksızlık var
ne söylesem bir şey eksik
yenileri de yok kelimelerin
söylemediklerimle yetinmelisin *

Özer Bal

30 Ekim 2009

...

aklımdaki soru işaretleri kalbimde cirit atınca canım fena yanmış olmalı ki ''gözyaşlarımızı bitti mi sandın?'' dedi sanırım içimde bir yerler...
bu cümle sayfalar ve saatler sürebilir. derin izleri olabilir, üzerinde yaşlar olabilir. ama bunu yazmayacağım.
şimdi bak havai fişekler patlıyor aşağıda... belki üstümüzden bir kuş geçer, belki de gökten üç elma düşer; üçü de benim başıma. biri aklımı geri getirir, biri kalbime iyi gelir, biri de bi işe yaramazsa afiyetle yerim... olamaz mı olabilir...
***
aklı birkaç karış havada bir yazı oldu farkındayım ama ipi elimde ve ayakları yerde. yani fazla uzağa gitmiş olamaz... merak etmeyiniz.

sana dün birazcık tepeden baktım canım istanbul

Fener alayı benimle alay etti. Neden bilmem ama yoktu öyle bir şey! Fakat tam orada olduğum saatlerde havai fişek gösterisi vardı. Bir tripodum olmadığı için pek şahane kareler yakalayamasam da güzel bir deneyim oldu. Fakat yalnız olmadığım için bunu yalnızlık rehberi açısından değerlendiremeyeceğim.

26 Ekim 2009

...

***
''Nefesimi tutmuş gibiyim
Kaça kadar sayıyoruz?''
***

23 Ekim 2009

kara mizahtır... ironi de olabilir, olmayabilir de...

''insan hayatta bir kişiye ihtiyaç duyar. o varsa gerisi önemli değil, o yoksa gerisi hiç önemli değil.''
dedi bir okuyucu-arkadaşım bugün. ben de bu söze bayıldım. acıtan bir cümle, acı bir gerçek. her ikimiz için de ''o yoksa'' durumu geçerli olduğundan, bunu kabullenip unutuyoruz! ve bu yüzden geri kalan 'hiç önemli olmayan' şeylere gerçekten hiç önemli değilmiş gibi davranmak amacıyla biraz aptallaşmaya ve yüzeyselleşmeye karar verdik. biz artık maria değiliz, raif efendi hiç değiliz. bu durumda tecahül-i arif olabiliriz. yani anlayacağınız üç maymunu oynuyoruz bundan böyle.

editli notlar...
* maria ve raif efendi için yine yeniden bkz: kürk mantolu madonna.
* ama yine de bu üç maymunluk ne kadar sürer bilemem. en fazla üç vakte kadar çöker bu sistem bence! :)

22 Ekim 2009

heavy metal aşkına...

müzik çok çok ilginç bir olgu gerçekten.. çok az türde müzik dinleyenleri anlayamıyorum günden güne, büyüdükçe... nasıl tek çeşit gıda ile beslenemiyorsam, tek veya bir kaç çeşit müzikle de ruhum beslenmez. hepsi başka bir yanımı doyuruyor çünkü. ama hiç yemediğim yemekler gibi hiç dinleyemediklerim de var tabii...
uzun zaman sonra metalik şeyler dinleyince fark ettim şimdi. bir yerlerde unuttuğum kapılar açıldı. üstelik hiç de karanlık değil. oh be! :)

16 Ekim 2009

durgun sular

Hafif bulutlu içim. Ama bu defa sebebi her zamanki şeylerin önüne geçti gibi. Sabaha karşı, hemen hemen boş olan hastanenin soğuk ve karanlık koridorlarında dolaşmak ve beklemek iyi gelmedi... Böyle anlarda zaman duruyor. Başka bir boyuta geçiyor insan, başka bir zaman akıyor kendi içinde.
Sonra tahliller, röntgenler filan ne stresli, ne can sıkıcı şeyler, sebepleri ve sonuçları ciddi olmadığı hallerde bile.

ki bunlar ne ki? hiç...

...

