5 Ağustos 2009

daha az ben

burası daha çok bilinir olduğundan beri, tuhaf bir şey oluyor artık... eskisi kadar cesur ve özgürce yazamıyorum. önceden her şeye rağmen yazardım. garip bi cesaretle.. deli işi mi aptal işi mi bilmem.. bilerek ve isteyerek can alıcı laflar ederdim ya da bazen sözün nereye, kime gideceğini bilmeden, kimin üzerine alınması gerektiği halde alınmayacağını ya da tam tersi olacağını düşünemeden... tüm bu riskleri göze alarak yazardım. ama şimdi içimden gelse dahi günlük hayattaki gibi burada da maskeliyorum kendimi... yalancı bir maske değil, sadece bi örtü...
çünkü o kadar görünür olmak tehlikeli... buna rağmen görebilenlerden zaten gizlim saklım yok...

işte bu yüzden ben de, daha rahat ve hiçbir filtreye ihtiyaç duymadan yazabileceğim başka bir pencere açtım kendime... elbette kuzeye bakan... ve artık burası da, hedefsiz alıntılar, gündelik hayatta yaptığım tespitler vs.. dışında; yapabildiğimce, kendime engel olabildiğimce daha az sevgi pıtırcığı, daha az aşık, kısaca daha az kenarı süslü yazılar içerecek.
söylenecek her şey söylendi, yazılacak her şey yazıldı çünkü...
bundan sonrası yine kendi kendime sızlanmalarımdır...

ve yine kendi kendine olmalıdır.


ama yine de

ne kadar uzağa gidersem, ne kadar insan tanırsam o kadar...

4 Ağustos 2009

no escape

kendine verdiği motivasyonun yarı yolda fıss diye sönmesi nedeniyle, yüzde doksan başarısız bir kaçış planının ardından, başladığı noktaya geri dönen bir beceriksizin tek tesellisi ne olabilir diye düşündüm de... (nefesin kesildi biliyorum:))

sanırım kaçış sebebinin artık o denli güçlü görünmemesi olabilir. etken de aynı etkilenen de... aslında tepki de aynı... daha ilk temasta bile.... ama vazgeçmek değil, pes etmek değil, boşvermek de değil.. ne bilmiyorum ama başka bişey sanki... bildiğim tek yanı daha bi kontrollü olduğu.. en önemlisi kendini kandırmanın ötesinde bi kontrol. tabii yine de ne kadar gerçek, nereye kadar, ne zamana kadar süreceği şüphesi, akıl mantık mekanizmaları dışında başka bişeye teslim olduğu için, her zaman olduğu gibi, meçhule giden bir gemide hınzır ve sinsice el sallamakta gibi sanki... hımmmm?...

3 Ağustos 2009

geri dönüş

tatil bitti. on gün sonra yine aynı yerdeyim. ama on gün önce olduğum gibi mi henüz bilmiyorum...

2 Ağustos 2009

notlar ve mektup

* son zamanlarda, gece çok uykum gelip de bilgisayarı kapamak istediğimde, başlat-kapat seçeneğinden 'uyku'yu seçmeye yelteniyorum her defasında. şaşkın şey, bilgisayarı kapatıp kendini uyutacaksın halbuki!

* İstanbullu olup İstanbul'da turist gibi dolaşmak kadar kötü bişey yok sanırım! tüm az bildiğim semtlerdeki yanlış yol tarif edenlere...


* bunun yanında zaten turist sanılmak gibi bir sorunum var. özellikle fotoğraf makinem boynumdayken. bir de şıpıdık terlikler, tirildeyen elbiselerle dolaşsam tam olacak sanırım.:)

* geçenlerde Bebek Kahve'de otururken şunu farkettim; orta yaşlı, süslü ve şımarık bir kadın olmak istemiyorum! neyse ki henüz genç, süslü ve şımarığım :))


ve bir de...



pazar sıkıntısı

pazar günlerini sevmemem için bir sebebim daha var uzun zamandır. bana uzak, o'na yakın sebebim... düşünmezsem iyi ama düşünürsem, bir kere aklıma gelir de gitmezse, karnıma ağrılar giriyor!

pazartesi olunca geçemesi ümidiyle...

ironi



Anadolu Kavağı'nda bir çay bahçesi, efsane rekabete bambaşka bi açıdan bakmış gibi sanki... hımmm? :)

29 Temmuz 2009

dört gün II

... ama yine de şu dört gün olabildiğince çabuk geçsin, nooluuur!!! :)

imza
bardağın diğer tarafından bakan ikizler burcu insanı ledorita


dört gün

işimi seviyorum tamam ama şu dört gün olabildiğince yavaş yavaş geçsin noluuurrrr!!!

