30 Nisan 2012

bir yudum daha alsam sarhoşum

En çok da iyi tanımadan gidecek olmana üzülürüm.
Büyük bir kayıp olmadığımı bile bile.


Bol buzlu, naneli limonata canlanıyor zihnimde. Kocaman bardakta.
Huzurlu baharın, güneşli ama buruk anların limonatayla bi ilgisi olmalı.


Bazı bildiğim şeyler doğru değil.


Gerçeğe çok yakın gülücüklerimi saçtım.
Makyajımı sildim, kostümümü çıkardım.
Pijamalarımı giydim.
İyi oyun çıkardım.
Gülümsemeye çalışmak dünyanın en zor oyunu bazen. 
Hey bebeğim, yüzündeki o pr gülümsemesini görüyorum!


Dondurma yerken bile mutsuz olabiliyorsun.


Bileklerimin üşümesinden nefret ediyorum. Bir de yağmurdan ıslanmış ellerle kuru saçlarıma dokunmaktan. 


Saçlarımdaki beyaz tel sayısı günden güne artıyor. Ve hiç dert etmiyorum. Bileklerim üşürse mutsuzluktan ölürüm.

Brian Molko dinlemeyeli çok olmuş. Ruhum dondurma kıvamında.


Bir şarkının, başka bir şarkıdan esinlenme olduğunu fark ettim az önce. Bu bana hiçbir şey kazandırmadı.


Bazı günler sepyaya yakınsa bile bazı nesneler renkli.


Bahar ne güzel bir kelime.


Her şeyden çok çabuk sıkılabildiğim halde, değişimi nasıl bu kadar zor kabulleniyorum?


Bir yanım gökyüzüne bakarken, bir yanım toprağa kök salmış.


Tozu dumana katarak yolculuğa çıkmak için çok mu geç?
Azıcık özgür olmak için, biraz mutlu olmak için çok mu geç?


Bazı hayaller için paralel bir evrene ihtiyacım var. 

27 Nisan 2012

...

9:00
sözlükte iki kelime gördüm.
zamanda yolculuğa çıktım
müzik kutusuna bozuk para attım.
şarkım sıraya girdi
biraz bekledim
ve çalmaya başladı.

gelsin çağrışımlar, gelsin anılar...

17 Nisan 2012

17 nisan

"canımın içi, böyle şeyler yalnızca romanlarda olur."


bu cümleyi çok sevdiğimi söylemiş miydim?

16 Nisan 2012

sendrom filan yok ama bazı günler çalışmak için pek uygun değil. mesela bugün.

15 Nisan 2012

...

“Ne var ne yok?”

“Zor bir soru. Pek emin değilim ama tahminimce her şey var ve yokların içinde saklı.”



Oğullar ve Rencide Ruhlar

3 Nisan 2012


kafam dağınık, masa dağınık.
oradan oraya zıplarken bi nefes aldım, bi soluklandım. ama yetmez. paralel evrenlerde bir yerde; sessizlik ve kuş cıvıltıları içinde kitap okuyup dinlendiğimi düşünüyorum. başka bir evrende başka güzel şeyler de yapıyor olabilirim. bilemem.

2 Nisan 2012

realite

7 renk vardı rüyamda. bir tren, bir de yaralı bir adam. hepsinden bir festival ortamı yaratıp fantastik/korku filmine bağladım. o nasıl bir görsel şölen, nasıl bir hazdı tarifi yok.
bazen bilinçaltım, bilince daha yakın olsa keşke diyorum.

27 Mart 2012

bi adres

sabahın dokuzunda google maps sayesinde sulanan gözler var bu hayatta. bir adresi arayıp bulmak zorunda olmak nasıl bir hüzne sebep olabilirse artık..

...

kimine efkar yakışır, kimine onu izlemek.

20 Mart 2012

...