Selçuk Erdem'in aşçılık okulu. Bana okul yıllarımı hatırlattı.:)

13 Ekim 2009

acı

''acı geçiyor
acı geçiyor
acı elbette geçiyor
acı çekmiş olmak geçmiyor.''

* Kemal Varol

zamanlardan ve olaylardan bağımsız bir 'alıntı'..

11 Ekim 2009

kaynak göster bence

''Aksi belirtilmedikçe tüm yazılanlar ledorita'ya aittir. Kendi kendine zırvalıyor buralarda. Ben olsam bu saçmalıkları izinsiz alıp kullanmazdım.''

9 Ekim 2009

anna karina

*please full view

Kadın eşittir Monica Bellucci'dir onu biliyoruz. Ama bu kadın Anna Karina, yıllar yıllar evvel masumiyetin, güzelliğin ve karizmanın adını koymuş sanki. Şimdi bu kadar mükemmel görünmeyebilir ama böyle bir fotoğraf arşivi var, daha ne olsun! Hem gördüğünüz gibi son derece güzel fotoğraflanmak da ayrı bir şans olsa gerek.

Hmm kıskançlık kokusu mu aldınız? Yok canım...

7 Ekim 2009

...

''yüzüğümün içindeki zehir;
iki cümle, dili zifir.''

ledorita

altyazılar - son -

(seriyi hatırlamak için önce buraya göz atabilirsiniz.)

***
ve öptüm, öptüm, öptüm seni... her defasında sonmuş gibi... her defasında, bir daha olmazsa diye doya doya... 'bir an' varsa bize ait olan, onu sonuna kadar yaşamalıyım diye.
baktım baktım baktım... yüzünün en ince detaylarını kazıdım zihnime...
bir gün artık görmezsem, solmasın hafızamda diye.
dinledim hep ve düşündüm düşündüm...
seni övgüyle anlatanlara kulak kesildim. gözlerim doldu.
biraz daha sevdim sevdim sevdim seni
ama hep yenildim ve gittim.

***
ledorita-Ağustos 2009, 'Kuzey'den..'



6 Ekim 2009

hmmmm

“kaderin size bahşettiği şeylere belli bir mesafede durun ki istediği zaman onları rahatça geri alsın hayat, sizden koparmasın.” *

seneca

5 Ekim 2009

duygusal çemkirmece

''nasıl oluyor da, karşısındakini bu kadar iyi anlayan bir insan, onu bu kadar kırabiliyor?''
gerçekten anlaşıldığı için, anladığını bildiği için 'kırılma eşiği' düşüyor olabilir mi insanın? yakınlarda bahsettiğim kitapta dediği gibi ''o bile böyle yaptıktan sonra...'' ''o bile..'
'Allahım, çok ilkel düşünüyorum ama özümüz de bu değil mi zaten, neyse diyorum ki, neslimizi sürdürmekse eğer asıl amaç, aşk meşk mevzuları şart mıydı yani? biz asıl amacımızı unutup kırmızı kalpler filan çiziyoruz, binbir türlü şey icat ediyoruz? şiir yazıyoruz mesela, şarkılar gırla... blog filan bulduk, sayfalarca saçmalıyoruz? bir cümleyle dağılıp, bir öpücükle toparlanıyoruz. ya da tam tersi... özlüyoruz bir de en kötüsü...
bu mudur yani olay?

peki uzayda aşk var mı? yoksa bi füze tasarlatıcam.

yabani ve şaşkın ördeğin öylesine notları...

* 'Beklemek' üzerine konuşunca şöyle bir sahne geldi gözümün önüne, sanki kuliste rolü gelsin diye bekleyen oyuncularz. Hepimizin sırası gelecek ve sahneye çıkacak. Oyununu oynayacak... Asıl olan o sahne çünkü.
ve ama John Lennon'ın meşhur sözünü hatırladım sonra. ne kadar haklı...