28 Temmuz 2009

günün aforizması

ciddiyeti bir kenara bırakıp da aforizmayı daha değişik şeylerden yapalım;

''eğer bi gün önce bir karikatürü ilk kez o kadar okur, anlatır ve hatta alıntılar yaparak yazarsan, ertesi gün o karikatürün yaratıcısıyla yolda gözgöze gelirsin! ''

Beyoğlu - kendimi yakalanmış gibi hissederken..:)

kuzey'den...

''ne kadar uzağa gidersem o kadar yakın oluyorsun.
ne kadar çok insan tanırsam o kadar tanıdıksın. ''

diye yazdı bir gün not defterine...

27 Temmuz 2009

ne ki

saatleri saymak önce... sonra günleri ve sonra haftaları, ayları ve yılları...

özleye özleye...

25 Temmuz 2009

cumartesi notları

* İki gündür düşünüyordum bu işte bi terslik var diye, buldum!
benim uykum geliyor yahu! (waooouww ne kadar ilginçmiş!) ilginç değilse bile can sıkıcı olan yanı şu: izindeyken insan gece geç saatlere kadar oturur film filan izler, sabah da istediği saatte uyanır dimi? bense tam tersine 12 olmadan uykuya yenik düşüyorum. normal zamanlarda gece uyumak, sabah da uyanmak istemezken şimdi tam tersi. 'aalem' bi insanım evet! fakat sanırım sebebini biliyorum: sıcak!

* Yine de son günlerde ''Allam işalla komedi şakası filmini koyarlar'' saflığında beklentilerim var. Fırat kadar çocuğum sanki.. kendi kendime dolaşıp alışveriş yaparken, egzotik çaylar koklarken veya kızartmalı patateslerimi acı soslara bandırırken yüzümde anlamsız bi memnuniyet var.



* Fotoğrafta gördüğünüz melek için ise yine Fırat'tan geliyor; sübaneke işallaa yareppim işalla dinimiz amin. Herkes mesajı aldı sanırım:)

Bu son maddeden sonra, pek sevgili arkadaşım Fep çıkıp ''yaşlandın sen haha hohoho'' şeklinde çemkirmelerde bulunacaktır. Dikkate almayalım! :))


23 Temmuz 2009

freedom

izinde olmak ne güzel şey.
kendimi görünmez gibi hissediyorum.
her şeye 'pause' dedim sanki... tüm çağrışımlara kapatıyorum kendimi...aklıma bir düşünce geldiği anda hemen kovalıyorum ve yüzüme bir gülümseme yerleştiriyorum.
fazla kalıcı olmuyor ama olsun.
'dışarda' olmak ne güzel şey
tembellik ne güzel şey:)

22 Temmuz 2009

kitap ve çokomel

Tozlu raflarda bulunan eski bir kitabın arasından daha sevimli ne çıkabilir ? :)

21 Temmuz 2009

iki kelime


söylenen, söylenmeyen, yazılan yazılmayan, anlatılmadan anlaşılan her şeye rağmen...
iki kelime; bu böyle...

şarkıdaki gibi...

20 Temmuz 2009

çok karışık notlar

* 'hemmen geliyor' denen çaydan ümidimi kesmek üzereyken çay geliyor ama gönderdiğim sms'lere cevap gelmiyor. ileti yazdığım messenger insanı offline oluyor. gün boyunca mailleştiğim, öğle yemeğine giderken bile haber veren 'kanka kişisi' izne çıktığı gün, gmail arkadaş listemden de hayatımdan da logout oluyor. ben de böyle şaşkın bir soru işareti gibi bakakalıyorum:)

* dün gece izlediğim filmde 'artık hiçbir şey hissetmiyorum'' diyen adama sıkı bir tokat atan kadın şöyle dedi; '' peki bunu hissettin mi?'' ilk fırsatta hayata geçirmek için sabırsızlanıyorum:p:))) uygulamalı örnek olarak kayıtlara geçebilir. ;)

* ne adrina ne angelina erkek olsam nathalie portman'a aşık olurdum.

* bazı anlarda '' şansını fazla zorluyorsun'' dememek için zor tutuyorum kendimi. kendime yönelik değil.

