10 Haziran 2009

ego savaşları


Soğuk savaş denen şey bu olsa gerek. Modern insanlık tarihdeki en büyük ve en uzun süren savaş. Görünürde yıkıp dökmüyor ama içten içe heryeri harab ediyor. Üstelik aşktan bile güçlü! Bu oldukça ürkütücü değil mi?


9 Haziran 2009

bir tatlı huzur, bir acı tat

* Kolay kolay hiçbir şarkıyı 'kalp sıkışması' nedeniyle hiddetle kapamam. Birkaç istisna vardır bunu yaptığım, dinlemeye dayanamadığım. (ama aynı zamanda doyamadığım)

bu şarkı da onlardan biri oldu.

uyarıyorum; sevdiğinize veda etme durumunuz varsa dinlemeyiniz! sonra 'yav ben dinleyip dinledip ağlıyorum' diye gelmeyin bana! Çünkü şahsen denedim etkisi bu!

* Bir film izledim pazar günü. Daha doğrusu Gael García Bernal'ı izledim. Artık yorum yapmanın bi anlamı ve zevki yok ama yine de şu kadarını söylüyorum; evet ama ı- ıhhh ! :)

* Kursum bitti. Zaman ve düşünce öldürecek yeni bişeyler bulmam gerek!

* Dün akşam, uzun zamandır hiç olmadığı kadar iyi vakit geçirdim. Mümkün olsa sabaha kadar sohbet edebilirdik. Anlatırdım uzun uzun... İki insan oturup 3. ve 4. kişileri konuşuyorsa o konu hiç bitmiyor:) ve saçma sapan ayrıntılara takılıp mutlu oldum. İstiklal'de yanımdaki centilmenin silip verdiği erikleri yiyerek yürümek gibi. O an abla gibi davranması gereken ben olduğum halde, şımarık bi çocuk gibiydim farkettim:)
Kısaca, her şeyin anlamsız, tatsız ve bomboş geldiği şu günlerde gerçekten iyi hissetmek mucize gibi bir şeydi.

* Ve bir soru :'' kızgın ve kırgın olmak insanı yeterince haklı çıkarır mı? bilmiyorum...

6 Haziran 2009

...

Biri senin canını yakıyor, sonra 'bak canım yanıyor' demek isterken farkında olmadan sen de onun canını yakmaya çalışıyorsun. Fakat sonuç olarak yine canı yanan da üzülen de sen oluyorsun.

Yanlış bunun neresinde?

4 Haziran 2009

pek manidar

Bir süredir ısrarla 'izlemelisin' diyen arkadaşımın gönderdiği filmden bahsetmiştim dün. Tatil/The Holiday. Konusunu araştırıp okumamıştım. Özellikle bilmek istemedim, bi anda tanışmak istedim. Öyle de oldu. Çok fena oldu. İlk 10 dakikasından sonra tepkim şuydu: ''çok manidar! '' Filmi durdurup arkadaşıma çemkirmek istediysem de sonra vazgeçtim.

Konusunu anlatmayacağım tabii ama şu kadarını söylemeliyim; bir sahnesi vardı ki; bugüne dek izlediğim, okuduğum hiçbir şeyde kendimi bu kadar net görmemiştim. Öyle bir aynaydı yani.

Ne yapmam gerektiğini kulağıma fısıldaması yeterliyken bağıra bağıra söyledi adeta.
Ben de mesajı aldım. Artık yeniden doğuşu tarihle eş zamanlı hale getirebilirim.

ne güzel... ne güzel...

29 Mayıs 2009

aşk neydi?

bir kadın bir adama aşık... adamsa kendine bile inkar etmekte.
hem olağan hem olağan dışı bir günde, birlikte yemek yiyorlar. menüde mantı var. istemedikleri halde sarmısaklı geliyor mantıları. o kadar yorulmuş ve acıkmış ki kadın; biraz mızmızlansa da pek önemsemeden yiyor. hem zaten karışısında o var. yemek kötü bile olsa fark edemez ki...

sıra çaya geliyor. kadın şekersiz içiyor çayı. adamsa iki şekerli. ilk çayları bitiyor. kadın onca işten sonra hem yorgunluğunu hissediyor hem de yavaş yavaş dinlendiğini... ikincileri doldurmak üzere bardakları alıyor çaycı. kadın düşünüyor; 'bu şaşkın kesin karıştıracak bardakları. 'ama olsun!' dudağının kenarına belli belirsiz bi gülümseme yerleşiyor kadının. ve çaylar geliyor. tam da tahmin ettiği gibi. kenarında şeker kırıntıları olan bardak kadına geliyor. dudağının kenarındaki gülümseme ortaya çıkıyor bu defa... ama kimse fark etmiyor. bardakların karıştığını fark etmedikleri gibi... hiçbir şey demeden, bi yudum alıyor kadın çayından... hafif şekerli kenarından... ve o an mutluluk bu işte diyor. aşk bu işte...bu değilse ne?
o gün henüz, hiç tam anlamıyla dokunmadığı, öpmediği, koklamadığı adamın bardağından içebilmek... takıntılı bi aşık olmadan da bunu yapabilmek... aşk belki milyonlarca cümlede, kelimede, her şekle bürünerek her yerde... ve binlerce tanımda... asırlardır...ama bu değilse ne?

ve hayatın, aşkın, sevginin... hep hafif şekerli kenarından tadıyor kadın bundan sonra... hep kenarından, hep kırıntılarla, hep yarım...

*

binlerce vazgeçiş ve iki yıl için hikaye...

27 Mayıs 2009

iğrenç espriler vol. I

- geçen gün ledorita'nın odasına girdim, bi baktım koymuş kafasını scanner'a, saçlarını tarıyor.
- hahahha
- evet, doğru. yüksek tarayınca çok güzel oluyor.
- hadi ya?
- bugün 150 dpi' da taradım mesela, dalgalı oldu. 600 dpi'da tarayınca dümdüz oluyor.
- puhahahaha

26 Mayıs 2009

orada olmak istiyorum!


Sanırım artık böyle bi köşe açmam gerek blogumda... 'oradaydım' diyene kadar 'orada olmak istiyorum!' Zira olmak istediğim yerler giderek artıyor. Hayal kurmak istemezdim ama doğum günümü şurda sevgilimle başbaşa geçirmek yerine, şirkette ve evde meyveli pasta üfleyerek kutlayacak olmak da çok can sıkıcı yahu! :)

24 Mayıs 2009

benim çiçeğim

Hayatımda ilk kez kendime bir çiçek aldım bakıp büyütmek için...Hem de hiç mi hiç aklımda yokken, hem de Migros'tan. Elimde saksıyla Avm'nin içinde dolaştım bi süre... Kendime inanamıyorum:)
Böyle karanlık fantastik bi ortamda değil tabii yeri...Fotoğraf gereği öyle oldu.
Sanırım hiçbir zaman çiçekleriyle konuşan hemcinslerimden olamam ama yine de çok heyecanlı!:)





22 Mayıs 2009

kadınların sanal dünyası

''Siz tamamen sanal bir dünyada yaşıyorsunuz o zaman'' dedi Reha Muhtar dün geceki programında. Dört kadının erkeklerle ilgili söyledikleri karşısında şaşkınlıkla. Erkeklerin biz kadınlardan daha basit yapıda varlıklar olduğunu söyleyip ve aslında hayran olunmayacak, aşık olunmayacak varlıklar olduğunu fakat onu da bizim yüklediğimiz anlamlar sonucu yaptığımızı anlattıktan sonra. Reha Muhtar şaşırdı ve ilk cümlesine ekledi; ''e siz kendiniz çalıp kendiniz oynuyorsunuz yani.''