* Geçen hafta, kurs kaydı için gittiğim üniversitede şaşkın ördek gibi üç beş insanın arasında gideceğim binayı ararken, şurası olabilir mi ki acaba diye yaklaştığım dev gibi binanıın kapısında küçücük 'erkek yurdu' tabelasını son anda görünce rotamı hızla değiştirdim. Neyse ki kimseye belli etmeyecek kadar da soğukkanlı davrandım ve küçük çaplı bi utanç halinden kurtuldum. Yazıyı görmeseydim ve içeri girmeye kalkışsaydım yüzümün alacağı kırmızı tonları düşünemiyorum bile:)

* Bu haftasonu da, işte o kursun başlaması nedeniyle bulunduğum, çoğunluğu üniversite öğrencilerinin oluşturduğu okul ortamı bana her nedense öğrencilik yıllarımı filan hatırlatmadı. Bambaşka bir yer ve bambaşka bir şeyi çünkü bu. Tam anlamıyla 'bir garip' hissettim. Sanki uzaydan düşmüş gibi ya da yıllarca bir yerde kapalı kalmış da dünyaya yabancılaşmış gibi. Kış uykusundaymışım da uyanır uyanmaz kalkıp gözlerim şiş bi halde okula gitmişim gibi... Herkes de bunu biliyormuş gibi... öyle gibi böyle gibi... kısaca; pek bir değişmiş ve büyümüş buldum kendimi. Hiç olmadığım kadar 'kendime has' olmuşum. (elbetteki çok subjektif.)

Başkalarına gelince; herkes pek bir heyecanlı. Herkesin eğitim ve kariyer telaşları var. Planları var büyük büyük. Kendine güvenler en tepelerde. Herkes en iyi ve en çok bilen. Bu noktada ben nerdeyim bilmiyorum. O kış uykusundan uyanmış, gözleri mahmur halimle '' ee nerde kalmıştık?'' der gibiyim. Heyecanlarımı, telaşlarımı ve planlarımı hafızamda ve daha derinlerde arar gibiyim, bulmak üzere gibiyim.

* ve ikiye bölünüyorum her zamanki gibi.. aklım karmakarışık ama yine de dupduruyum hala...
---
''hadi ordan, yabani ve şaşkın ördek olur mu ?'' demeyin.. olur... :)

3 Ekim 2009

zincirleme gülümseme tamlaması

''otobüsteydim. yolda yürürken kendi kendine gülümseyen birini gördüm. dudağının kenarındaki gülümsemeyi nasıl saklayacağını bilemiyordu. kendime bakar gibi oldum. böyle göründüğüm anlarımı anımsayıp gülümsedim. yanımdan başka bir otobüs geçti. biri bana baktı. otobüste kendi kendine gülümseyen biri oldum.''

2 Ekim 2009

dupduru


''bulanık sularım berraklaşıyor.

tortularım dibimde.''

30 Eylül 2009

son eylül akşamında...

beynim yorgun. herhangi bir mesaj alamayacak kadar yorgun. ama enerjim halen tükenmedi nedense... bu durumda da yapılacak en iyi şey yatağa uzanıp müzik dinlerken hayal kurmak ve sakin sakin düşünmek sanırım. yani uzun zamandır yapmadığım şey... gün boyu telefon trafiğinden serseme dönmüş zihnim dingin sularda şu anda.. sesim de çatallanıp kısılmanın eşiğinden dönmekte... bu yazıyı da bitirip müzik ve hayallerimle başbaşa kalacağım şimdi... hmmm pek huzurlu...

bu pek sevdiğim şarkı da kendime armağan olsun;
yorgunsun
akan sudan daha çok yorgunsun
yalnızsın
bir damla kadar göl içinde yalnızsın

...