* ''uyanınca çocuk olmak'' edip cansever'in bugün ilk kez duyduğum ve bu yüzden kendime kızmama sebep olan şiirinin adı. uzun zamandır kaybettiğime üzüldüğüm, deli gibi özlediğim duygulardan biri. ''uyanınca çocuk olmak''. gözlerim donup kaldı adeta. bu konuyla ilgili yazacağım.

veee

* izne çıkmama iki gün var :) iki gün sonra istanbul ve çevresinden fotoğraflar eşliğinde yazılarımı yazıyor olacağım :) ama belki blogtan da izinli olurum editörümü ikna edersem :))

...

stuck in the middle with you

18 Temmuz 2009

hmmm

İspanyol fotoğrafçı Txema Yeste' ye ait bir kare. Yine 'fotoğrafçı'' gözüyle bakarak pek bi imrendim doğrusu. Aslında sıradan denilebilir ama yine de 'sanatsal açıdan pek şahane'' diyor ve daha fazla yorum yapmıyorum.

daha önceki için
bakınız

16 Temmuz 2009

zhlia mou

kıskançlığın dünya üzerindeki tüm karşılıklarını merak edip bulacak kadar gözüm kararmış.
ve vaktim varmış, işim gücüm yokmuş...

bu sayede kelime dağarcığım genişledi. aferin bana! :)

gelosia, celos, la jalousie...

gibi gibi

birazbiraz böyle gibi bugünlerde;


ama böyle gibi olucak;

inanıyorum ben!! :))

15 Temmuz 2009

hayat bu işte

epey oldu takılıp kalalı.. sözünü etmeden duramadım.
ne güzel olmuş, ne leziz olmuş...


linke özen gösteremediğim için üzgünüm ama;
şuradan dinleyebilirsiniz


bazen "ben de terkedip gidebilsem keşke" diyorum
içimde bir istanbul var ondan vazgeçemiyorum
belki sen de bir gün geçersin diye köprülerinden
yakıp yıkamıyorum, koparıp da atamıyorum

dökülme

* dün, 14 Şubat 2006'dan beri ilk kez o caddeye gittim ve artık starbucks olan o yerin önünden geçtim. tarihin bir önemi yoktu. hikayeninin kahramanıyla son günüm olduğunu anlamadan önce... o gün orda içtiğim sıcak çikolatanın tadını unuttum. onu da unuttum.
bir tek gözlerinin rengini unutmadım. saçlarıyla aynı renk olan gözlerini.
ve o sözünü; ' hayranım sana'... keşke daha çok sevseydin de hayran olmasaydın bana...

Ama ukte değil bu. Sadece ve sadece hafızamın oyunlarına teslim olmak... hepsi bu...

Böyle zamanda yolculuk yapınca her şeyin dönemsel olduğunu anlıyor insan bir kez daha...
her şey değişiyor. istesek de istemesek de değişiyor.

* Bazen o kadar yabancı oluyorum ki bulunduğum yere... kapımı kapatıyorum sonra, sesleri duymuyorum, yüzleri görmüyorum... somutlaştırıyorum yabancılaşmamı.

* ve yalnız adımlamaya alışıyorum sokakları, caddeleri... hiç sevmesem de alışıyorum... kendi yüzüme vurur gibi yürüyorum.

ama

yağmur yağınca biraz geçti gitti sanki hepsi... tadım tuzum yerine geldi.

...

Dünyanı ne denli daraltırsan, o denli sıkışıp kalırsın içinde.
Ne için, kimin için olursa olsun...

13 Temmuz 2009

üç nokta gibi

hafif tatlı rüzgara karşı kulağında müzikle çalıştığın bir temmuz günü, insan neden 'sessiz, tatsız, çaresiz...' hisseder ki? ne lüzumu var!?!

yine de iyi bişey.

12 Temmuz 2009

notlar

* o küçücük ve pek sevdiğim odam buharlaşmak üzere son günlerde. Caanım İstanbul'umun bütün nemi odama toplanmış gibi sanki. Bu sebepten dolayı farkında olmadan iş yavaşlatıyorum sanırım:)

* bugün tek başıma sinemaya gittim. Son anda yetiştiğim seansa ''girebilir miyiz?'' dediğim halde yalnız olduğumu gören bilet kesen hanfendi garip garip baktı ve 'yer seçin' dedi. 'hiç fark etmez' dedim. Hızlıca salona girdim, gayet güzel bir noktada yerimi aldım ve Johnny Depp'i izlemeye koyuldum. karizma ve oyunculuk ziyafeti... o kadar...

* öyle bişey yapmak, unutmaya çalışmak değil, olsa olsa 'durumu eşitlemek' olur.

* ve anlıyorum... maalesef...

goodnight moon

8 Temmuz 2009

alıntı

"gemilerin çoğu, bir insan yüzünden batmıştır. denizin yüzünden değil."