''gündelik hayatta birine ulaşmak için, iç dünyanda binbir mücadele veriyor ve en kolay yoldan ulaşamıyorsan eğer; o kişinin gerçekten hayatında olup olmadığını tekrar düşünmen gerek''

demiş birisi.. bu cümledeki yedi yanlışı bulunuz.

19 Mart 2012

bişey

sabahın 9'unda çaldığı müziklere anlam veremediğim bir yayın organına maruz kalıyorum. ardından sığındığım kendi müziklerim bile fayda etmiyor. bütün gün aynı şarkılarla çalışıyorum.şimdi ise beynimin içince o saçma melodi dolaşıyor. nakaratı dilimde. buna sebep olan kişi eminim mışıl mışıl uyuyordur. bense dingin anlar peşindeyim.

14 Mart 2012

bazenbirgündenelerolur

öğle yemeği sonrası gelen baş ağrısı. çaydan medet ummak. umduğunu bulamamak. için uyurken, iyi görünmeye çalışmak. uyku sersemliğiyle cümleler kurmaya çalışmak. yaratıcılığın dibine vurmak. yine de iyi iş çıkarmak.mutlu gibi olmak ama olamamak. bir günlüğüne de olsa burçlara inanmak. gülmek, hak vermek. renklerin içinde siyah olmak. yoğunluğun arasında bir fotoğrafa bakmak. huzur bulmak, gülümsemek, rengarenk olmak. özlemek. bulutlanmak. hepsini dağıtmak için bir müzik dinlemek. dağılmak...

11 Mart 2012

...


ara sıra, bir zamanlar küçük bir kız çocuğu olduğunu hatırlamak lazım.
ya da 
yer değiştirebilir miyiz ufaklık?


3 Mart 2012

03-03 - 22- 22

her şey bana boş gelince; zamanın ötesinde miyim, gerisinde miyim bilemiyorum. çok düşünme bunları dedi bi arkadaş anlatınca ben. 'bi arkadaş'lar ya hep doğruyu söyler, ya da anlamaz. ama arkadaşlar hep.. bilirsin işte...

22 Şubat 2012

31 Ocak 2012

...

uyku tatlı. kar var, fırtına var. hayat zaten berbat. ühü ühü.yorgandan kafamı çıkarmasam mı?
bu sabah böyle uyandım. ve bir günü daha böyle yedim... en çok da şibumi okurken bunu yapıyor olmam üzücü.
ama bazı günler bembeyaz karlara uyansan bile griye daha yakın olur. griyim ben şu an. kimbilir pantonem kaç!

24 Ocak 2012

25th hour


bazı günler daha uzundur. bazı günler ertesi güne sarkar. uyuyamazsın ama uyusan bile yenilenmez. uyandığında hangi günde, günün hangi saatinde olduğunu bilemezsin. her şey upuzun aralıksız bir film gibidir. durgun akan bir film. bazen bir sürü şey biriktirirsin. ve sonra susar kalırsın.
tek başına film izler gibi izlersin kendini. sonra bir rüya gördüm sanırsın. uykusuzluklara sararsın.

7 Ocak 2012

2012

ben onu süslemeye, yazıp çizmeye, biraz kirletip biraz silmeye, silerken yırtmaya geldim. her sabah rengarenk boyamak için uyanıp her akşam karalamaya geldim. kenarına bulutlar, çiçekler, kırmızı rujdan öpücükler kondurmaya geldim. kendimi kendimle yeniyorum. hadi bakalım.

16 Aralık 2011

...

evden uzaktayken içimde oluşan 'bişeyleri kaçırıyorum' hissini garip bir huzur arayışıyla harmanlıyorum.
rainymood on.

2 Aralık 2011

...

by models.com
I believe in the power of black and white.



20 Kasım 2011

northern exposure


Bambaşka bir ruhu olan bu efsane diziyi hatırlayanlar var mı? Biz dört kız kardeş, kendimizi içinde yaşıyor sanıyorduk ben çocukken. Hatta sadece bize ait bir dünya sanıyorduk. Başka kimse izlemiyor sanıyorduk. Şimdi, her kış geldiğinde kuzeye gidip o sıcaklığa geri dönesim geliyor. Chris hala yayında gibi, Marilyn'in örgüleri bitmemiş gibi, Ed'in saçları aynı gibi... Gelmek isteyenler el kaldırsın!

