aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2011

filmi geri sar makinist!

gözümden uyku akarken yine zamanı geri almak istedim. ama sorun şu ki; hiç yaşamamak için mi, yoksa tekrar yaşamak için mi bilmiyorum.

16 Şubat 2010

...

yazılara, şiirlere dökülünce çok mu sahte sandın aşkı?
bakabilsem doya doya
dokunabilsem, duyabilsem, söyleyebilsem...
tek bir satır bile yazmaz,
seni seviyorum der, susardım...

*

29 Mayıs 2009

aşk neydi?

bir kadın bir adama aşık... adamsa kendine bile inkar etmekte.
hem olağan hem olağan dışı bir günde, birlikte yemek yiyorlar. menüde mantı var. istemedikleri halde sarmısaklı geliyor mantıları. o kadar yorulmuş ve acıkmış ki kadın; biraz mızmızlansa da pek önemsemeden yiyor. hem zaten karışısında o var. yemek kötü bile olsa fark edemez ki...

sıra çaya geliyor. kadın şekersiz içiyor çayı. adamsa iki şekerli. ilk çayları bitiyor. kadın onca işten sonra hem yorgunluğunu hissediyor hem de yavaş yavaş dinlendiğini... ikincileri doldurmak üzere bardakları alıyor çaycı. kadın düşünüyor; 'bu şaşkın kesin karıştıracak bardakları. 'ama olsun!' dudağının kenarına belli belirsiz bi gülümseme yerleşiyor kadının. ve çaylar geliyor. tam da tahmin ettiği gibi. kenarında şeker kırıntıları olan bardak kadına geliyor. dudağının kenarındaki gülümseme ortaya çıkıyor bu defa... ama kimse fark etmiyor. bardakların karıştığını fark etmedikleri gibi... hiçbir şey demeden, bi yudum alıyor kadın çayından... hafif şekerli kenarından... ve o an mutluluk bu işte diyor. aşk bu işte...bu değilse ne?
o gün henüz, hiç tam anlamıyla dokunmadığı, öpmediği, koklamadığı adamın bardağından içebilmek... takıntılı bi aşık olmadan da bunu yapabilmek... aşk belki milyonlarca cümlede, kelimede, her şekle bürünerek her yerde... ve binlerce tanımda... asırlardır...ama bu değilse ne?

ve hayatın, aşkın, sevginin... hep hafif şekerli kenarından tadıyor kadın bundan sonra... hep kenarından, hep kırıntılarla, hep yarım...

*

binlerce vazgeçiş ve iki yıl için hikaye...

26 Aralık 2008

yarım kalan

seni üzgün gördüğümde ölecek gibiyim
aşk olmamalı bu!
aşkta kıskançlık bir adım önde olur.
üzüldüğüne üzülüyorum
garip bir sevgi bu
şefkat var içinde
içimde, gözlerimde, gözlerinde
canın yansa canım yanar
ve canım yansa canın yanar
biliyorum hala...
seni mutlu gördüğümde de ölecek gibiyim
peki kıskançlık değil de ne bu?
seninle ölüyorum, sensizken ölüyorum....
çünkü ben...
ben seni hiç kimsenin...
seni ben hiç kimsenin...
....
....
yok olmaz yarım kalmalı bu cümle
söylenmemeli zamanı gelmeden
ama
seni hiç kimsenin sevmediği kadar...
yok yok
yarım kalmalı bu şiir de
her şey gibi
ben
seni
hiç kimse
....


ledorita

24 Aralık 2008

uyan

''ve ben senin başka bir yanınım... kabullenemediğin, teslim olamadığın, 'yok olmaz' diye reddettiğin,' 'ah bee' dediğin o yanına aitim... içindeki o başka sen'e... yani öyle sanıyorsun. aslında; görünen, görünmeyen, bilinen, bilinmeyen ve senin bile farkında olmadığın sen'lere aitim ben...çünkü hepsini tamamlayan, hepsini iyi tanıyanım...ben de hepsiyim çünkü...çünkü öyle...biliyorum!

bunu kabul etmek ya da etmemek... kaderi(m)izi) değiştirecek olan bu!''