Özdemir Asaf

kuzey'e...

yolda yürürken, köprüden geçerken, kapılardan çıkarken, kapıları çarparken, derin bi nefes alırken ve öfkeden gözlerim kararırken...
ben orada değilken ve yalnızken...

cümleler biriktiriyorum.

iyi ki kesiklerim var... olmasa keşke... ama var...

ve kelimelerim... kırılıp dökülen her şeyden cümleler kurabiliyorum.

sen yokken ve burada değilken...

cümleler biriktiriyorum.

4 Temmuz 2009

yaz yaz yaz

Buralara da yaz rehaveti çöktü sanırım. Yazmak istemiyorum, İstesem bile üşeniyorum. Bu sebepten dolayı biraz biraz tatilde:)

2 Temmuz 2009

m j

Michael Jackson'ın ardından 12 hayranı intihar etmiş.Umarım diğer tarafta buluşmuş hep birlikte moonwalk yapıyorlardır.

sıcak çarpması

Sıcak hava her şeyi ağırlaştırıyor sanki. Bedenim, ruhum ağır ve isteksiz başlıyor güne ve öyle de bitiyor. Şu kan pompalamaya hali kalmayan kalbimi taşımak daha da zor geliyor artık. Ne üzülmeye mecali kalıyor insanın ne sevinmeye. Zor geliyor, hevesi tükeniyor...

çalışmak da öyle... yaz günü giyinip süslenip işe mi gidilir yahu?


1 Temmuz 2009

teslim

"pirinçten taş ayıklar gibi ayıklıyorum sözcüklerinden
bana aldırmazlığını


tavla oynuyoruz da adeta
elimde iki kırık pul ellerin

bir düğme iliği gibi duruyorum dudaklarında

sakın çözme düğmelerini!"



* Küçük İskender

26 Haziran 2009

keşke bembeyaz kalsaydık

'' Bana bunları öğretme'' dedim.
Abla değil sanki 21. yy. filozofu mübarek. Hepimizi zehirledi.
Bu zehirle oldukça erken büyüdüm. Bu hem iyi hem değil.
Her şeye daha kolay atılabilmeyi ve kapılabilmeyi isterdim çünkü.
Tek boyutlu görebilmeyi. Çünkü o zaman daha kolay olurdu mutlu olmak...

İlk zamanlarda az da olsa zehirlenmiş olmalarını bekledim başkalarından. Diğerlerine kapalıydım. Fakat artık öyle değil. Daha sade, daha az beklentili, daha açık artık kapılarım. Sadece kirlenmemiş ve yozlaşmamış olması önemli olan. Her şey ve herkes için...


Mevlana demiş ki;

"kim meseleyi daha iyi anlamışsa onun benzi daha sarıdır."

ve bu akıntıda gönüllü sürüklenirken, senden daha erken ve daha fazla zehirlenmiş olanı tanıyorsun. ve tıpkı senin gibi, bunun rehavetine kapılmayıp uzaklaşmadan ama uzak olarak, onunla aynı yerde aynı noktada durduğun için, mucize gibi ama öyle olduğu için... şaşkınlıkla, hayranlıkla teslim oluyorsun. Ama sonra anlıyorsun ki 'benzi senden daha sarı' olduğu için, buna rağmen ve bunun yüzünden, tek sebebi elbetteki bu olmasa da, olmuyor. O bağlar çözülüveriyor, saramıyorsun, dökülüveriyor... itiyor seni... olmuyor...

Keşke bembeyaz kalsaydık...

25 Haziran 2009

içimden doğru

Kendimi iki tekerlekli bisiklete binmeyi öğrenmeye çalışan bir çocuk gibi hissediyordum. hani biri arkadan tutar da dengeni sağlar ya... sen de ona güvenirsin bırakmıycak diye.. heyecan ve korkuyla ilerlemeye çalışırsın. aslında bilirsin ki bi süre sonra ellerini çekecek, sen tek başına gideceksin. o garip korku, her an düşeceksin hissi... şu an yaşadığım şey bu. daha doğrusu buydu... nasıl yapacağımı bilmiyordum, sen dengemi sağladın, korudun, ben farkında olmadan bile düşmeme engel oldun. ve bana korkarak ama güvenle ilerlemeyi öğrettin.

şimdi artık yalnızım biliyorum. zaman zaman dengemi sağlayamıyorum, yanlış şeyler yapmaktan korkuyorum, düşecek gibi oluyorum ve düşüyorum... bazen koşup geliyorsun, bazense hiç yardım etmiyorsun. ama biliyorum ki; hep uzaktan izliyorsun. çünkü yapabilirim, kendi kendime ayağa kalkabilirim. yapabilirim çünkü gücümü en çok senden aldım ben.

geçenlerde ''bir, iki sene önceki kıza bak bir de bugünküne...
büyüdün, olgunlaştın'
' diyen dostuma...