14 Kasım 2011

aşkın matematiği

"insan en az üç kişidir. kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. en sahicisi de bu üçüncüdür. olmak istediğin kişiden kendini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir en çok sana benzeyen. ne kendin kadar huzursuz ne de olmak istediğin kişi kadar hayalidir o. yine bu yüzden iki insanın birbirine âşık olması en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir. hangi kişiliğinin hangi kişiliğe, hangi parçanın hangi parçaya özlem duyduğunu çözemediğinde, içmeyi unuttuğun sigara parmaklarını yakana kadar karşı duvara bakarsın."                       
                                                                                     emrah serbes

27 Ekim 2011

27

tatsız tatsız 'yeni kayıt'a bakıyorum. ve canımız sıkkınken kendimizi neşeye vuruyoruz yine. bu duyguyu iyi biliyorum, iyi biliyoruz. iyi hatırlıyorum. şimdi anlatıyorum, en absürt halimle. çokça susuyorum. insan en çok konuşmak istediğinin yanında susuyorsa, en çok anladığının yanında saçmalıyordur belki de. o yüzden biriktiriyorum bir sürü şey. biriktirdikçe çoğalıyor, biriktirdikçe azalıyorum. aynı frekansta başka yayınlar...

21 Ekim 2011

zaman akar

'günler geçiyor' temalı hayatımda, bir fon müziğim eksik.

14 Ekim 2011

insan bekledikçe olgunlaşıyor mu, yoksa olgunlaştıkça mı beklemeyi öğreniyor?
herhangi bir şeyi beklemekten nefret eden biri olarak, son birkaç yılım ıssız bir durakta beklemekle geçti. geçti demek yanlış olur gerçi. halimden memnundum. artık beklemiyor olsam da halen o durak civarında takılıyorum. sigara içsem, ciğerlerim iflas eder, her yer izmarit olurdu. ama murphy yasaları'na göre sigara yaktığın an otobüsün gelirdi. eğer gelecekse... hiç gelmeme ihtimali de var. 

o küçük plastik taburede otururken bunları düşündüm desem pek doğru olmaz. yarın ne giysem diye düşündüm. saçlarımın rengine bir çare bulmam lazım diye düşündüm. işten ayrılmak için nasıl bir konuşma yapsam diye düşündüm. görevliler geldi. 5 dakika sonra hazır dedi. bekledim... 15 dakika geçti. yarın ne giyeceğime karar veremedim. yasalar ince ince yağmur şeklinde üzerime yağıyordu. ödevimi yapmam gerektiği aklıma geldi. dünyanın en basit, en klişe ödevi. yine de bundan şikayetçi olmadığımı fark etsem de altı üstü dil kursuna gittiğimi düşününce tadım kaçtı. fakat sadece birkaç ay sonra hayal ettiğim yerde olursam; şimdi küçümsediğim şeyler ''peki bu bilgi gerçek hayatta ne işimize yarayacak'' sorusunun cevabı olabilirdi. içim bir nebze olsun rahatladı.


daha fazla plastik taburede barınamayacağımı anlayıp kendimi tatlı bir yere attım. ''profiterolün üzerine fındık ister misiniz?'' dedi adam. olabilir dedim. beklemek tatlıydı bu defa. suflemi kaçıran garsonu düşündüm o an. aslında adam haklıydı. o sufleyi yememem gerekiyordu o gün. ama bu cümle için ''ben n'aptığımı biliyor muyum?'' bahanesi yerindeydi. 

görevliler geldi. 10 dk. sonra hazır dedi. bekledim.. 20 dk. sonra yağmur iyiden iyiye başlamıştı. dünyanın en salaş hırkasının içinde kaybolmak o an için yapılmış en doğru şeydi. fakat işin içine biraz melankoli, biraz romantizm katayım desen etrafta izlenmeye değer bir manzara yoktu. melankoli de romantizm de içimizde.

beklemek sona erdiğinde hemen yola koyuldum. yol boyunca kulağımda müzikle uykuya selam çaktım.
masama dönüp yemekle buluştuğuımda her şey normale dönmeye başladı. sonrası küçük heyecanlar, sonrası iş güç.. sonrası iyilik güzellik.


bkz'lı şekilli post. bayinizde.