Sanırım kadınların en az birer acı tecrübeyle öğrendikleri bi gerçek bu. Fakat çok az erkek bunun farkında. Kadınlarla ilgili güzel yazılar yazmışlığı olan Reha Bey bile farkında değilmiş düşünün!

Geçenlerde arkadaşıma dediğim gibi; '' Erkeklere karşı imalar, yok efendim simgeler kullanmak çok çok yanlışmış. Biraz geç de olsa öğrendim. Gerçi ''bunu bilmek seni 5 yıl ileri götürür'' dedi o da... Ama ben zaten hep ilerde olmaktan mı, yoksa bu gerçeği bilememiş olmaktan mı kaybediyorum bilemiyorum:)) Neyse özetle olay şu: derdin neyse söyliceksin direk! 'Bak yüzümü üçte bir oranında asıyorum, bu sana geçen gün yaptığın bilmem bişey için kızgınlığımın belirtisi' demekle filan olmuyor. Anlamıyorlar!

Yoksa;
- neyin var?
-yok bişeyim!
-neyin var söyle
- yok bişeyim dedim ya!

diyalogları uzayıp gidiyor ve bizim açımızdan olumsuz bitiyor genelde. Adam yok diyorsa yoktur diyip pes ediyor çünkü. O nedenle onların beklentileri kadar olmasa da az da olsa net ve düz olmak gerekiyormuş!

Sanıyorum ki; kadınların sanal ve komplike dünyası bunu keşfettiğinden beri daha huzurlu ve eğlenceli .

Not: Olağanüstü tespitler yaptığım, bu konuyu dert edip düşündüğümden filan değil ama yazmak istedim yine de... kadın-erkek ilişkileri köşeciliğine de başlamadım korkmayınız!:) geçicidir!

21 Mayıs 2009

link

alttaki yazının soundtrack'i olabilir:
http://www.youtube.com/watch?v=_YCGtT_FRYg

niçin böyle şeyler yapıyorsunuz abicim! bak buna da sinirlendim şimdi! :)

tahammül sınırlarım

*çifte standart; sanırım tahammül sınırlarımı zorlayan yegane durum budur. hem de yer yerde, her türlüsüne tahammül edemiyorum. tüylerim diken diken oluyor. asi ruhum canlanıyor. çocukluğumdan beri böyle... ablam bişey yapardı örneğin, sonra ona denk ben bişey yapardım ama kıyamet kopardı. çok iyi hatırlarım bi gün; benim bi eşyama zarar vermişti, deli olmuştum. ben de gidip onun yeni aldığı montundan küçük bi parça kesmiştim! evet! sanırım ilk 'kötü niyetle' ve intikam duygusuyla yaptığım şey budur. sonra tabii ablamın yaptığı şey benim yaptığımın yanında daha masum kalınca aile fertleri tarafından fena azar işitmiş ve kendimden utanmak bir yana şaşırmıştım da... vay be bendeki hırsa bak demiştim. gözüm dönmüş demek ki! bu olaydan sonra bir daha bilerek ve isteyerek kimseye ve hiçbir şeye zarar verdiğimi hatırlamam. tabii abla-kardeş kavgaları şiddetle devam etti. üç ablayla büyümek kolay değil:) ama yine de en deli işi şeyleri yapan küçük ablama cevabını verme konusunda yarıştım. fakat onun kadar deli olamadım hiçbir zaman... herneyse psikologta çocukluğa iner gibi oldu bu. hiç deneyimim olmadı ama filmlerin etkisi işte:) ama ben beleşe yapıyorum bunu:)) neyse.. uzattım. demek istediğim çifte standart... senin yaptığın şeyi ben yapınca neden sorun oluyor yahu? anlamıyorum! ikili ilişkilerde pek geçerli değil bu tabii.  ayrı tutmak gerek. ama onun dışında kalanları gerçekten anlayamıyorum!!!

*bunun kadar tahammül edemediğim bişey daha var adına bencillik mi demeli bilmiyorum.
senin bana ihtiyacın varken, ben senin yanında oluyorum ama benim sana ihtiyacım varken nedense senin daha önemli sorunların oluyor. ve o durumda da acaba hangimizinki daha acil/önemli/hayati diye tartma gereği bile duymadan kendinden yana olanı seçiyorsun. ve bundan hiçbir zaman bir damla bile rahatsız olup pişmanlık duymuyorsun. bu nedir? ya da ne değildir? emin olamıyorum bir türlü.

* aslında bişey daha var ama o daha hassas bir konu şu sıralar.  bu nedenle ona da sadece 'dürüstlük' diyip bırakıyorum.

oh be!




19 Mayıs 2009

küçük mutluluk anları I

Bugün bu keyifsizliğime rağmen beni mutlu edebilen tek şey bu kitap oldu şu ana kadar. Uzun zamandır aldığım en güzel, en anlamlı hediyeydi, hem de çok uzaklardan... Ben de duramadım fotoğrafını çektim tabii. Ve o uzaklara gönderdim 'bak artık ben de' diye... Hoş bi oyunun ilk adımı... Paylaşmaya değer şeyler oldukça yazıciim efendim.

18 Mayıs 2009

iki kare bir adam

Dün tesadüfen ve tereddütle de olsa izlediğim Milk'te; tüm film bi yana, görülmeye değer tek anları şu aşağıda göreceğiniz karelerdi sanırım. Tamamen sanatsal kaygı ve kıskançlıklarla bakıyorum tabii olaya. Bundan şüpheniz olmasın. O an, o deklanşöre dokunan kişi olmayı ne kadar isterdim bilemezsiniz. Ama zaten neredeyse olmayan fotoğrafçılık yeteneğim bu karizma ve müthiş gülümseme karşısında ne hale gelirdi bilemiyorum tabii...O kadar da profesyonel olmayabilirim.:)
Herneyse kısaca; ''sanatsal açıdan pek şahane'' diyor ve konuya noktamı koyuyorum.



...

''bir gece yarısı, içimde apansız bir sızıyla o derin uykumdan uyandığım anda fark ettim:
bir şeyi unutmuşum meğer... 'bir şey' demeye dahi utandığım...hep kendi kendime savaşırım sanmışım ya da zaman'a teslim etmişim her şeyimi ama ne benim kalbim, akıl gücüm, ne de zamanın gücüymüş ilacı. yaralayana değil de, yaradan'a sığınmalıymışım. unutmuşum!''

* alıntıdır.

16 Mayıs 2009

günden kalan

* Bugün Taksim'de 'pardon, bikaç soru sorabilir miyiz?' diye dolaşan tiplerden biri de bendim! Öyle zannediyorum ki medya dünyasının en can sıkıcı işi olmalı bu. İstiklal'de röportaj yapacak insan avına çıkmak. Tamamen amatörce yaklaşıyorum tabii olaya. Ancak birkaç deneyimle anladım ki; hiç hoşlanmadığım bi iş olsa da o anda hırs yapıyorsun insanlarla konuşmak için. Karşıdan gelenlere 'bu konuşur, yok abi bu konuşmaz' diye tahlilller yapmaksa tek zevkli yanı olsa gerek. Karşı cins unsurunu da kullanamadım, daha doğrusu kullanmak istemedim. Ama yine de fena iş çıkarmadık sanıyorum. .
Fakat o sıcağın, yorgunluğun acısı ilerleyen saatlerde çıktı. Hala kendime gelebilmiş değilim. Oyun oynamaktan yorulup sızacak bi çocuk gibiydim tüm gün... ve bu duyguyu çocukluğumdan beri hissetmemişim bunu anladım. Ne güzelmiş... saf, çocuksu ve huzurlu...