24 Haziran 2009

serzenişte

...

ama ben ben sahiden ben her neysem işte
ağladım, boyam aktı her gün sana yenilişte
biraz sev sakinleştir
sevdiğinim ben işte
boşver sev sakinleşir
sevgilin serzenişte

....

Kendi geleceğine bakıp acı acı gülümseyen insanın son (!) serzenişi...

23 Haziran 2009

23:29

Yine benzer bir şey oldu. Uyumak üzereyken birisi; ''kalk, uyan, şu saatte şu dakikada, böyle bişey olacak'' dedi sanki. Ben de kalktım ve tam o dakikada söylediği şey oldu.
Altıncı hissim, mesajıı aldım ama neden daha hayati bişey değildi ki ? :)

20 Haziran 2009

cumartesi notları

* Henüz çocuk olan fakat bunun farkında olmayan bir hemcinsin, senin sularına imkansız olduğunu bilmeden, saf bi hevesle yelken açmaya kalkışıyorsa ve sen buna karşın hiçbir şey yapamayacak durumdaysan; bir; bu çok ama çok can sıkıcı bir durum. iki; yine de can sıkmaya değmez.

* Biri çıkıp bir şeyi yapmadığını/yapamadığını söylerse, asıl sorunun bu olmadığını bilsen bile kendini yetersiz hissedersin. Ama bunu yapman gerekmediğini anlatmaya çalışsan da anlatamazsın. Bu nedenle arada kalmak çok yorucu oluyordu günden güne. Ama artık umursamamayı öğrendim. Yine yorucu, ama o kadar değil.

* Eski fotoğraflarıma baktım dün. Öğrencilik zamanlarıma. O kadar değişmişim ki, çıkarıp bi kenara bıraktığım bir kıyafet, bir maske gibi baktığımı hissettim kendime.
Görüntüden ziyade içsel bi değişim. Hemen herkes geçmişte kalanın daha anlamsız olduğunu söyler ya da aksine eskiyi özlemle anmaktan bugünü yaşayamaz. Yaşasa bile şimdiki zamana hak ettiği değeri veremez. Ben de onlardan biriyimdir belki de.
Sahteliğin farkında olduğum halde o sahteliği yaşadığım günler çok geride kalmış. O zamanlar hiçbir şeyin içime sinmemesi, 'gerçek olan bu değil' inancım nasıl da doğruymuş şimdi anlıyorum. Fotoğraflarda bile eğreti duruyorum sanki. Kendime, bulunduğum an'a, yanımdakilere, kısaca hayatıma... Şimdiyse baktığımda 'gerçekten oradaydım' diyebileceğim anlarla doluyum. Çocukluğumdan sonraki hayatımın en gerçek zamanlarını yaşıyorum son bikaç yıldır... Gereksiz her şeyden arınmış, sade, dingin, karmaşasız, olgun, ne ise o olmakla gurur duyan bir ben... Her şeyin en sahicisi. Hiçbir yanılsama, abartma, soru işareti yok. Bunun da bir yanılsama olduğunu düşünenler olacaktır ama olmadığını biliyorum, yine de zaman... o bizden daha güçlü... Ama tek dileğim ve çabam; öyle olmaması ve ilerde bugünüme özlem duyacak durumda olmamam olabilir ancak.

Ama aslında, olan her şeyin bir dolu bir de boş tarafı var yine de. Şu an sahip olduğun ya da içinde bulunduğun her şeyin hem iyi hem kötü etkilerini olabiliyor. Ne tarafından bakacağına karar vermekte bitiyor olay. Ki bu da pek kolay değil.

* Bir kişisel gelişim seyir defteri olarak( ! :)) blog'umun bugünkü yazısı da burada sona ermiştir. Notlarım keyifsiz gibi görünse de ilgisi olmadığını belirtir, iyi haftasonları dilerim.

İmza
Kendini ve blogunu fazla ciddiye alan blogger.:)

Blogger da ne sevimsiz bi isim. Neyse...

güzellik

''Güzellik başka gözlere öğretilir, sen "Ben güzelim," der gibi durursan hayatta, herkes seni güzel görür, ama sen kendi güzelliğini taşımaktan aciz durursan, herkes şüpheye düşer. Güzellik, çeşit çeşittir. Kimi güzellikler görülür, kimileri gösterilir, kimileri saklanır, kimileri kabul ettirilir. Her şeyden önce sen, kendi güzelliğinin hangisi olduğuna karar vermelisin. '' 

Murahtan Mungan

18 Haziran 2009

lo que siente la mujer




Yaratıcısının ismini unutsam da (Robert bişiy) bu birbirinden zarif eserleri paylaşmak istedim. Ne kadar etkileyici ve hoşlar öyle değil mi?