12 Ekim 2011

orada değilse buradadır

küçük bir çocukla bomboş vakit geçirdiğimi fark edince; dedemin, güneş çok kızgınken, gözlük camıyla ışığı yansıtarak kağıt parçasının yakılabildiğini gösterdiği günü hatırladım. ardından, babamın iki karton ve bir ipten telefon yapılabildiğini öğrettiği günü... kağıttan uçaklar yapmak, gemiler yapmak, uçurtma uçurmak yada herhangi bir şey öğretmek... o çocuğu büyütecek, hayatına anlam katacak, herhangi yeni bir şey ve asla unutulmayacak bir anı. anlam herkes için orada bir yerde.


6 Ekim 2011

winter is coming

üşümeye başlayınca, kış yaklaşınca iyice; aklıma 'mahsun' geliyor. sonrası zaten hep soğuk..

27 Eylül 2011

yol

'yürüdüğüm süre boyunca, pek çok şey düşündüm. oysa 'hiçbir şey düşünmemek üzere' çıkmıştım yola.'

iç sıkıcı cümlelerin üstünü çizdi önce. kaç yaşında olduğunu düşündü. kaç yılını aynı şeyi düşünerek geçirdiğini... 27 yaşında, bir baltaya sap olmakla, ağaç olmak, çiçek olmak arasında gidip gelen biri. elle tutulur bir başarısı yok. yaptıkları yapabileceklerinin garantisi filan değil. ortaya konulmayan yetenek, yetenek değildir. hiçbir şeye taahhütüm yok. bir tek şey dışında.

yol uzadıkça. ki yol uzamaz evet. açlık vücudumda sinyaller vermeye başladı. beynim de buna yemek hayalleriyle eşlik etti. nefis pizza görüntüleri gözümün önünden geçerken en güzelini kaptım, yanına da bir kırmızı. alerji yapan kırmızı. ama olsun. yürüdüm, biraz daha yürüdüm. tek istediğim temiz hava ve sessizlikken,  şimdi hayali bile lezzetli yemeğime ulaşmak en büyük hedefimdi. boş gün demek, boş işler peşinde koşmak demek değil mi? yollar, sarı yaprakları sanki benim şerefime misafir ediyor gibiydi. sarı yapraklarla ne tür bir atmosfer yaratmaya çalışıyordu bilmem ama sonbahar havasına girmiş bir cadde için fazla renkli ve fazla 'yazdan kalma'ydım. üstelik içime bakınca görünen renkler sepya değildi ve fotoğraf makinem de yoktu. her şeyi klişeye bağlama yeteneğimse hemen sağ cebimdeydi.

hedefe ulaşmak için, direncimi kaybetmeden, sabırla yoluma devam ettim. sanki neyin sabrı, neyin direnciyse?
ve ardından sahildeki cafeye geldim. temiz hava ve istediğim gibi olmasa da, yemek vaad eden masalar, sessizlik vaadetmiyordu. benimse insan fazlalığı baş düşmanımdı. ve bu; yalnızlıktan kaçarken, yine yalnızlığa sığınmanın en güzel örneğinin sergisiydi. süreli sergi.
cafeden yavaş ve kararlı adımlarla çıkarken bir b planım olmamasına rağmen, geri dönüş yoluna verdim kendimi. zaten a planım da yoktu. planlar heyecansız, plansızlık yorucuydu.