*Bugün bişeyi bir kez daha anladım. sahip olmadığın bir şeyi sahiplenme/paylaşamama ve kıskanma hissi çok can sıkıcı. 'çık benim bahçemden, bi daha da yaklaşma!' diyemiyorsun. çünkü buna hakkın yok. ayrıca senden bunu isteyen biri de yok. işin kötü yanı; karşılıklı olmayan bi duygu bu. gerçekten de çok can sıkıcı değil mi?

* sanırım sınırlarımı korumak konusunda fazla hassasım bugünlerde.

* insan kendine göstermediği hoşgörüyü nasıl bir başkasına gösterebiliyor? ilginç değil mi bu?

* 'hayata dönüş' projelerimden ilkine yakın bir zamanda başlayacağım inşallah. sonuçlarını buraya da yansıtarak göz zevkinizi bozacağımdan hiç şüpheniz olmasın:)

* ve lütfen artık erkekler daha yaratıcı olsun! olamıyorlarsa da klasiklerden vazgeçmesinler. klasikler güzeldir zira... billboarlarla evlenme teklifi etmeyin artık rica ediciimm! bi yüzük bi çiçek alın, bi iki romantikmiş gibi bakıverin daha iyi... zaten bunu bekleyen kadın her türlü eriycektir orda, o kadar da mesele etmenize gerek yok.
(konunun benimle yakından uzaktan bi ilgisi yok. sadece takıldım)

***
çok yazıyorum, sebepsizce yazıyorum, yazdığım kadar da dostlarıma anlatıyorum. ne kadar cesurum değil mi...yaa...yaa...

13 Mayıs 2009

diş ağrısının faydasını da gördük

çok şükür.
uykusuzluğun binbir türlü hali/sebebi varmış. şimdi gecenin bi yarısı yatağımdan kalkıp düşüyorum; öylece kendi kendine duran bi diş... neden gece yarısı daha çok ağrımaya başlar? ve neden ağrı kesiciler hiçbir halta yaramaz? bilimsel ya da duygusal bir açıklaması vardır umarım?? çok sinirliyim blog. ve bu defa sadece küçücük bir dişe.. 

ama şöyle bi faydası var.. öyle bi acı/sızı ki; yaşamakta olduğunuz duygusal acı ve sızı akla geldiğinde 'amaan yemişim' moduna sokuyor... bu açıdan iyi... tabii yarın sabah neler olacağını bilemiyoruz ama şimdilik böyle.

offff :(

12 Mayıs 2009

alıntılarla...

''Ellerim parçalanıyor ne zaman yazmayı denesem. Ağzım artık daha bozuk.''

Daha önce de yazdım bunu.. ve çokça da içimden geçirdim...Ama hiç bu kadar yerinde ve zamanında olduğunu hissetmemiştim. En çok bugünüme yakıştı sanki. 

''25 yaşında bir hayal kırıklığı olduğumdan eminim'' çünkü...

11 Mayıs 2009

değirmen

Sabahattin Ali'nin Değirmen adlı hikayesinden...
Sevgiyi bu kadar güzel anlatan pek az şey okudum bugüne dek.
hepsini okumaya üşenen son satırları okusun derim...

***
elimi omuzuna koydum, gözlerini bana kaldırdı.

"seviyorsun!..." dedim.

"öyle..." dedi.

"ne yapacaksın?..."

bu sualin cevabını bulmak ister gibi gözlerini yukarıya, yıldızlı göğe çevirdi. uzun uzun baktı, birdenbire:

"sen bizim çeribaşımızsın dedi, gezdiğin yerler benden çok, tecrübelerin fazla, aklın dirayetin bütün çingenelerden üstündür. sana açılmalıyım... gözlerini hiç indirmeden, sanki yıldızlara anlatıyormuş gibi, söylemeğe başladı: onu seviyorum, ne yapacağımı da hiç düşünmedim. sen benim sevmenin nasıl olacağını bilirsin... ben ki arkamdan uşaklarını koşturan konak sahibi hanımlara başımı çevirmezdim: yedi köye hükmeden eşraf bana gelip, "kızım senin için yataklara düştü... çingene olduğunu unutup seni evlat gibi sineme basacağım, yalnız gel, gel de kızımızı kurtar!..." diye yalvardılar da gene cevap vermeden yoluma gittim; işte şimdi bu bir kolu olmayan kızı seviyorum.

onu alamam, onu kaçıramam... halbuki o da beni seviyor. bunu bana evvelisi gün ağlayarak söyledi. gel dedim, beraber kaçalım. "acı acı güldü, "ağam dedi, ben senden noksanım, bana sadaka mı veriyorsun?..." onu nasıl sevdiğimi anlattım: "bana kolunun yerine kalbini veriyorsun, bir kalp bir koldan daha mı az değerlidir?"

"tekrar gözyaşları boşandı: "olmaz dedi, düşün ki, her karşına çıktığımda senden utanacağım, başım yerde olacak, beni böyle zelil etmek ister misin? bırak beni, ne olduğumu bilerek ihtiyar babamın yanında kalayım, sende bir daha buralara uğrama. bana sakatlığımı unutturarak deli deli rüyalar, gördürdün, seni ömrümün sonuna kadar unutamam, ama olmayacak şeylere beni inandırmağa kalkma, eğer sahiden beni seviyorsan hemen buralardan git!..."

atmaca burada bir nefes aldı ve gözlerini yeri indirdi:

"düşünüyorum, birleşirsek bu ikimiz için de sahiden azap olacak. aramızda anlaşılmaz, boğucu bir havanın dolaştığını hissedeceğiz. eğer o bana açılamaz, bana naz edemez, bana içinden geldiği gibi sarılamazsa, gözleri her zaman: "ne diye gençliğini benim için nâra yaktın, sana yazık değil mi?" demek isterse ben ne yaparım? her sözünden, her tavrımdan alınır: kızsam ona dokunur, düşünceli olsam ona dokunur, sevsem ona acıyormuş gibi gelir, kucaklasam boş olan kolunun yerinde bir sızı duyar ve bunlar hep böyle sürüp gider...

"ne yapacağımı, bu halin beni nereye götüreceğini sorma, bende artık kuvvet yok. akıl yok, düşünce yok, yalnız aşk var. mavzer kurşunu gibi çarptığını yene seren bir aşk... senin atmacan artık kanatlarını kımıldatacak halde değil!..."

sustu, son sözler öyle acınacak bir tavırla ağzından dökülmüştü ki, fazla bir şey sormağa, hattâ teselli etmeğe kalkışmadım; ona bu halde ne söz söylenebilir, nede o söyleneni duyardı.

koluna girip çadıra kadar götürdüm.

işler gittikçe sarpa sarmıştı adaşım. atmacanın hali beni korkutuyordu. fakat yapılacak hiçbir şey yoktu. şimdilik işi oluruna bırakmağa karar vererek yattım. bütün gece, büyük çınarın altında kollarını açarak sabırsızca bekleyen atmacayı, ve dudaklarının kenarında geniş bir sevinç, soluk yanaklarında görülmemiş bir pembelikle ona doğru koşan değirmencinin kızını gördüm. fakat birbirinin kucağına atılacakları zaman şekli belli olmayan tuhaf bir cisim ikisinin arasına giriyor, bir çark gibi fırıl fırıl dönerek ve gittikçe büyüyerek onları ayırıyordu.

günler, kuvvetli bir rüzgârın sürüklediği beyaz bulut kümecikleri gibi birbirinin arkasına geçip gidiyorlardı. ve biz, bunların sonunda muhakkak bir fırtına kopacağını seziyorduk. herkes müthiş bir şeyden korkuyor gibiydi. bütün çergiyi ağır bir durgunluk kaplamıştı.

ihtiyar ve tecrübeli çingene karıları bildikleri afsunları okuyorlar, bütün iyi ve fena ruhları zavallı atmacanın imdadına çağırıyorlardı. o, gittikçe çöken yanakları, nereye baktığı belli olmayan şaşkın gözleriyle geçerken delikanlılar başlarını yere eğiyorlar, genç kızlar ölü gibi sararan benizleri ve titreyen dudaklarıyla arkasından bakıyorlardı.

kadın, erkek, genç, ihtiyar hiçbir şeye karar veremeyerek bekliyorduk. sanki serseri bir rüzgâr kafalarımızdan her düşünceyi silip süpürüyor, bizi şaşkın ve meyus buralarda bırakıyordu.

bir gün atmaca yanıma sokuldu.