17 Haziran 2009

leica on wishlist

Çoğu hemcinsim gibi benim de wishlist'imde bi sürü güzel aksesuar, kozmetik, ayakkabı gibi şeyler var... Bu listenin sonu yok, zaten gelemez de... Ama öyle bişey var ki; başı da sonu da belli.

Asalet, zariflik, sadelik, şıklık... Aman Allahım sanki ben! :)

Kısaca tezahürat eşliğinde özetleyecek olursak;
leica sen bizim hayalimizsin !!!

16 Haziran 2009

ama

...
''yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok. Kaderin böyle, yol belli. Eğ başını, usul usul yürü şimdi. ”.

* kader ve masumiyet

...

''Her şeyi al, bana beni geri ver''
Kalp ağrısı,
Bana nefesimi geri ver!
Karın ağrısı,
Gözlerimin ışıltısını bana geri ver!

rolüm aptallık sahne bilmem ki kaç


anlamıyorum, anlamamak için direniyorum. çünkü anlarsam üzülürüm. anlamak istemiyorum!

15 Haziran 2009

şeffaf bir gün


Bazen böyle ruhunuz renksiz olur ya hani. Ne siyaha yakındır ne beyaza. Şeffaf, tarafsız, ne iyi ne kötü. Tatsız değil ama lezzetli de değil. Huzurlu gibi... Benzetmelerinizi bile neye dayanarak yapacağınızı bilemezsiniz ya hani.:) İşte böyle günlerde hiçbir şey yapamamak insana dokunmaz bile aslında. İçinden dışarı çıkmak gelmez evde kalırsın. Evde takılmak bile canını sıkmaz. Dışardaki insanlar ne yapıyor acaba diye düşünüp imrenmezsin.

Odanı ve dolabını toplamayı reddediyorsun önce. Müzik bile dinleyemiyorsun hiçbiri yakın gelmiyor. Sonra film izlemek dahi cazip gelmiyor olsa da daha fazla boş vakit geçiremeyeceğin için bir film seçiyorsun ve bu da pek düşünmeni gerektirmeyecek türden bişey oluyor tabii. Film sonundaki yargın şu oluyor: '' Jim Carry'i sadece Joel olarak izleyebiliyorum!''

Neyse ki; gün boyu abla ile yaptığın muhabbetler dışında bi kanıya daha varıyorsun. Bu da bişey!

Uzaktan bakıldığında bu ruh halinde olmak ne kadar keyifsiz gibi görünse de aslında çok işe yarıyor. Aklındaki tüm soruları, sorunları, içini kemirip duran şeyleri bi kenara atıvermişsin. Bundan güzel bişey var mı? Geçici de olsa bir bu dinginlik iyi geliyor insana.

Bu sebepten dolayı yazman gerektiğini düşündüğün halde yazı bile yazamıyorsun. Rengin yok çünkü neyi yansıtıcaksın? Sonuç olarak da bir klasik olarak 'yazamamanın yazısı' çıkıyor işte ortaya. Ama onun da sonunu getiremiyorsun. Kendimi yukarıda görmüş olduğunuz Yiğit Özgür karikatüründe gibi hissettim. Buralarda bi yerde toparlayıp bitirmem gerek. Neyse bitsin madem. Nokta.


12 Haziran 2009

nokta

"Her sözcük sessizlik ve hiçlik üzerinde gereksiz bir leke gibi.''

Samuel Beckett


10 Haziran 2009

ego savaşları


Soğuk savaş denen şey bu olsa gerek. Modern insanlık tarihdeki en büyük ve en uzun süren savaş. Görünürde yıkıp dökmüyor ama içten içe heryeri harab ediyor. Üstelik aşktan bile güçlü! Bu oldukça ürkütücü değil mi?


9 Haziran 2009

bir tatlı huzur, bir acı tat

* Kolay kolay hiçbir şarkıyı 'kalp sıkışması' nedeniyle hiddetle kapamam. Birkaç istisna vardır bunu yaptığım, dinlemeye dayanamadığım. (ama aynı zamanda doyamadığım)

bu şarkı da onlardan biri oldu.

uyarıyorum; sevdiğinize veda etme durumunuz varsa dinlemeyiniz! sonra 'yav ben dinleyip dinledip ağlıyorum' diye gelmeyin bana! Çünkü şahsen denedim etkisi bu!