beni yolun gittiği yere ulaştıran dolmuşta seyrederken, yolculardan ilham alıp yaratıcılık hakkında düşündüm. ortaya çıkmayan yeteneği kelimelerle büyülesem? belki işe yarar. sonbahar tablosu değil, gece yarısı karanlıkta gelen kelimeler değerlidir. ve fakat anladım ki sigara tüttürmek bu işin 'olmasa iyi olur ama'sıdır. ki ama'dan sonraki her şeyin yalan olduğuna inanmasam da inanmak şu an işime gelir. sonuç olarak, sigara sağlığa zararlı fakat yaratıcılığa faydalıydı. üzgünüm ama yazarken, hiç kullanmadığım bir şeyin eksikliğini, körükleyiciliğini hissediyorsam, sebebi budur.

sonunda beni hayallerimdeki yemeğe ve yemek yeme keyfine olmasa da karın doyurucu bir şeylere ulaştırdı.
kırmızı yerine kola, pizza yerine hamburger yemek sarı yaprakları plastik böceklere dönüştürdü.

yol kısaldı. yol yakınlaştı, sevimsizleşti ve grileşti. rüzgar artık ben burdayım dedi. sahildeki insanlar üstlerine bir şey aldı. ben yola koyuldum.

bazı şeyler hiç olmaz. bazıları olur da sen anlamazsın. bazı yollar çok virajlıdır. bazıları dümdüz uzanır.
ve yol eve gelince biter. bütün yollar evimde biter. tüm yalnızlıklar, korkular, endişeler... her şey sende biter.

ledorita/27

19 Eylül 2011

kırmızı turuncu sarı

''Böyle kendi kendime eğlenemiyorum farkındasın değil mi? Sana gelince hep canım sıkkın oluyor. Ya da fazla keyifli oluyorum, fazla eğleniyorum; fakat sen de ona gelmiyorsun. Bazı arkadaşlıklar böyledir. Zaten unutmuş gibisin de beni. Halbuki dinlesen çok şey anlatırım ama işte o mıymıy eden ses konuşmaya başlayınca susturmalısın beni. Çünkü kara haberler verip, özlemenin kırmızı ve turuncu tonlarından bahsedebilirim sana. Salacak'tan bakınca, Sarıyer'den bakınca, odamdan bakınca görünen silüetinden bahsedebilirim. Göründüğüne yemin bile ederim.
Yanında kırmızı rujlu olur bazen. Silüetten bile seçilir. Olsun... Yanında olsun.

Ama geçecek. Geleceğe yolculuklara hep hayalimden çıkılıyor. Hayalimden, aklımdan, zihnimden... Olduğun yerden, olduğun yere... Olmadığın bir yer bulmak için.

Böyle kendi kendime eğlenemiyorum bak. Kaptırıp gidiyorum. Kapatıp gidiyorum. ''

29 Ağustos 2011

yazdım, çizdim

zaman yok. zaman olsa heves yok. neyse ki sorun sende değil bende. ve neyse ki artık bende de değil. bi yere gitme yani. onu diyorum.

8 Ağustos 2011

Bugünü çekilir kılan birkaç şey; birkaç arkadaş, bir iki fotoğraf  ve LM'ye tekrar kavuşmaya saatler kalması. Ne basit, ne küçük bir hayat!:)

30 Temmuz 2011

27

Şu garip tarihi olan yaşa geldiğim halde, halen ne yapmak isteyip istemediğim tartışma konusu. ayıp değil mi?
Kendi ellerimle hayalperest işlerden vazgeçip sıkıcı işler peşinde koşan bir karakter yazıyorum. Bir anda her şeyi geride bırakıp hayal işlere dalmaya müsait. Hmm yoksa tipleme mi demeliydim?