"bu akşam değirmende ahenk yapacağım, ben ihtiyarla konuştum!..." dedi.
hafif yağmur çiseliyordu. akşama kuvvetli bir yaz sağanağı gelmesi çok mümkündü. bunu ona da söyledim.

"değirmenin içinde çalacağım!" dedi.

"değirmen geceleri de işliyor, o gürültüde mi?"

tuhaf tuhaf güldü.

"korkma! dedi, klârneti o gürültüde de size duyururum. nefesim daha o kadar kuvvetten düşmedi".

yağmur akşama doğru sahiden arttı. karşı tepedeki palamut ormanına birbiri arkasına yıldırımlar düşüyor, iri damlalar zeytin ağaçlarının siyah yapraklarını garip tıpırtılarla oynatıyordu.

hepimiz değirmenin içine dolduk. tavanda sallanan iki tane gaz lambası etrafa yarım bir aydınlık serpiyordu ve çarklar, taşlar, tozlu kayışlar dönüyorlar, dönüyorlardı.

hepsinin birden çıkardığı yırtıcı gürültü yağmurun alçak tavandaki kesik hıçkırığına karışıyor, birbirini kovalayan gök gürültüleri bu korkunç ahengi tamamlıyordu.

değirmenci ve kızı duvarın dibindeki sedire oturmuşlardı. sallanan lambalar genç kızın yüzünde acayip gölgeler oynatıyordu.

bütün gürültüleri bastıran ince bir ses birdenbire yükseldi. kendisini değirmenin karanlık bir köşesine çeken atmaca çalmağa başlamıştı.

adaşım, ben o gece dinlediğim şeyleri öldükten sonra bile unutamam.

dışarıda fırtına gittikçe artıyor ve rüzgâr ıslak kamçısını kerpiç duvarlarda gezdiriyordu. yükselen sular tahta oluklardan taşıyor, haykıra haykıra yerlere dökülüyordu.

içeride taşlar nihayetsiz bir coşkunlukla homurdanıyor; çılgın gibi dönen kayışlar şaklıyor; birbirine geçen tahta çarkların dişleri ağlar gibi gıcırdıyordu. ve bunların hepsini bastıran deli bir ses kâh yalvarıyor, kâh hiddetle kıvranıyor, susacak gibi olduktan sonra tekrar yükseliyordu.

alaca karanlıkta atmacanın siyah ve parlak gözleri hiç kıpırdamadan genç kıza bakıyorlardı. genç kızın acınacak bir perişanlıkla çırpınan büyümüş gözlerine...

ve öyle şeyler çalıyordu ki adaşım, onları anlatmağa bizim kullandığımız kelimelerin takati yoktur...

bazen okşayan, ısıtan bir sabah güneşiydi... fakat derhal yüzümüzü yırtan, gözümüzü kör eden, içindeki ateşleri kum tanesi gibi etrafa saçan bir çöl fırtınası oluyor, yahut bağrımıza işleyen bir bıçak haline geliyordu.

son ve keskin bir çığlıktan sonra atmacanın ayağa kalktığını gördüm. iki üç adım ilerledi ve klârneti bir köşeye fırlattı.

herkes doğrulmuştu. üzüntülü gözlerle ona bakıyorlardı. o, yüzüne büsbütün dökülen kara saçlarını eliyle geri attı. birdenbire çukura gitmiş gibi görünen gözlerle etrafını araştırdıktan sonra onları değirmencinin kızına dikti, uzun uzun baktı...

o dakikayı ömrümde unutamam adaşım; dışarıda fırtına arttıkça artmıştı, duvarlar sarsılıyor, tepemizdeki kiremitler uçuyordu. ve değirmen, azgın bir hayvan, homurduyor ve dönüyordu. ve o, lambanın sönük ışığında, olduğundan daha büyük âdeta bir gölge gibi duruyordu. gözleri genç kızın üzerindeydi. tahammül edilmez bir acı yüzünün şeklini tanınmayacak hallere sokmuştu. kâh esmer derisini şişiren bir kan gözlerinin kenarına kadar fırlıyor, kâh dişlerinin arasında ezilen dudakları bile bembeyaz oluyordu. o dudaklar ki, bir şey söylemek ister gibi kıpırdıyorlardı ve ağlayacak gibi aşağıya çekiliyordu.

bu bakış ancak bir an kadar sürdü. sonra gözkapakları yavaşça düştüler ve o, yere yıkılacak gibi sallandı. fakat hemen kendisini topladı. bir kere daha etrafına bakındı. sanki bir imdat bekliyor gibiydi: kendisini bu kahredici, bu parçalayıcı ağrılardan kurtaracak bir imdat... nihayet kafasına bir şey vurulmuş gibi inledi. gerisingeriye dönerek değirmenin öbür başına, çarkların ve kayışların kudurmuşçasına döndükleri köşeye doğru atıldı.

bir nefes alımı kadar hepimiz olduğumuz yerde kaldık, sonra delice bağırarak arkasından koştuk...

heyhat adaşım, çok geçti. atmaca yerinden fırlayan ve "iş işten geçti" demek isteyen gözlerle bize doğru geliyordu.

sağ kolu yerinde değildi ve oradan oluk gibi kan fışkırıyordu. birkaç adımdan sonra sendeledi, ayaklarımızın dibine yıkıldı...

işte adaşım, sana seven bir çingenenin hikâyesi...

çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve öpüşmek yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir...

seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı önünde veya ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, söz aramızda gene hoş şeydir.

fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımağa tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir. "

8 Mayıs 2009

öylesine

*link editi

jehan barbur - öylesine


yüzümü gönlüne koysam

yemin tutsa kalbim beni sever miydin
içimi avucuna döksem
beni azıcık çözer miydin
yok olmuyor istemekle bitmiyor
hiç bir yol yarılanmıyor uzadıkça uzuyor
kal demiyor söz vermiş susuyor
kelimeler düşmüyor içimde salınıyor

yüzünü gönlüne koysam
yemin tutsa kalbim beni bilir miydin
yok olmuyor istemekle bitmiyor
hiç bir yol yarılanmıyor uzadıkça uzuyor
kal demiyor söz vermiş susuyor
kelimeler düşmüyor içimde salınıyor

5 Mayıs 2009

sanırım


bazı duygu ve düşüncelerimi yazı konusu yapınca sanki birer malzemeymiş gibi geliyorlar. yazıp bitirdiğin anda senin olmaktan çıkıyor gibi... sanki yazmak için birer sebepmiş gibi.. oysa hayatın o hisler içersinde devinip durmakla geçiyor. o kadar ciddi, o kadar özel...

sanırım yaşarken değil, iyi ya da kötü her şey bittikten daha doğrusu sancısı dindikten sonra yazılmalı bazı şeyler...

ya da şu parçalar yerlerine oturunca belki...

o gün...