İş hayatı ne kadar erkeksi öyle değil mi?
Bugün birisi bana ''sinirlenme el kol yapma şimdi'' dediğinde bir kez daha anladım bunu. Ben ki bi nevi İspanyol esintileriyle ellerimi kullanarak konuşan bi insanım. Bu konuda üniversitede gördüğüm 'beden dili' dersinden nasibimi almamışım demek ki.. Ama seviyorum elimde değil:)
(Bak burada kelime oyunu yaptım, yakaladın mı okuyucu?: ) ) Ama demek ki yanlış anlaşılmalara sebep olabiliyormuş...
Her neyse.. Demem o ki etrafınızda sert kelimelerle konuşan insanlar varsa, siz de o derece sert bir duvar örüyorsunuz. Duvar derken alışkanlık duvarı, ama tabii başkalarına karşı. Ve gitgide, tahminen en uç noktaları gördükçe, kırılma, alınma, şaşırma eşiğiniz yükseliyor. Ehh bu da iyi bir şey olsa gerek.

27 Eylül 2009

ayrıntı

- şuraya gittim, buraya gittim, şunu yaptım, bunu yaptım.
- kimle?
- yalnız. artık hep böyle...
- niye x yok mu, onunla niye gitmiyorsun?
- yok... denecek kadar az.

birinin 'hayatımdaki' yeri için 'yok denecek kadar az' sıfatını kullanmak ne acı. artık hergün yeni bişeyde anladığım gibi bir kez daha anladım bunu.

25 Eylül 2009

aşk böceği misiinnn?

- hadi kapat
- hayır önce sen kapat.
- hayııır seenn.
behlül-bihter ikilisi bile bu moda girdi ya artık kendimden utanıyorum. ömrü hayatımda yapmadım bunu. hiç öyle romantik bi aşık olamadım. pek çok erkek gibi ben de incelikten uzak geldim öyle de gideceğim. yani en az 'hiç ince değilsin' dediğim adamlar kadarım ben de... hayıırr sen kapat demek yerine tribe bağlıyorum ben sanırım. ordan kaybediyorum işte! halbuki şirinlik yapsan krema kıvamında kapanacak o telefon ya da her ne iletişim aracıysa...
eski biri mesela tam öyle biriydi ki bu yüzden eskidi. öyle bi 'aşkııaammmm' derdi ki gülmek ister ama gülemezdim. erkek kısmının daha aşk böceği olması trajikomik bir durum zira..
her neyse...
bu kısmen, 'zamansız' bir yapım olmasından kaynaklanıyor. çünkü mesela 15 yaşındayken bu tiplere 'ahahah bebelere bak' 'ıyyy mıç mıç bu ne ya' şeklinde küçümser dururdum. halbuki senin de onlardan bi farkın yok ki şaşkın. olmamalı yani. niye oluyor ki?
ama aslında her şey genel zevklere uymak zorunda da değil. ben o anı romantik buluyorsam, sevgimi, nazımı, kaprisimi, sevgililiğimi yansıttığımı ve anlaşıldığını hissediyorsam bitmiştir.
hiç akla gelmedik mekanlar, sözler, müzikler vs. vs olabilir...
mumlar, loş ışıklar, kırmızı kalpler ve kırmızı güller, 'aşkııamm' lar olmadan da aşk böceği olunabilir... birbirinizi hırpalamayın boşuna.

adresi belli not: yazıdan da anlaşılacağı gibi o kara kara bulutlar gitti gibi ama ''noldu sana?'' dendiğine göre yüzümde gölgesi kalmış. ama onlar da geçer, eminim...

waltz

before sunset'ten...

24 Eylül 2009

saklanmadan önce... maskesiz , filtresiz, korkusuz...

''kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
''
üşüyorum günlerdir... evde bile ellerim buz tutuyor, burnumın ucu üşüyor. bu mevsimde üşümeyi seviyorum. üşüyüp sonra ısınmayı... sıcak çayla içimi ısıtmayı, bluzümün kollarını ellerime çekmeyi, battaniyenin altına sığınmayı, o huzurlu heyecanı ve daha pek çok şeyi...
bu yazı sevdim.
ama sonbaharından, kışından korkuyorum. kendimi oyalayacak uğraşlar planlıyorum. ne kadar az vaktim olursa o kadar iyi olurum diyorum. mümkün olmayacağını bile bile kendimden uzak olmak istiyorum... 'hmmm sonbaharın nesini seviyorum, nesini sevmiyorum' diye durup düşünecek veya hissetmek isteyecek durumda olmak istemiyorum. zira umrumda değil! böyle bir yazıya oturmak istemiyorum. en çok da özlemek istemiyorum, üstelik böylesini... istemek istemiyorum hiçbir şeyi, duymak istemiyorum aklımdan geçenleri, dinlemek istemiyorum kalbimi ve görmek istemiyorum, şahit olmak istemiyorum hiçbir şeye.