23 Temmuz 2011

...

bu sıcakta yaşanan soğuk algınlığı bir çeşit ceza gibi geliyor. var olan bütün sıcaklığı vücuduma hapsetmişim de şimdi geri püskürtüyor gibiyim. bademciğimin biri diğerinden üç kat daha hacim aldıkça, temmuz ortası hasta olacak kadar talihsiz miyim ben diyorum. ama talihle ne ilgisi var? suçu klimada bulmak istemiyorum ama sanırım suçlu o.
ben burada nefes alamıyorum içerde çalışan usta sigara içiyor. işte bu talihsizlik. hastayken sigara kokusundan bin kat daha nefret ettiğim için ustaya elindeki toz alçılardan bir toz bulutu sunmak istiyorum. ama nafile. ustayla savaş olmaz. hem de adı ümit. ümit usta. ve pek sevimli değil.
kendimi üst kata atma fikrini uygulayıp çay artı serinlik molası veriyorum.

bir saat sonra...
ustaya pense, kurbağacık ve türevlerini beğendirebilmek için pervane olduk. üstelik içtiği sigaranın haddi hesabı yok. oysa ki duvarda şu tabela asılı 'burada sigara içmenin cezası 62 TL'dir.' eskimiş de olsa uyarı uyarıdır. şu an bana verdiği rahatsızlığın acısını cezayı ödeterek çıkardığımı düşünürsek; hangi açıdan bakarsan bak zararlı çıkacak olan usta olur.
hasta olduğum için sağlıklı düşünemiyorum fakat ustayla olan derdim konusunda kafam fazlasıyla çalışıyor sanırım. hem de pek iyi niyetli hayaller değil.

iki saat sonra...
bilimsel veya değil, nefes almakta güçlük çektikçe aptallaşıyorum.
tek isteğim bir an önce çıkıp yolumu şaşırıp da kendimi yine üsküdar'da bulmadan eve gidebilmek...
aslında düşündüm de iki isteğim daha var: yolda şunu dinlemek... ve o lacoste ayakkabılar...
ben gidemediğim için kendisini düşünce gücüyle kendime doğru çekmek istiyorum.
                                                                                                                                                              
                                                             

21 Temmuz 2011

...

böyle sıkıcı bir günün ardından gelen kafa izni'nin tadına paha biçmeye çalıştım dün. fakat yapamadım. miskinliğin tadına doyum olmuyor yahu.

19 Temmuz 2011

çok mu sıcak?


öyle ağır, öyle yavaş akan bir gün ki hiç bitmeyecek diye korkuyorum. onca şey oldu; koşturmacalar, çekimler, kostümler derken saat iki olmak üzere. bugünün akşamı olacağına ikna olmam gerek. koskoca döört saatin geçmesi için, göz açıp kapayıncaya kadar deyimine şimdi şu an daha çok inanmam gerek. çünkü hem sıkıcı hem çok sıcak, hem de akşama halletmem gereken bir sürü heyecanlı şey var. ama o kadar sıcak ki zaten var olup olmamak arası olan bedenim eriyip eriyip yok olabilir. her sıcaktan bunaldığımda aynı şeyi söylüyor da olabilirim. geçmişe bakmak gerek. ama işim var bebeğim. yeni nesil konsept fotoğrafçıların sitelerinde dolaşırken, aradaki yedi farkı bulmaya çalışıyorum!
fakat sıcaklığa aldırmadan tatlı isteğiyle halsizleşen vücudum, 'tatlı bişey olmadan çalışmam, çalışamam' sinyali verdi. sinyali alır almaz kendimi karşı caddede bulmamla şu görüntüye ulaşmam sadece bir iki dakika sürdü.
yaşasın çikolatalar, yaşasın soğuk süt içebilmek! dondurma daha kestirme bir yol olabilirdi ama burada değil.

bu yazıyı da toplamda tam olarak iki saatte yazmış olmam; yazının giriş gelişme ve sonucu açısından pek manidar oldu.