''Çaresizliğini okudum yüzünde. Karşımda duruyordu öylece ve benden daha üzgün görünüyordu.''
 
***

4 Mayıs 2009

murphy kanunum

Dikkat çok 'kızsal mevzular' içeren bir posttur!:)


*Saçlarımı boyadım ve hiçkimse farketmedi blog. Zaten farkedilecek gibi değil ama daha iyi oldu, en azından ben iyi olduğunu hissediyorum ki bu da yeter.

*Bu küçük değişiklik sebebiyle bugünkü stilimde de değişiklik yapıyım dedim ve yarı klasik bir çizgide giyindim. Fakaat sen misin böyle giyen?

Önce sabah taksi istediğim yerde durmadı. Yine az da olsa yürümek zorunda kaldım.
Sonra koca bir kahveyi eteğime, masama, yerlere döktüm.
Ama bu bişey değilmiş!

Farkettim ki; ne zaman topuklu ayakkabı giysem koşturmacalı bi işim çıkıyor. Murphy yasası mıdır nedir. Daha önce de defalarca test ettim, artık eminim. ki giydiğim topuklu bile denmeyecek kadar rahat ve alçak ökçeli olmasına rağmen... ama yok başka günler yerimden bile kalmadan gün biterken, topuklu giymişsem oturmam mümkün değil. Bugün de öyle oldu.. Tüm öğleden sonram arka sokaktaki binamız, yan taraftaki binamız ve kendi odam arasındaki üçgende koşturmakla geçti. Yazık bana:((

Sanırım bu hanfendü hallerini henüz sindiremedim üzerime, ondan oluyor hep:)

Tabii bi gün önce maça gidip bağırıp çağırmak istiyorum diyen bi kızdan ne beklenir ki..

*Maç demişken; kimse beni maça götürmedi:( Tünel'de aylak aylak dolaşmak zorunda kaldım yine...ve burada tek başına fotoğraf çekilmeyeceğini bi kez daha anladım. Amacım o değildi zaten ama yanımdaydı işte... Sonuç olarak; makineyi mi kesiyordunuz beni mi bilmiyorum ama her ikisi de hiç hayra alamet değildi. O nedenle tırsarak uzaklaştım ve kendime bir kafile bulana kadar da bir daha denememeye and içtim:)

öyle işte...

daha çok şey yazacaktım sanki ama unuttum...neyse..

3 Mayıs 2009

pazar sıkıntısı

öyle canım sıkkın ki blog. burada sana anlatamayacağım kadar da özel...özenle yaptığım makyajım bile akıyor bu yüzden... 
keşke biri beni bu akşamki maça götürseydi... 'sen de gel' diyenleri ciddiye alıp da gitseydim keşke... tutmuş gibi yaptığım takım golü kaçırınca bağırıp çağırsaydım, sonra sinirlenip küfür etseydim hakeme...üzüntümden ağlasaydım...sanki direkten dönen topa üzülmüşüm gibi... 

binlerce insanın içinde tek bir ortak amacım varmış gibi kaybolsaydım...       
iyi olmaz mıydı?

***

şimdi bu satırları okudun ve 'hmmm yine iyi yazmış ledorita' dedin...ama bilmiyorsun ki bana en çok dokunan da bu oldu... bunu da anlamazsın ya olsun, yine de yazdım.
 



1 Mayıs 2009

pinokyo ile dertleşen şaşkın
























Tamam çok gerildik, yetti. Öfkemiz, sıkıntımız yağmurla birlikte aktı gitti. (diyelim...)
Bugün iş olmaması nedeniyle uykunun ve tembelliğin tadını çıkardım. Sonra yağmurda çıkıp fotoğraf çekeyim dedim ama üşendim. Baktım 'evdeki objeler' serim için sıra bekleyenler var. Gel pinokoyo dedim, bana modellik yap. Tabii usulen sohbet ettik. Kendisi İtalya'dan yani doğduğu adadan geldi. Oraları anlattı biraz. Sordum ben de dedim nedir benim durumum. Ne yapacağımı şaşırdım, ne tarafa gitmek lazım dersin?. O da 'şu tarafa' dedi. O tarafa baktım ucunda takvim var. Zaman mı diyorsun yani dedim. Ses vermedi. İnansam mı inanmasam mı bilemedim. Sonuçta Allah'ın pinokyosu. Bi an irkildim. Kızım oyuncakla konuşuyorsun farkında mısın dedim. Ehh ama dün gece canlanan atlıkarıncalarla rüyalar alemine yelken açtın ondan olmasın sakın dedim? Kendi kendimi haklı çıkardım ve sustum.

Sonra bi şarkı dinledim ve gülümsedim... O da doğru mu söylüyor acaba diye düşünmekteyim...

30 Nisan 2009

itirazım var!

Nisan ayının son post'u da kendi içinde çelişkiler taşıyabilir baştan uyarayım. Zira gün içersinde yazmış olsaydım bir bahar şenliği havasında olacaktı ancak sonra o bahar geçti gitti.. Her neyse.. Blog hayatım boyunca en çok yazdığım dönem olmuş Nisan 2009... Ne çok yazasım varmış demek ki..Bir o kadar da taslak olarak kaydettiklerim var.. Vazgeçtiklerim, paylaşmaya kıyamadıklarım, korktuklarım falan filan... Her neyse bu bilgileri verdikten sonra ayın son yazısına geçelim..

itirazım var arkadaşlar! ya da sinir oluyorum, kabullenemiyorum, öfkeliyim!..

*kendisi herhangi bi'şeyi başarınca ya da başardığını zannedince 'sen de yap' diyen -özellikle- hemcinslerime.. ama tabii ki bunu iyi niyetle söyleyenlere değil sözüm. onların sonuna kadar hakkı var.. lafım haddi olmayanlara... bi akıl verme güzelim, ben istersem senden iyisini bile yaparım. olay istemekte bitiyor.

* kendi halinde bi insan olmanı çok görenlere.

* korkak insanlara. (kendim de dahil)

* kıskançlara...benim seninle ya da senin benimle ne gibi bir derdimiz olabilir ki! niye yoruyorsun hem kendini hem beni?

*hayatın bi oyun ama insanların oyuncak olmadığını çözememişlere... hayat sahne bi oyun, sen de oyuncusun anladık. ama karşındaki de oyuncu. piyon değil, oyuncak değil, kukla değil... aradaki farkı anlarsın umarım?!?

***
daha o kadar çok şey var ki... huysuz şirin'e döndüm resmen.. yok ya ne şirini.. şirinlikle filan süsleyemiycem! çok fena kötü sözler sarf edesim var.. hakkını vererek hani...şöyle dolu dolu! ama yapamam:(( ama yazarak da dinmiyor ki insanın öfkesi...

yok bu böyle olmayacak. bana kılıcımı verin!!:))

bi araba çizmekten bile aciz bi kızsın, utanmadan ışın kılıcı mı istiyosun bir de derler adama dimi?? derler...

neyse...biraz uyusam geçer belki...

not: hayırdır neye tepen attı diyecek olan arkadaşlara geliyor: kılıcım nerde kaldı!!!

not 2: iyiyim korkmayın:)


29 Nisan 2009

erkekler için..

''bir erkeğin hayatında, en zor sorular için hazırladığı zor cevaplar vardır.''
''bir erkeğin hayatında, yenilgiyi kabul eder gibi yaparak zafere ulaştığı anlar vardır.''