yani bir ölüden değil ama bir makineden farksız olmak istiyorum.

uyumak istiyorum. uyandığımda hiçbir şey değişmemiş olacak belki ama ruhum duymadan zaman geçmiş olacak...

şu kadar zaman geçti diyoruz ya hani, bir o kadar daha geçecek ve sonra her şey bitecek...

22 Eylül 2009

nerde benim çatapatım!?!

Bayram tatili planlarım rotasını değiştirip geriye, yani evime yönelince ilk gün için, yapılacak en iyi şey evden çıkmamaktı. Böyle olunca da evde aile büyükleri bayram boyunca olmayacağı için herhangi bir sorumluluk da taşıdığımı düşünmedim ve mahallemizin çocukları hiç kusura bakmasın ama ben zaten aradığım 'evde tembellik' moduna girmişken, kapıyı açıp 'iyi bayramlaaaar ' sesleri arasında şeker çikolata ikram edemezdim. Etmedim. ( cıık cık cık ) Halbuki hazırlamıştım aslında, ama kapıyı çalan çocuklarla bile bayramlaşamayacak kadar asosyalim! ve aramam gereken kişileri aramayacak kadar da 'hayırsızım' şu sıra...

Ama o veletlere diyeceğim şu; bak yavru, nostaljik bi tonla konuşacağım ama; kız ol erkek ol, bayramlarda çatapatın yoksa, kızkaçıranın yoksa, 'para mı verecekler, şeker mi?' derdin yoksa, kırmızı rugan ayakkabıların yoksa ve kardeşinle, kuzeninle veya arkadaşınla gibip 'gazoz' alıp sallayıp sallayıp patlatmıyorsan... üzgünüm ama bayramın tadını bilmiyorsun... şimdi sizin o 'çocuk dünyası' nasıl bilmiyorum ama bu kadar küçük şeylerden mutlu olacak kadar' naif değil sanırım. Ben şimdi, kankama kurban bayramında 'msn'den o koyun zannettiğim ikonu yolluyorum mesela. Bu bayramda da şeker ikonu. Allahım nasıl bir geyik, nasıl eğleniyoruz anlatamam. Sizin için bu tarz şeyler, gerçek bir eğlence değildir umarım.

Her neyse...

Bir de şu var; nerde olduğu sorup durulan eski bayramlar benim için; keşke böyle olmasa dediğim aile, eş dost, arkadaş ilişkilerimde, umutsuzluğumda, mesai saatlerimde, yapmak isteyip de yapamadığım şeylerde... kendimle mücadelemde, başkalarının mücadelesinde.. ve saymayacağım bir çok ayrıntıda...
ve hal böyleyken ilk sabah babamın bayram namazından gelmesi ( aslında sadece bu konuya değinmek istiyordum ama vazgeçtim. benim için çok hassas bir kavram olmuş...) ve sonrasında gelen misafirleri, evin hanım kızı gülümsemesiyle babamla birlikte ağırladıktan ve en yakınlarımla bayramlaştıktan, babanemi, dedemi kabrinde ziyaret ettikten sonra, bi istisna olarak bu bayram yalnız ve asosyal kalan ben; film, alışveriş, uyku, yemek ekseninde zaman geçirdim durdum. Birazdan da bu dörtlünün alışveriş ayağıyla devam edeceğim...

Umarım başkalarının bayramı halen çatapat heyacanında anlamını korumaya devam ediyordur.