19 Ağustos 2008

Aşk




Zamanı değil belki. Belki çok erken belki çok geç, bunu şuan bilemiyorum. Gerekli mi, iyi bir şey mi değil mi ondan da emin değilim. Ama belki anlattıkça, kendime uzaktan bakma şansım olur ve aslında sana anlatırken ben de başka bir gözle görür gibi olurum bazı şeyleri. Görür gibi olurum diyorum çünkü o kalıbı kullanmak istemesem de; 'aşkın gözü kördür!' demişler...
Zaten görebildiğim şeyler de ne yazık ki pek iç açıcı değil. Ama ben çoktan sonu gelmiş gibi görünen, ya da bir türlü sonu gelmeyen, gelemeyen ve henüz ortasında bile olmadığımı hissettiğim bu hikayenin en başından söz etmek istiyorum önce. Tanıştığımız günden. Pek ilginç hikayesi olan bir gün değildi aslında. Hatta ilk görüşte aşk diyebileceğim bir karşılaşma da değildi. Birden karşıma çıkmıştın. Hatta çarpışabilirdik bile. Acelen var gibiydi. Ortak tanıdığımız bizi tanıştırdı. Tokalaştık, memnun oldum dedin, gülümsüyordun. Bense aniden kendimi içinde bulduğum bu yerde, henüz kimle tanıştığımın farkında değildim. Ama çok değil kısa bir zaman sonra ben de memnun olacaktım. Hem de çok...

İkinci karşılaşmamızı hatırlamıyorum. Daha doğrusu şimdi gözümün önüne gelen bir sahnede yanımdakinin sen olduğunu çok sonra fark ettim. Sonrası ise kopuk...Aradan kaç gün geçti, neler oldu tam ayırdında değilim şuan, fakat üçüncü olarak hatırladığım şey; aşıktım!...

Kendime itiraf etmem de, bu hikayenin en yakın tanığı olacak kişiyle, yani uzaktaki en yakın dostla paylaşmam da pek uzun sürmedi;

''Aşık oluyorum Serkan.
hem de hiç olmamam gereken birine...''
( ''hem de hiç olmamam gereken birine..'' Bunu o gün çok da bilinçli söylediğimi sanmıyorum, ama şimdi anlıyorum ki geleceği görmüşüm meğer)

O kopuk zamanlarda yaşananları küçük sahneler halinde anımsıyorum bazen; kimisi net değil, kimisi daha dün gibi. O güne dek hiç hissetmediğim şeylerdi benim ayaklarımı yerden kesen, aklımı alan... Hayranlık, zaaf, mutluluk... Bunlardı, Aşk'tı seni her gördüğümde elimde ne varsa yere düşüren, kontrolümü kaybettirip sağa sola savuran. Kalbim çarpmıyordu asla, çarpamıyordu... Bacaklarım da titremiyordu. Kısa süreli bir felç geçiriyorlardı belki. Belki değil hayır, eminim bundan! Seninle ortak bir alanda olmamızın sebebi bambaşka şeyler de olsa , hatta sebebi olmadığında da; karşı konulamaz bir çekim alanına giriyordum ve yine kendimi hayır gitmemeliyim desem dahi - ki pek de demiyordum- yine senin yanında, orada buluyordum... Zamanın durduğu, dünyanın sadece o andan ve ikimizden ibaret olduğunu düşündüğüm yerde... Uzaktan nasıl göründüğümüzü düşünmüyordum; çünkü hiç hesap kitap yapmıyordum ben. Sadece seviyordum... Belki de ilk kez aptalca değil ama içimden geldiği gibi davrandım. Başka türlüsü imkansızdı, başka bir seçenek yoktu çünkü. Yine de körü körüne bir aşk değildi bu. Mantığın ve kalbin uyuştuğu bir hikayeydi. Yani mucize gibi!... Hayatımın mucizesi, hayatın mucizesi! Asırlar önce kaybettiğim, ve o gün, o merdivenlerde çarpışmak üzereyken bulduğum diğer yarım!..
Tüm kriterleri, hayalleri alt üst eden, beni değiştirip, saflığımı masumiyetimi, gerçekliğimi, 'ben'i geri getiren, diğer yarım!
Ama...
Görünmeyen engeller vardı sanki hep...Kelimeler ortaya atılıyor, cümleleri kurmayı karşı tarafa bırakıyordu sanki herkes... Sen ve ben, ne iyi ne de kötü cümlelerin sonuna nokta koyamamış iki beceriksiz aşıktık! ( Ahh ama hayır sen aşık olmazdın oysa ki, aşık olan sadece bendim)
Her şeye gücüm yetermiş gibi benim, bu çelimsiz, kırılgan halimle, kahramanlığa özeniyordum. Eyleme dönüşmeden de olsa her şeyden sakınırken seni, saçının teline zarar gelecek olsa, bi'şey canını sıksa, bi an düşünmeden, her şeyle savaşacak kadar seviyordum çünkü...