''bir erkeğin hayatında ses etmeyip, pes ettiği anlar vardır."


* alıntı

...

***

Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan

Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit 
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman 
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık 
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tansık 
Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada
Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin 
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen 

***

özlenen diyaloglar

sanırım en güzel eğlence aynı dili konuştuğun biriyle başkalarına bişey ifade etmeyecek olsa da çok şey paylaşmak oluyor.. dün gece bir yandan 'hayat işte' konulu sohbetim sürerken bir yandan da uzun zamandır özlediğim o iyi anı yaşıyordum sanırım:) ilk paragraftan sonra gelen diyalogları okumayabilirsiniz, tercih sizin:)

''para ya yazı gelir ya tura... gerçi yazı gelme olasılığı daha fazla çünkü yazı tarafı biraz daha ağırmış(!) siz de ya bir olursunuz ya ayrılırsınız... ne tarafın ağır olduğunu daha anlayamamışsınız... havada dönen para gibi... düşünce mutlaka canınız yanacak ama en azından bu belirsizlik, karnında seninle yaşayan kelebekler gibi olan yumru gitmiş olacak...
''


ledorita:
ne güzel anlattın.:) iyi hissettim bi an;)

Fep:
eeeet ;) gaza geliyorum bazen :D ah birde yazı yazmayı becerebilsem ben de daha ne cevherler var da bakma işte heuheuhue :))

ledorita :
evet:)) ben bu notlardan bi kitap çıkarırım be ne diosun:))

Fep:
ehuheuhe payımı isterim;):) de anca kendi yazdıklarından kitap olur benimkiler biraz hava civa:)

ledorita:
yoo seninkiler de birer aforizma tadında:)) ikimizden iyi bişeyler çıkar eminim;)

Fep:
yazdıklarımı aforizma değerinde gördüğün için çok teşekkür ederim :)) şımarttın bak şimdi beni :))

ledorita:
hakettin ama :))

Fep:
bak gazı veriyorsun sonra triplere girerim sen uğraşırsın bahhh uehuehue :))

ledorita :
hahah:)) uğraştığım sen ol yaa lütfen:)

Fep:
ahh garibim:)) bilmezsinki ne çekilmez oluyorum bazen :))

ledorita:
benden de çok mu? :))

Fep:
sen kendi kendine yapıyorsun, benimki tam bir organize hareket; herkes bir şey var bulaşmayayım diyor o derece yani :D

ledorita:
yok ya ben de etrafıma saçıyorum ama korku öğesi olarak değil:)) fark orda sanırım;)

Fep:
korku öğesi ehuheuhuehuh :)) çok sevdim bak bunu :D

ledorita:
ben de sevdim yazarken :)

Fep:
sevgi paylaştıkça büyür zaten :D :))

ledorita:
paylaşım için saol:p : :))
ahahha :)

Fep:
hahaha:))

28 Nisan 2009

anımsama...

dumanlı yağmurlu ve isimsiz bir şiir yazmıştım 2007 Eylül'de... ne değişmiş diye baktım da... değişmek ne kelime geleceği görmüşüm...

dilerseniz 'zamanda yolculuk' yapıp bulabilirsiniz...

...


En mutlu olduğun anda bile bişey var içinde hala... Mutluluğuna buruk tat veriyor. Ve yüzündeki o gülümseme geçtiği anda gelip yerleşiyor iyiden iyiye... 
Mide bulantısı gibi düşün... İçinde bişeyler rahatsız ediyor, dışarı çıkmak istiyor ve sen hem çıkması için hem çıkmaması için çabalıyorsun. Ama rahatlamak için, o zehirden kurtulmak için de başka çaren yok. Zehrin panzehirin olsa bile...

26 Nisan 2009

kör noktadan...


ben böyle dalıp gitmişken yıllardır, biri bana çıkıp 'aa bak kuş '' demeli. o kuşun adı da hayat olmalı. ve ben onu göremeyecek kadar kör olmamalıyım...

kayıp zamandan notlar

* gelgitlere alışma konusunda oldukça geliştirdim kendimi sanırım. eskiden her dalgalanma gözyaşına dönerken şimdi sadece sarsılıyorum.

* bazen kendime takındığım şu 'ben hayatı yedim yuttum, siz daha nerdesiniz' tavrıma çok gülüyorum. yok öyle bişey!

* benim bir amacım olmalıydı pek çok akıllı insan gibi... neydi unuttum! umarım en azından var olmuştur.

* özlemek çok fena...üstelik böylesi...

* kendi oyunuma geldim sanırım. yazmayacağım dediğim andan beri, her gün adeta kusuyorum... içinde bulunduğum her durumu tarif eden, irdeleyen satırlar biriktiriyorum... ve kendime saklıyorum hep... bir gün belki burda değil ama başka bir yerde okunabilir. belki de sadece başrolünü paylaştığım bu hikayenin diğer kahramanı okur. bilmiyorum...

* özetle; duygusala bağladım... korktu kaçtı komik yanım.

21 Nisan 2009

uzun bir ara


yazıya sığınmaya, yazarak rahatlamaya; ne kadar olduğunu bilmiyorum ama kelimelerime tekrar güveninceye dek ara veriyorum.

birikinti konisi'nde duygusuz/düşüncesiz ama bol materyalli olarak görüşmek dileğiyle...

...

sabah neşeyle uyanıp tüm gün etrafa gülücük saçarak dolaşırken bir anda bir şey oluyor ve o sihir çözülüyor sanki... içime bişey oturuyor...yalnızlık, hüzün kaplıyor...bunun adı ne bilmiyorum. tanımlayamadığım duygulardan biri.

19 Nisan 2009

karmakarışık

Güneşli bir pazar günü evde pijamalarımla tembellik yapıp, dolabımı toplamaktan başka yapacak daha iyi bişeylerim olmalı. Ama hiç önemli değil çünkü ben bambaşka bi dünyadayım zaten... Güneşli, heyecanlı ve cıvıl cıvıl...

Belki de yapabileceğim en zor şeyi yapıyorum. Anı yaşamak, akışına bırakmak ve düşünmemek... Dün yok, yarın yok, sadece bugün var.
Yine de çelişkilerle doluyum. Bir yanım med, bir yanım cezir...

Dünyanın en mutlu cümlelerinden birini kurmak istiyorum. Duyduğumda ve söylediğimde burada da yazacağım...

18 Nisan 2009

korku...

üzerime bi koku sinmiş, ağzımda buruk bi tat...kulağımda yankılanıp duran sözler... ne düşüneceğimi bilemediğim, ne hissettiğimi anlayamadığım bi yerdeyiz artık... burası hayal ettiğim değil, bambaşka bi yer... burası soru işaretleriyle dolu, istenen cevap alınamadığında ise hayal kırıklarıyla...
iki kişilik bi rüyanın tek kişilik bi kabusa dönüşmesinden korkulan bi yer...

''inan bu sefer tek derdim senin mutluluğun değil. sadece elimden geldiğince incinmene engel olabilmek... üzgünüm ama çok büyük ihtimal incineceksin.'' dedi bi gün kahinim... ben de, 'korkma artık incinmem' dedim. şimdi, yeterince inanmasam da, haklı çıkmak için bütün dualarım...

soudtrack

16 Nisan 2009

sessizlik zamanı

kelimelerin tükendiği yerde güneş doğar mı?

lütfen...:(


i have a dream...


fonda bi şarkı. son sürat gidiyorlar upuzun bi yolda...nereye varacağı önemli değil, sadece gidiyorlar...adına kaçmak da denebilir, doğru yolu bulmak da... 
mutlular hem de...her şeye inat...