* Bir film izledim pazar günü. Daha doğrusu Gael García Bernal'ı izledim. Artık yorum yapmanın bi anlamı ve zevki yok ama yine de şu kadarını söylüyorum; evet ama ı- ıhhh ! :)

* Kursum bitti. Zaman ve düşünce öldürecek yeni bişeyler bulmam gerek!

* Dün akşam, uzun zamandır hiç olmadığı kadar iyi vakit geçirdim. Mümkün olsa sabaha kadar sohbet edebilirdik. Anlatırdım uzun uzun... İki insan oturup 3. ve 4. kişileri konuşuyorsa o konu hiç bitmiyor:) ve saçma sapan ayrıntılara takılıp mutlu oldum. İstiklal'de yanımdaki centilmenin silip verdiği erikleri yiyerek yürümek gibi. O an abla gibi davranması gereken ben olduğum halde, şımarık bi çocuk gibiydim farkettim:)
Kısaca, her şeyin anlamsız, tatsız ve bomboş geldiği şu günlerde gerçekten iyi hissetmek mucize gibi bir şeydi.

* Ve bir soru :'' kızgın ve kırgın olmak insanı yeterince haklı çıkarır mı? bilmiyorum...

6 Haziran 2009

...

Biri senin canını yakıyor, sonra 'bak canım yanıyor' demek isterken farkında olmadan sen de onun canını yakmaya çalışıyorsun. Fakat sonuç olarak yine canı yanan da üzülen de sen oluyorsun.

Yanlış bunun neresinde?

4 Haziran 2009

pek manidar

Bir süredir ısrarla 'izlemelisin' diyen arkadaşımın gönderdiği filmden bahsetmiştim dün. Tatil/The Holiday. Konusunu araştırıp okumamıştım. Özellikle bilmek istemedim, bi anda tanışmak istedim. Öyle de oldu. Çok fena oldu. İlk 10 dakikasından sonra tepkim şuydu: ''çok manidar! '' Filmi durdurup arkadaşıma çemkirmek istediysem de sonra vazgeçtim.

Konusunu anlatmayacağım tabii ama şu kadarını söylemeliyim; bir sahnesi vardı ki; bugüne dek izlediğim, okuduğum hiçbir şeyde kendimi bu kadar net görmemiştim. Öyle bir aynaydı yani.

Ne yapmam gerektiğini kulağıma fısıldaması yeterliyken bağıra bağıra söyledi adeta.
Ben de mesajı aldım. Artık yeniden doğuşu tarihle eş zamanlı hale getirebilirim.

ne güzel... ne güzel...

29 Mayıs 2009

aşk neydi?

bir kadın bir adama aşık... adamsa kendine bile inkar etmekte.
hem olağan hem olağan dışı bir günde, birlikte yemek yiyorlar. menüde mantı var. istemedikleri halde sarmısaklı geliyor mantıları. o kadar yorulmuş ve acıkmış ki kadın; biraz mızmızlansa da pek önemsemeden yiyor. hem zaten karışısında o var. yemek kötü bile olsa fark edemez ki...

sıra çaya geliyor. kadın şekersiz içiyor çayı. adamsa iki şekerli. ilk çayları bitiyor. kadın onca işten sonra hem yorgunluğunu hissediyor hem de yavaş yavaş dinlendiğini... ikincileri doldurmak üzere bardakları alıyor çaycı. kadın düşünüyor; 'bu şaşkın kesin karıştıracak bardakları. 'ama olsun!' dudağının kenarına belli belirsiz bi gülümseme yerleşiyor kadının. ve çaylar geliyor. tam da tahmin ettiği gibi. kenarında şeker kırıntıları olan bardak kadına geliyor. dudağının kenarındaki gülümseme ortaya çıkıyor bu defa... ama kimse fark etmiyor. bardakların karıştığını fark etmedikleri gibi... hiçbir şey demeden, bi yudum alıyor kadın çayından... hafif şekerli kenarından... ve o an mutluluk bu işte diyor. aşk bu işte...bu değilse ne?
o gün henüz, hiç tam anlamıyla dokunmadığı, öpmediği, koklamadığı adamın bardağından içebilmek... takıntılı bi aşık olmadan da bunu yapabilmek... aşk belki milyonlarca cümlede, kelimede, her şekle bürünerek her yerde... ve binlerce tanımda... asırlardır...ama bu değilse ne?

ve hayatın, aşkın, sevginin... hep hafif şekerli kenarından tadıyor kadın bundan sonra... hep kenarından, hep kırıntılarla, hep yarım...