19 Eylül 2009

invisible kid

yeni açtığı blogunu bulmam için satır aralarında şifreler vererek, son günlerde pek bi zehir gibi çalışan kafama bi sürelik error verdiren, öyle zannediyorum ki 'blogger filan deme, bana ters!' diyecek olan ama taze blogger, abilerin abisi, artık sormadan da, sence öyle midir, böyle midir? demeden de yazdıklarından bişeyler öğrenebileceğim ve iddia ettiğine göre görünmez adam f'ye hoşgeldin armağanımdır...

Invisible kid
Got a place of his own
Where he'll never be known
Inward he's grown

heytt be metallica kimin için yazmış! :p:))

14 Eylül 2009

kürk mantolu madonna II

Gözlerim doluyor, taşıyor hatta... İki gündür yol boyunca okudum, okudum...
Bu kitabın bana neler yapabileceğini henüz adım adım yaklaşırken, tuhaf bir şekilde karşıma çıkarken sezmiştim. Buna rağmen sanırım bana söylediği pek çok şeyi daha önceden farkına varmamış ve düşünmemiş olsam, daha fazla sarsılırdım. Şimdiyse bildiğim şeylerden emin oldum ve görmediğim kapıların ardını gördüm. Dahası olamaz sandığım derinliklere indim ve en somut haliyle, geçen yıl yazdığım bir yazıda sözünü ettiğim bir şeyin hayat bulmuş halini gördüm:
Maria’dan sonraki ‘onsuz’ hayatın hiçbir anlamı olmaması…
***
Raif Bey bir gün soruyor; "Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar mesut çok mesut edebiliyor?" diye.
Ben de düşünüyorum; ''nasıl oluyor da, bir insan başka bir insanın düşünüp hissettiklerini, bu denli aynı ruhla, sanki aynı kelimelerle ve aynı tondaki renklerle, aynı nefesle yazabiliyor, resmedebiliyor?''

Aklım bunu almıyor. Ama garip bir doğallıkla kabulleniyor.

Uzun zamandır, kendimden bile sakınarak, 'o kadar olmamak' için direndiğim halde, dayanamayıp anlatmaya çalıştığım hemen hemen her şeyi Raif Bey'in satırlarında bulmak, yazmadığım, söylediğim, içime sakladığım o hisleri, milyonlarca aşık varsa milyonlarca aşk tanımı olduğu halde, yıllar evvel yazılmış satırlarda bulmak, sanırım muzicevi bir rastlantıdır. Ve eminim ki bugüne dek olmadığı gibi başka hiçbir hikaye daha doğrusu karakterle bu kadar benzer olamam.
***
Çok çok daha fazla yazabilirim. Tüylerimi ürperten, gözlerimi dolduran ayrıntıları anlatabilirim. Hatta yazılmamış ama var olduğunu hissettiğim şeyleri anlatabilirim. Ama ne kadar anlatmaya çalışırsam çalışayım bu tarif etmeye çalıştığım şeyi, beni neden bu kadar etkilediğini anlamak için, önce ‘onları’ sonra da ‘bizi’ tanıyıp anlamış olmak gerek sanırım. Buna da lüzum olmadığına göre ve anlattığım hiçbir şeyin bir anlamı olmadığına göre, hikayeye daha fazla kendimi bulaştırmadan konuya anlamak istemediğim tek cümlesiyle noktayı koyuyorum.

" 'demek beni kıskanmıyorsunuz ha?' 'Beni sahiden bu kadar çok mu seviyorsun?' ''

ilk yazı için...

11 Eylül 2009

this is the life

içim kıpır kıpır değil ama öyle olduğu zaman bu şarkıya denk gelirsem daha da bi kıpır kıpır oluyorum. sen ne güzel bi şarkısın, this is the life.