14 Nisan 2009

tabu

tabu oynar gibiyim...
o kelimeler söylenmeyecek...o konuya girilmeyecek... odak noktasından uzaklaşmak... merkezi görmeden, etrafına bakmak sadece... uzun zamandır yaptığım şey bu. bazen zorlanmadan, bazen de kendime yabancılaşarak...
yoksa eski sevgililer, yakışıklı aktörler, çiçekler böcekler kimin umrunda !?! 

çünkü her şey değişiyor, tek bir gerçek değişmiyor hala...inatla...


13 Nisan 2009

dünden kalan...

Son yıllarda şiddetle hissettiğim birkaç duygu var. Bazen içiçe geçmiş, bazense apayrı hükmünü süren duygular. Ruhumu ve bedenimi ele geçirecek kadar güçlüler. Birine 'büyümek' dedim, birine 'aşk', birine 'acı'..inanç, masumiyet vs vs.. 

Serin bir pazar günü... Amaçsızca ama bi amaç edinmiş gibi yaparak yürürken vurdu... Böyle olacağını bile bile gittim ama... Sanki yeterince açık değilmiş gibi, bir kez daha kanıtlamak ister gibi... 'sen busun!' der gibi... En yakınına bile sesini duyuramadığın bi gün, başka bir yakının kilometrelerce uzakta oluşunun boşluğunu biraz daha hissettiğinde...her an içindekinin aslında hiç olmadığını bıkmadan usanmadan yeniden anladığında...

Yalnızlığın şarkısını duydum dün Beyoğlu'nda dolaşırken...Hala kulağımda çınlıyor...

12 Nisan 2009

10 Nisan 2009

notlar


Öncelikle Alice Hanım'a burdan tekrar teşekkür ediyorum beni çok mutlu eden güzel yazısı için...
* Çiçek böcek fotoğrafçılığına sardım bu aralar mecburiyetten.bu yüzden 'acınacak haldesin' dedi arkadaşım. Farkındayım dedim:) Evdeki objeleri ve bahçedeki çiçekleri bırakıp genişletmeliyim alanımı. Görmüş olduğunuz foto 'evdeki objeler' serimden:)...devamı gelebilir...
* Konser konusunda halen umutsuzum. isyanlarım artarak devam ediyor.
* Şu müziği duyunca kırda sarı sarı çiçekler arasında evlenesi geliyor insanın... bilmeyip de bilmek isteyen şuradan ulaşabilir: http://rapidshare.com/files/219818343/Panacea-Dospatsko.mp3.html başka bi yerde bulamadım.
* Birkaç post önce bahsettiğim o ekrandaki fotoğraf geri geldi... o'nsuz olmuyormuş...
* Ankara'dan abim geldi evde bir bayram havası' şarkısı düşüyor aklıma bu aralar... Hiç sözünü etmiyorum ama sen olmayınca tüm bu olanlar içime sinmiyor...sensiz çok sessiz, daha bi anlamsız, boşlukta gibi sanki...

Gelecek sayı: Eyvah I.T. ci oluyorum!

9 Nisan 2009

Atlas Vazgeçti

* bir kitaba bu kadar çok rastlıyorsam bi yerlerde sanırım artık okuma vakti gelmiş  demektir... bunu bi mesaj olarak alıyorum. 

* kadınca hislerimde hiçbir zaman yanılmadım diyebilirim bugüne dek...bunu doğrulayacak bi'şey daha oldu dün...aslında ciddiye almamak gereken ama yine de canımı sıkan bi'şey... iyi bir gözlemci olmanın, bu tür şeylerden anlıyor olmanın dışında bi durum bu. çekim alanında olduğunuz bi çemberin içine - orada siz de 'yabancı' olsanız bile - başka birinin dahil olduğunu hissetmek ancak ve ancak kadınca bi his olarak tanımlanabilir çünkü. bundan sonrasının tanımı ise o basit ve vahşi duygu; kıskançlık...

* son günlerde hep tepemde kocaman kara bir bulut varmış da ben sanki hava günlük güneşlikmiş gibi davrandığımı hissediyorum. 'dünyada neler oluyor senin uğraştığın şeylere bak' denen köşe yazarları gibi hissediyorum kendimi... zaten hiçbir zaman çevremdeki insanlarla bu ayarı tutturamadım.

* blogta yazdığım 'geri sayım'ın akıbetini soran arkadaşlar var içeriğini bilmeseler bile...
onlara tek tek gereken cevabı verdim/ veriyorum... burada da bu kadar açıklama yeter diye düşünüyorum.  

* uzun uzun yazıyorum yine ve yine siliyorum son günlerde... çok şey anlatasım var çünkü. aynı dili konuştuğum bi arkadaşa anlatır gibi yazasım var.. ama yazmamam daha mantıklı geliyor. mantık diyorum evet! yeniden kavuştuğum eski dostum...


* en büyük tutkun ne? deseler sanırım 'yazmak' derim...biri beni durdursun!:)

7 Nisan 2009

ne bilirsin

her şeyin iyi gittiğini sanıyorsun, iyiyim, düzeliyorum, daha iyi olucam, atlatıcam diyorsun... bak nasıl da gülümsüyorum, her kötü olan şeyin aksine içim kıpır kıpır diyorsun. ama sonra birdenbire bişi oluyor. bir şarkı, bi ses, bi koku, bi söz... ya da zaman ve mesafeler birikip birikip bi anda vuruyor. darmadağın uyanıyorsun, darmadağın oluyorsun!
acı çekerek özlüyorsun...üzülüyorsun...
bundan kaçış yok.

önemli edit: bahsedilen yeni bir durumdur. eski'ye ve uzak'ta olan hiçbir şeyle ilgisi yoktur...

3 Nisan 2009

isyanlardayım!

Fark ettim de; isyan etmem gereken o kadar çok şey var ki son zamanlarda. Neden ama nedeeenn??? demek istediğim ama demediğim...Böyle durumlarda eskiden inatçı ve hırçın bi çocuk olarak isyan eder, ya istediğim şeyi yaptırır/elde ederdim ya da ağlaya ağlaya gücümü tüketir uyur kalırdım. Şimdiyse inceliyor irdeliyor düşünüyor ve düşünüyorum. Sonuçta ya yine hırçınlığımdan ve inatçılığımdan gözümü karartıp tırmalıyorum ya da anlayış timsaline dönüşüp kaderci sakinliğiyle saf saf mukadderat deyip kabul ediyorum. Her şeyin bizim dışımızda gelişen ve müdahele edemeyeceğimiz durumları var çünkü. Bunların değişmesi için elimden geleni yapar yine de değişmiyorsa, kabullenir susarım. Bunlar tabii böyle iki satırda anlattığım kadar basit, yüzeysel ve kolay şeyler değil takdir edersiniz ki... Yorucu, yıpratıcı ve uzun bir süreç... 
Her neyse sonuç olarak, su yolunu bulur diyor ve bu konuyu derinlemesine analiz etmek üzere başka bir zamana bırakıyorum. Şimdi gelelim kabullenmek istemediğim duruma: 

18 Nisan Cumartesi günü Farid Farjad konserine gitmek istiyorum ben! Bulunduğum şehirde olan ve her şartı da gayet makul olan bi konsere gitmem neden ama neeedeennn bu kadar zor???

...

Beni bu kadar iyi tanıyan insanların olması çok güzel bi duyguymuş, az önce bunu bir kez daha anladım... Ben bile tam olarak farkında değilken, günlerdir içinde bulunduğum o tuhaf hissi tanımlayan bir cümleyle çıkageliyor biri;

'maske takmışsın sanki?'