15 Temmuz 2011

kelebekler

''karnımda kelebekler uçuşuyor diyor kız, çok heyecanlıyım diyor'' dedi orta yaşlı kadın, oğlunun sevgilisinin heyecanını anlatırken. ''demek aşk böyle bir şey. benim hiç karnımda kelebekler uçuşmadı, demek ki hiç aşık olmadım.''
''belki karnın ağrıyor sanmışsındır.''
''yok sanmıyorum, zaten hemen evlendik, kelebek uçuşacak vakit olmadı.''

sadece gülümseyerek dinlediğim orta yaşlılar ve aşk diyalogları...

14 Temmuz 2011

rüyalarda..

''eve geç ve yorgun geliyorum. kendime ayırdığım vakit bir gün öncesinin onda biri bile değil. bu zaman diliminde bi'şey yapabilir miyim acaba diye düşünüyorum. yolda giderken de elimde kitap olmasına rağmen okuyamayıp hayallere dalıyorum. hayallerle seyahat ediyor bazı kimseler. ve hayalleri bölen acı gerçekler, ani fren yapan bir araç kadar sarsıcı.''

son iki gecedir bir cevaptan yola çıkarak yazmaya çalışırken uyuyakalıyorum. parmaklarım klavye üzerinde hareket edemez hale geliyor. gözlerimse bir dakika daha açık kalamam diyerek yanıp sönüyor, ağır ağır kapanıp, son direncimle açılıyor. şimdiyse açık kalması için çabalasam da kapanmakta ısrarlı.
etti üç. üç gündür yazmaya oturup yazamıyorum.
iletişimsiz de olsa, sessiz sakin takılsak da burada buluştuklarım vardır elbet. bir süre 'rüyalarda buluşalım.'

9 Temmuz 2011

yoldakitapokuyabilsemkeske

'okumazsam ayıp olur' listemdeki kitaplardan bazıları kitaplıkta yerini aldı.
şimdi de bunlar için vakit yaratmak gerek.

28 Haziran 2011

hello world

yeni okuluna başlamak istemeyen çocuk gibiyim. ama sadece sıkıntısı gibi... heyecansız, stresli ve isteksiz.

14 Haziran 2011

g minor

en iyi arkadaşlarım birer birer evlilikten söz etmeye başlayınca, sahil kenarında bırakıp gitmişler gibi hissetmeye başladım ben de kendimi. ben napıcam şimdi diye öylece kaldığımı düşlüyorum. 'gitmeyin olum, saçmalamayın ne evlenmesi!' demek istiyorum arkalarından ama kafamda dolaşan düşüncelere tuzlu yaşlarımı damlatarak yalnızlığıma cila atıyorum çaresizce.

üzerime kırmızı elbiseler geçirdiğim halde tek bir fotoğraf karemin olmaması, aslında o elbise üzerinde görünmez bir hırkanın halen var olduğuna işaret ediyor. ediyor da kimse görmüyor.

bana yaşam enerjisi ve mutluluk veren birkaç şeye aslında hiç sahip olmadığımı fark ettiğim günlerde kendime küsüyorum. hayata, dünyaya  filan küsmekle uğraşamıyorum çünkü. öyle olunca işin içine pek çok insan giriyor ve ben kalabalıktan hoşlanmıyorum.

çünkü içinde yoksun.

sen takımları giydiğinde nadiren, bambaşka biri oluyorsun aniden. ben de uçan uçuşmayan elbiseler içindeyken... takımları elbiseleri çekip karşılaşmalı mıyız yeniden?

biraz fazla iyimser bir arkadaş böyle şeylere inanıyor. ben imkansız demekte ısrar etsem de o bir gün her şeyin değişeceğine inanıyor. fakat o geleceği tarot kartlarında, bense rüyalarımda görüyorum. yani ikimize de güven yok. şarlatanın tekiyiz. sürrealist şarlatanlar.

----
bazı şeylerin gerçek değil de sadece kurguya yakışsın diye kurulan hayaller olabileceğini biliyorsun değil mi? takımlar giyen adamlar, tarot kartları filan...