10 Eylül 2009

9 Eylül 2009

ilham yağmurları

''Dışarıda yağan yağmur sizde ne gibi duygular uyandırıyor'' diye başlardı pencereden bakarken, buğulu sesiyle lisedeki edebiyat hocam. Nasıl olurdu bilmem ama her komposizyon sınavında yağmur yağar, biz bu cümleyi duyardık ve ''dışarıda yağan yağmur'' toprak kokulu, ıslak, soğuk, karanlık ve hüzünlü satırlara dönüşürdü her defasında. Başka türlüsü mümkün mü ki zaten?
İlk ders olursa bir de. Ellerim ıslak, saçlarımda su damlacıkları ve kıpkırmızı olmuş burnumla, yani kendimde en tiksindiğim halimle ben... Altına imzamı atmadan, tamam daha doğrusu sol üste adımı yazmadan da tanınabilecek satırlar yazmaya çalışırdım pek de farkında olmadan. Belirlenmiş bir konuda yazmaktan hiç hoşlanmadığım halde bu biraz daha özgür gelirdi.
O zamanlar saf duygu ve düşünce harmanlı stilime, bildiğim hiçbir şeyi yansıtmamanın doğru bir şey olduğunu sanırdım nedense...
Ta ki hocam 'ismin olmasa da anlarım sen olduğunu ama bilgilerinle besleyebilsen bir de'' gibi bir şey söyleyene dek...

Zamanla ne demek olduğunu anladığım bu cümleye o gün sevindiğim kadar üzülmüştüm de...

Fakat şimdi, o günlere ve sonrasına inat, yağmur artık ilham vermiyor bana. Evde de, ofiste de odamdan baktığımda dibimde ağaçlar görüyorum. Perdelerimi biraz daha açıyorum. Aralık olan camımdan içeri yağmurun sesi, kokusu, serinliği giriyor. Biraz üşürsem üzerimdekinin kollarını çekiştiriyorum ve mümkünse çayımdan bir yudum alıyorum. Bu an yetiyor. Her şeye hazırım gibi geliyor o an. Tamam diyorum, üzülelim, mutlu olalım, ağlayalım gülelim... Hazırım...
(Tabii bunları yağmur birilerinin felaketine neden olmadığı zamanlarda hissedebiliyorum.
)
Ve o an gerçekten orada oluyorum. Çünkü hayalini kurmak istediğim hiçbir şey yok. Daha doğrusu yokmuş gibi yapmaktan yanayım. Yaşanmış ve tasvir edeceğim her şey de anlatınca benden çıkıp, başkalarının zihninde birer hayale dönüşüp bana yabancılaşacağı için kendime saklıyorum.

Oysa ki ne zaman ince ince yılın ilk karı yağsa, İstanbul'un bir ucunda, bir okulun arka sokağında küçücük bir öpücükle karışmış kar tanesiyle eriyen, saf bir aşığım ben.
ve ne zaman yağmur yağsa pek çok şeyim. Ama en çok, ince ince bir yağmurum, kalabalığın arasında tutmaya çalıştığı bir elim... Islak saçlarımı, kızarmış burnumu belki de ilk kez severken, sırılsıklam aşığım...

Şimdi ise tüm bunları geride bırakmış halimle, dingin, üzgün ama umutlu ya da hani böyle vardır ya neşeli gibi ama hüzünlü gibi bir şarkı misali halimle pencerenin önündeyim. Hiçbir şey yazmıyor, düşünmüyor sadece yaşıyorum. Çünkü bildiğim ve emin olduğum tek şey bana yetiyor...

edit: bu yağmurlara olması bu yazı. zamansız olsun.

7 Eylül 2009

zoom in zoom out

''Ama öyle olmuyor ki. Bir şeye canını sıkıyorsun, sonra bilmemkaç yıllık hayatını düşünüyorsun ve bundan sonra olabilecek kimbilir kaç yıllık hayatını... Baktığında o sorun ettiğin şey küçücük kalıyor. 'aman ya buna mı üzülücem' diyorsun. Geçmişe bakıyorsun, sonra bugününe şükredip, her şeyi geleceğe teslim ediyorsun. Böyle düşününce tamam. Ama şimdiki zaman var! Geçmişte ya da gelecekte değilsin ki, şimdiki zamandasın Canını sıkan şeyleri yokmuş gibi yapıp ya da hafife alıp nasıl olsa her şey olacağına varır rahatlığını koruyamıyorsun her zaman.''

dedi mutfak masasında dün akşam.