1 Nisan 2009

till the end of time


Bahar geldi.

İlkbahar... En sevdiğim mevsim. Hep içimde huzursuz ama mutlu ya da huzurlu ama mutsuz bir kıpırtıya neden olur. Böyle adı konulamayan tarifi karmakarışık bir duygu... Ama çok seviyorum. Hatta sanırım birbirine bakan gözlerdeki o ışıltıyı kalbinde hissetme anı ve ne sebepten olursa olsun 'saf huzur' dışında en sevdiğim duygu bu. Tamamıyle kendi kendine, hiçbir dış etken olmadan yaşanan en güzel his...Aşk gibi...

Tuhaf bi telaş, garip bi tat. ''Bana acı verdin, üzdün, kırdın ama olsun be!'' diyen bişey sanki. Her şeyi geride bırakma ve hımmm evet şimdi kendi hayatımıza bakalım diyen bir his. Geçici olsa da...


İş yerimin bahçesindeki bu çiçekler kadar renk saçmıyorum etrafıma, ama henüz dışarı yansıtamadığım gülümseyen bişeyler var içimde... Halbuki bişeyler başlarken olur bu kıpırtı, biterken değil... İçine umut kaçmışsa olur, umutsuzlukta değil... Herneyse...

Bahar temizliği yapmaya başladım, içinde bulunduğum her şeyde ve her yerde. Aslında bu uzun zamandır dokunulmamışlığın, birikmişliğin temizliği... Yer değişikliği belki de sadece... Odamı toparlıyorum. Kıyıda köşede hiçbir şey kalmasın istiyorum.
Bir yıldan uzun zamandır her gün her an baktığım o ekranda duran fotoğrafı değiştirdim dün gece...O gün başka bi şehirde, o'nu ölümsüzleştirdiğim an'ın fotoğrafını... Takvimim Nisanı gösterdiğinde. İçimdeki kırık parçaları temizler gibi... Yenilgiyi kabullenmiş gibi...Değişen hiçbir şey olmasa da vazgeçer gibi... Yeni ama hiçkimseye ait olmayan ve olmayacak bi sayfa açar gibi...Değiştirdim... Şimdi gökyüzü ve derin bir maviliğe bakıyorum tüm gün zamanı kollarken...

Belki beni de bu havalar mahvedecek...Bilmiyorum...

Tüm bu tam olarak tanımlayamadığım hüzünlü ve mutlu hisler, müzik olarak da şöyle karşılık buluyor bugünlerde;

devotchka-till the end of time


30 Mart 2009

Murahtan Mungan'dan...


"Güçlü olmaya benden daha çok ihtiyacın var
çünkü haksız olduğunu
kalbinin bir yerinde biliyorsun... "

                  *** 

Müjdesi olmayan yol 
Sonunu bildiğin kader 
bile bile git 
kimi ferman yollarda azalır


***


Gün gelir bir gün 
Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide 
O eski ağrı 
Ansızın geri teper. 
Dilerim geri teper. 


***

Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi 
kavranır. 
Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır. 
Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır. 
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık 
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan 
Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır 
Ölmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla 
Günlerin dökümünü yap 
Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini 
Kim bilebilir ikimizden başka? 

29 Mart 2009

across the universe



Günlerdir dilime dolanan şarkıların sebebi film: 'Across The Universe' Şarkıyı Fiona Apple'dan bayıla bayıla dinlerken filmden bihabermişim. İzlediğimden beri 'all my loving' diye dolaşıyorum. Kimseyi öperek bi yere gittiğim olmasa da:)
Güzel dakikalar geçirip hoş bir tat bırakan bi film.. Sonuç olarak Beatles'ı biraz daha sevmemek ve Jim Sturgess'a hayran olmamak elde değil.

Önce Fiona Apple'dan across the universe;

link

ve Jim Sturgess;

across the universe


all my loving



27 Mart 2009

fark ettiklerim


Öldü diye çöpe attığın o çiçek, suya koyunca yeniden canlanır.
Hayat...
Umut...

*Blogumda zamanda yolculuk yaptım dün akşam. Anladım ki eskiden daha küçük ve daha önemsiz şeyleri çok büyütüyormuşum gözümde... Bunun zamanla ilgili bir değişim olduğunu söyleyeceksiniz eminim. Ama her durumda ve herkes için geçerli değil sanırım bu. Ve ne kadar çok hissedip düşünürsem o kadar çok yazarmışım da değilmiş. Tuhaf bi şey bu.
Sanırım şöyle bişey;

'' bir sevip bin söz ettiklerim
bin sevip hiç söz etmediklerim.''

* O karlar eridi, o yağmurlar yağdı ve geçti...

* Hiçbir şey sadece gördüğün gibi değil. Bunu sürekli unutuyorsun. Unuttukça da üzülüyorsun. Yapma!

* Herhangi bir şeyin bittiğini anlamak için dahi olmaya gerek yok.

* 'Acı ama gerçek' diyerek kabullendiğin anda...artık olgunlaşmışsın demektir...Bir acıyla daha...biraz daha...
"Kimseyi suçlama! Nereye varacaksa oraya varır kaderin!" 
(Mehmet Eroğlu- Issızlığın Ortası)

D: Destiny

evet!

18 Mart 2009

13 Mart 2009

Yarın büyük gün! Kendini hazırla. Derin bir nefes al önce. İçine çek hayatını ve 'o an'da bırak. Hayatın'ın bir dönemine son vereceksin çünkü o anda. '' Evet bencilsin! Evet kendini düşünüyorsun, çünkü kendinden başka kimsen yok! Hem kendinden vazgeçmek dahi bişey kazandırmadıysa neden daha fazla yıpranasın? 'Her şeyi al, bana beni geri ver' demiş şair. Bir umudun, yaşamaktan mutlu olacağın bi hayatın olmasa da aklın ve ruhun yerinde olsun. Sağlam kalsın bu sana yeter.  Eskisi kadar ışıltılı ve mutlu olamayacaksan da, ruhsuz ve donuk olacaksa da için... Ölü gibi ama ölmemiş olacaksa... Tüm bu ihtimaller dahilindeki ruhsal gelgitlerin en iyi ve en kötülerini masaya yatırırken. Kaybedeceğinin o mu sen mi olacağına bir türlü karar veremediğin halde, dayanacak, direnecek gücün kalmadığından 'bitmeli'' demeyi kafana koyduğun anda, tüm bu aklından geçenleri yazarken, bir şarkı duyarsın.. Sus der sana o şarkı, 'direnmelisin'! İlahi bi mesaj gibi... Hep böyle olmadı mı zaten? Oysa ki sadece basit bir tesadüften ibaret. Basit bi tesadüf, evet!

9 Mart 2009

yirmi gün

Bu geri sayım sonunda yapmayı 'düşünmekte olduğum' şeye 'bencillik' diyor bazıları. Teslim olmak yerine karşı koyup, kendimi düşünüp, korumak istediğim için. Bazıları da 'güçsüzlük' diyor adına. Duvarların olmalı onlara göre ve sağlam durmalısın hiçbir şey yokmuş gibi, hiçbir yere kıpırdamadan. Kimisine göre de aptallık!
Ama ben nerdeyim, hangisi doğru, hangisine yakınım bilmiyorum.
Bilebildiğim an; bu gitmekle kalmak arasında sıkıştığım yerden kurtulacağım. Umarım...

Pages - Menu

Popular Posts

takip edenler

Blogger news

Blogroll

About

Blogger templates

Kişisel web sitesi Kişisel web sitesi