Ama tüm bunlar yetmiyordu.
ve sen günden güne kaçıyordun...
Belki de sadece bir zamanlama hatasıydı.

Evet belki de tüm mesele buydu ve sen sırf bu yüzden bazen kolay olanı seçtin.
Yarı yolda elimi bıraktın... (diyorum ama belki yolda bile değildin. Hepsi benim sanrımdı, belki!)

Her zaman, her durumda düşünceli ve ince davranan sen, bir gün yine uzun uzun konuşurken bana başka birinden bahsettin. Sana nasıl baktığımı gördüğün halde...Bunu neden yaptın bilmiyorum. Ya acıtmayacağını düşündün, ya da acıtmak istedin. Bilmiyorum. Ama ben adeta nefes alamadım. Başka hiçbir şey değil. Nefes alamamak.. Bir düşün? Ne demek?

Belki de bitsin diyeydi tüm bunlar... Ama ben hep...
Düştüm yaralandım, acıdı yer yanım, ama zor da olsa ayağa kalktım. Elimden tutup yardım etmemiştin oysa. Okyanus kıyısındaki o evdim işte. Dalgalara göğüs geren, yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkan. Sen dalgalarınla beni boğuyordun, bense yılmadan yüzmeye çalışıyordum.
Günümü aydınlatan da, gecemi karartan da sendin çünkü...

Her şeye rağmen...
Hani yaşadığımız bişeyden ders çıkarmamız gerekir ya bazen. Ben şimdi bugün, bu aşkın muhasebesini yapsam zararlı çıkmam asla. Seni tanımak, seni sevmek, gözlerinin içine bakmak gülümserken, sabretmeyi öğrenmek, fedakarlığı öğrenmek... Senden bişeyler öğrenmek!... Tüm bunların yanında senden sonraki sensiz hayatımda bir daha asla mutlu olamayacak olmam çok anlamsız kalıyor.

(Sen, senin dışında kalan her şeyi anlamsız kılıyorsun çünkü. )

Ama yine de...

Korkuyorum.

Çıkmaz sokaklarda kaybolmaktan korkuyorum. Bir gün bana ışık olmazsan diye...
Sen bilmediğim bi yerlerdeyken, ben burda seni beklerken... Bu hep böyle sürüp gidecek diye...


Yorgunum.

Bana 'neyin var?' dediğinde sadece 'canım sıkkın' deyip de 'senin yüzünden aptal!' diyememekten yorgunum.
Her gün yeniden başa sarmasından her şeyin... Her gün yeniden kendimi yenilemekten, her an sanki yeterince sevmiyormuşum gibi bir kez daha sevecek bir yanını bulmaktan.
Seni sevenlerin, sana hayran olanların, peşinden koşanların asla ama asla hissettiklerimi hissedemeyeceklerini bilmekten. Ve ama bunun bir lütuf olmadığını bilmekten...
Mutluluğumun, mutsuzluğumun, suskunluğumun, başarmamın ve başarısız olmamın sebebinin sen olduğunu bilmekten ve buna bir çare bulamamaktan yorgunum...
Soğuk bir sonbahar gününde yolda kulağıma çarpan, 'benim çok dışımda' olduğunu anlatan bir şarkının açtığı yaraları saramamaktan...