13 Haziran 2011

...

ilk kez bir tv dizisi hakkında yazmıştım, bu da ikincisi. dizi değil çünkü kendisi. birkaç manyak, başka bir dünya... insan filan değiller zaten. hayatımda olsun istiyorum bu adamlar. bir ismail abi'm olsun, dolaşsın sokakta. ya da ben gidip onların mahalleye yerleşeyim. çok tatlılar çünkü öyle böyle değil.
sabah sabah bunları düşündürüp güldüren sebep için bakınız...

10 Haziran 2011

....

en sevdiğim sayının neden en sevdiğim sayı olduğunu bugün anladım blog. evet bugün.
sadece bir nedenini biliyordum ama - şimdilik - fark ettiğim birden çok nedeni varmış meğer. 
her birinin mazisi de yaşıtım. 

hadi şimdi bu bilginin kime ne faydası var birlikte düşünelim:)

4 Haziran 2011

4

çocukken, daha doğrusu büyümeye başlarken ben, yaz akşamları en sevdiğim zamanlardı. istanbul'da şehrin ortasında olsa bile güzeldi. sokak güzeldi, bahçeler güzeldi, arkadaşlarla oynamak güzeldi, saklanmak kadar bulunmak da güzeldi, çekirdekler güzeldi... sessiz sinemada her gece 'kuzuların sessizliğini' oynasa da güzeldi.

sokağın gürültüsü gece olmaya başladığında sessizleşirdi.. bütün çocuklar evlerine giderdi. ben annemin dizine yatardım.. yıldızlara bakardım.  hafif bir rüzgar eserdi. annem, babaanem ve belki birkaç kişi daha sessiz sessiz konuşurlardı. ninni gibi gelirdi. düşünecek hiçbir şeyim yoktu. ama doğamda hüzün varmış ya hani, öyle severdim ki o huzurla karışık huzursuzluğu.. işte bendim, yalnızlığımın adresi...

bazen yıldız kayardı. annem heyecanlanır bi dilek tut derdi. ne dilerdim bilmiyorum. belki de bi dileğim yoktu.
ama o günlerde, her insan gibi ben de çok üzüleceğimi bilerek, o sebepsiz hüznü hissederek başımı koyduğum dizlerinde, şu yaşımda hüngür hüngür ağlayacağımı bilemedim.

kaç yıl geçti bilmiyorum. bilmek de istemiyorum ama bugün bir yıl daha ekledim üzerine. hem de bomboş geçen koskoca bir yıl. belki de bomboş geçmiş bir hayatın üzerine eklenmiş bir yıl daha. ama cebimde bir kaç şey var.. biraz da defterimde.

 yaz akşamları hala en sevdiğim zamanlar. ama şimdi pencerenin önünde oturup yazın henüz tam anlamıyla gelmediğini söyleyen serinlikte anıyorum o akşamları. ve sanki etrafta mumlar yanıyormuşcasına yazıyorum. belki de dinlediğim şarkıdan. ya da içimdeki melodi o şarkıda olduğundan.

ve şimdi bir rüya gibi, fısıltılı konuşmalarla uykuyu beklemek.
artık konuşan kimse yok.
sanki yıldızlar da yok.
ya da ben artık gökyüzüne bakmıyorum.

30 Mayıs 2011

26-29

tarihleri fark etmiyorsan, fark etsen de önemsemiyorsan. şarkıları duymuyorsan, duysan da içlenmiyorsan;
aptal romantizmini silip atmışsın demektir en azından.

21 Mayıs 2011

..


Günlerdir canım o kadar sıkkındı ki, kafama yorganı çekip bütün gün içinden çıkmamayı denedim, olmadı. Belki açınca her şey uçup gider dedim, olmadı. Ben de absürt komedi izlemekte buldum çareyi. Saçma sapan şeylere gülmekten medet umdum. Beynim uyuşsun da çalışmasın diye.. Önce bütün gün, sonra günde 1-2 doz.
İşe yaramadı değil.

Pages - Menu

Popular Posts

takip edenler

Blogger news

Blogroll

About

Blogger templates

Kişisel web sitesi Kişisel web sitesi