*

binlerce vazgeçiş ve iki yıl için hikaye...

27 Mayıs 2009

iğrenç espriler vol. I

- geçen gün ledorita'nın odasına girdim, bi baktım koymuş kafasını scanner'a, saçlarını tarıyor.
- hahahha
- evet, doğru. yüksek tarayınca çok güzel oluyor.
- hadi ya?
- bugün 150 dpi' da taradım mesela, dalgalı oldu. 600 dpi'da tarayınca dümdüz oluyor.
- puhahahaha

26 Mayıs 2009

orada olmak istiyorum!


Sanırım artık böyle bi köşe açmam gerek blogumda... 'oradaydım' diyene kadar 'orada olmak istiyorum!' Zira olmak istediğim yerler giderek artıyor. Hayal kurmak istemezdim ama doğum günümü şurda sevgilimle başbaşa geçirmek yerine, şirkette ve evde meyveli pasta üfleyerek kutlayacak olmak da çok can sıkıcı yahu! :)

24 Mayıs 2009

benim çiçeğim

Hayatımda ilk kez kendime bir çiçek aldım bakıp büyütmek için...Hem de hiç mi hiç aklımda yokken, hem de Migros'tan. Elimde saksıyla Avm'nin içinde dolaştım bi süre... Kendime inanamıyorum:)
Böyle karanlık fantastik bi ortamda değil tabii yeri...Fotoğraf gereği öyle oldu.
Sanırım hiçbir zaman çiçekleriyle konuşan hemcinslerimden olamam ama yine de çok heyecanlı!:)





22 Mayıs 2009

kadınların sanal dünyası

''Siz tamamen sanal bir dünyada yaşıyorsunuz o zaman'' dedi Reha Muhtar dün geceki programında. Dört kadının erkeklerle ilgili söyledikleri karşısında şaşkınlıkla. Erkeklerin biz kadınlardan daha basit yapıda varlıklar olduğunu söyleyip ve aslında hayran olunmayacak, aşık olunmayacak varlıklar olduğunu fakat onu da bizim yüklediğimiz anlamlar sonucu yaptığımızı anlattıktan sonra. Reha Muhtar şaşırdı ve ilk cümlesine ekledi; ''e siz kendiniz çalıp kendiniz oynuyorsunuz yani.''

Sanırım kadınların en az birer acı tecrübeyle öğrendikleri bi gerçek bu. Fakat çok az erkek bunun farkında. Kadınlarla ilgili güzel yazılar yazmışlığı olan Reha Bey bile farkında değilmiş düşünün!

Geçenlerde arkadaşıma dediğim gibi; '' Erkeklere karşı imalar, yok efendim simgeler kullanmak çok çok yanlışmış. Biraz geç de olsa öğrendim. Gerçi ''bunu bilmek seni 5 yıl ileri götürür'' dedi o da... Ama ben zaten hep ilerde olmaktan mı, yoksa bu gerçeği bilememiş olmaktan mı kaybediyorum bilemiyorum:)) Neyse özetle olay şu: derdin neyse söyliceksin direk! 'Bak yüzümü üçte bir oranında asıyorum, bu sana geçen gün yaptığın bilmem bişey için kızgınlığımın belirtisi' demekle filan olmuyor. Anlamıyorlar!

Yoksa;
- neyin var?
-yok bişeyim!
-neyin var söyle
- yok bişeyim dedim ya!

diyalogları uzayıp gidiyor ve bizim açımızdan olumsuz bitiyor genelde. Adam yok diyorsa yoktur diyip pes ediyor çünkü. O nedenle onların beklentileri kadar olmasa da az da olsa net ve düz olmak gerekiyormuş!

Sanıyorum ki; kadınların sanal ve komplike dünyası bunu keşfettiğinden beri daha huzurlu ve eğlenceli .

Not: Olağanüstü tespitler yaptığım, bu konuyu dert edip düşündüğümden filan değil ama yazmak istedim yine de... kadın-erkek ilişkileri köşeciliğine de başlamadım korkmayınız!:) geçicidir!

21 Mayıs 2009

link

alttaki yazının soundtrack'i olabilir:
http://www.youtube.com/watch?v=_YCGtT_FRYg

niçin böyle şeyler yapıyorsunuz abicim! bak buna da sinirlendim şimdi! :)

Pages - Menu

Popular Posts

takip edenler

Blogger news

Blogroll

About

Blogger templates

Kişisel web sitesi Kişisel web sitesi