Çok yoğun yaşıyorum belki her zaman söylendiği gibi... İstemeden, hissetmeden, tek bir şey dahi yapmadığım, abartmadığım tek şey bu aşk!

Zaten öncesi yok! Daha doğrusu 'varolmam' ve 'yokolmam' seni tanıdığım zamana denk geliyor.
Böyle de çelişkili bir şey işte...

Şimdi tüm bu yorgunlukla, kırgınlıkla, hatta kabullenmek istemesem dahi bir nevi küskünlükle, eşiğindeyim başka bir hayatın. Bir karar eşiği bu! Burda olmalı mıyım bilmiyorum. Bir karar vermem gerekip gerekmediğinden emin değilim. Ama buna daha fazla nasıl ve ne kadar dayanabilirim şüpheli!...

Ve şimdi 'gidiyorum' desem... 'gitme kal' demezsin bundan eminim. Bunu duymayı beklemek aptallık olur. Gitmek istemek de kalmaya devam etmek de aptallık oysa ki! Bir süre önce dediğim gibi... Arada kaldım! Geri adım atsam düşecek gibiyim, ileri atsam önümü göremiyorum!

Araf'tayım...

26 Eylül 2007

dumanlı yağmurlu ve isimsiz

yüksek doz aşk aldık
bünyeye ağır geldi.
alıntılar yaptık sevdiğimiz şairlerden
altlarını çizdik bazılarının
bazılarını satır aralarında gizledik
gördüklerimizi görmezden geldik
görmediklerimizi sorduk soruşturduk
adresi bulduk da,
kapıyı çalamadık!

ilhamlar alıyorduk kulağımıza çalan her şarkıdan
ve her nota kalbimize dokunuyordu en ürkek yerlerimizi bularak
bir de üzerine, kenarı süslü, siyah beyaz
dumanı üstünde birkaç satır yazıyorduk
acımtrak tatlar bırakarak

sonra birden güneş açıyordu
gidiyordu tüm toz duman
ben bir çiçek oluyordum
sense hayat veren toprağım...
yağmuru bekliyorduk öylece...
birlikte nefes almak ümidiyle
ama olmuyordu
ya yağmurlar erken inmişti bu eylül
ya yetmiyordu o yağan birkaç damla
ya da biz ıslanmayı bilmiyorduk...
bir kurak eylül sabahı İstanbul'da

oysa ki birbirine baktıkça,
sevgiden, mutluluktan dolan
gözlerimiz vardı bizim...
ertelenmiş hayalleri bekleyen
bir de yaşları vardı
ama yetmedi.

zaman bizden yana mıydı bu masalda
öylece yazılmayı mı beklemeliydik yoksa
müdahele hakkımız var mıydı
diyelim ki vardı
asıl soru, bizim cesaretimiz var mıydı buna?
sorular sormuyorduk
cevaplarını kimsenin bilmediği soruları sormakta
anlam da aramıyorduk aslında
ve ama işte
ne sen bakabiliyordun bana hiçbir şey yokmuş gibi
ne de ben, hiçbir şeyim yokmuş gibi

bu aşk
hiç sevmediğim sevilmediğim kadar
kendimden bile sakındığım bu aşk
benden kaçtıkça sen
boşluğa düşürüyordu günden güne

ve hayat zamanla bir olmuş oyunlar oynuyordu bize
sıkışıp kaldığım bu dört duvar arasından
çıkış yolu bulmamı istiyordu bir de...
kapıları kitliyordu üstelik.
ne ipucu veriyordu
ne de zehrimi çıkarıyordu hücrelerimden

zira o da biliyordu
yaran neyse yara bandın da oydu aslında
ya da biz yaralarımızı sarmayı bilmiyorduk hala
bir kurak eylül sabahı İstanbul'da...


ledorita, 26 eylül, sessizlik ve sensizlik sonrası...

Pages - Menu

Popular Posts

takip edenler

Blogger news

Blogroll

About

Blogger templates

Kişisel web sitesi Kişisel web sitesi