Evet, sanırım yakınlaşıp uzaklaşmakta bütün mesele.


4 Eylül 2009

Aynaya bakıyor gibi.


edit: çektim. aynısı olmadı ama olsun!:)
edit 2: yoğun istek üzerine...

ledorita bazen, yalnız başına fotoğraf çekerken aynen böyle oluyor:)
Etrafta 'odaklanan' var mı diye düşünüp gerilmekten konuya odaklanamıyor. Halbuki niye tırsıyorsun, baksana sen işine! Alışacak diye umuyorum:)

Not: Çizimin kime ait olduğunu bilmiyorum. Linki kaybettim:(

kürk mantolu madonna


"Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu..biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.''

Bazı şeyler garip bir şekilde beni kendine doğru çekiyor, sağda solda, en tuhaf anlarımda karşıma çıkarak.
Bir gün bulunduğunuz yerde nefes alamayacak duruma gelirsiniz ve bir bahane ile, izin alıp 'kaçmaya' çalışırsınız. Ama izni verecek olan ve sizi bir bakışta çözen, yani gözlerinize çok hafif ama çok hafif bir bulut dahi düşse anlayacak, görecek kadar açık gözlere sahip biri ise, o izni almak kolay olmaz. saatler sürer anlatması. Gözlerinizdeki o bulut gitmeden, kalbinizin sıkışıklığı hafiflemeden bırakmaz. Sonra hadi şimdi git der... artık gitmeseniz de olur aslında. Ama gidersiniz yine de, fakat daha bir güçlü adımlarla... Sonra bir yerde oturursunuz. tuhaf bir özgürlük duygusu sarar heryerinizi. O günlerde sürekli bir şekilde yine karşınıza çıkan, zaten hep merak ettiğiniz ama nedense okumaya çalışmadığınız bir roman çıkar yine karşınıza. Bir an, yan masaya takılır gözleriniz ve eskimeye yüz tutmuş haliyle bir kadının ellerindedir: Kürk Mantolu Madonna.

Bir an önce kalkıp kitapçıya girip alınır, fakat sonrasında nasıl ruh hallerine düşüldüyse artık, bir kenara atılır, unutulur. Neredeyse bir yıl sonra hatırlanır. ve okudukça yavaş yavaş anlaşılır ki, aslında hiçbir şey tesadüf değil.
Şimdi her defasında korka korka çeviriyorum sayfaları.

"Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş."

***
* resim: klimt
benim de gözümde canlanan buydu.

2 Eylül 2009

yazmak ya da yazmamak işte bütün mesele bu!

saçma geliyor şu sıra.. neden bilmem. bir zamanlar kendime ve bloga verdiğim 'hisli mevzularda yazmayacağım' sözünü tutamamak da cabası.

kayıtsızlığın kaydı

* kayıtsızlaşıyorum son günlerde. cahilliğe vuruyorum. mesela şöyle oluyor;
-'' bak şimdi buna üzüldüm.''
-''üzülmek derken???''

**
gerçeklerden esintiyle kurgulanan, altyazılar'ın hemen hemen sonuna geldik ama henüz son bölümünü yayınlayacak cesaretim yok.

1 Eylül 2009

altyazılar (6)

Korktum o gün, o yolda yalnız başıma yürürken. Korktum demedim.
Üşüdüm. Çok üşüdüm...
Çok güzel bir sabahtı o gün. Yüzüme kocaman bir gülümseme kondurup da 'günaydın' demedim.
Tüm bunlara rağmen, o kadar çok şey söyledim ve yaptım ki...

-altyazılar-

altyazılar (5)

Birkaç kişiydik o akşam ve kimse yalnız değildi. O an orada olmasalar bile, varlardı. Yalnız hissettim yine ve yanına geldim. Telefonun çaldı. Dışında kaldım. Bir kez daha hatırladım; 'arta kalan zamanlar benim'di...

- altyazılar-

Pages - Menu

Popular Posts

takip edenler

Blogger news

Blogroll

About

Blogger templates

Kişisel web sitesi Kişisel web sitesi