Yerden kilometrelerce yüksekteyim.
Her şey kabus gibi geliyor. Derin bir nefes alıyorum, korkum geçmiyor. Düşmekten ya da ölmekten değil, sadece o anı yaşamaktan rahatsızım. Kalbim sıkışıyor, nefes alamıyorum. O an bile göğüs kafesime oturup kalmış o ağırlığı hissedebiliyorum.
Yerlebirim.
Denize bakıyorum... Uçsuz bucaksız.... Ben de onun kadar uçsuz bucaksızım... Yok.. Kalbim yumruğum kadar olamaz...
Yeraltındayım..
O keskin rutubet kokusu, yavaş yavaş gelen müziğin sesine karışıyor... Acalem yok ama hızlı adımlarım... İçimdeki ağırlık daha da ağır..
.
Bir an oluyor.
Hiçbir şey hatırlamıyorum... Hiçbir şey hiçbir şeyi çağrıştırmıyor. Ama bi'şey oluyor ve gözlerim doluyor... Boğazımdaki düğüm izin vermiyor yutkunmama bile... Sonra geçiyor...
''Bi'şey mi oldu?''
''Yoo..'' içimden fısıldıyorum, kimse duymuyor...
Bazen ince keskin bir sızı... Bazen göğsümde bir ağrı... Her tat buruk...
Ne yapsam yarım.
Ne yapsam..?
Aslında her şeyi biliyorum. Anlıyorum. Her bişeyi ayırdım tek tek... Her şey yerli yerinde. Hiçbiri bitebilmiş değil. Ama bak işte bunlar geçmişimiz, bunlar geleceğimiz ki zaten yoklar..(mı).. hepsiyle ne yapmam gerektiğini biliyorum artık. Bir bu kaldı. Bununla nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum... Bi bunu bilmiyorum. Kimse de söylemedi. Dert değil ama. Sadece bir his...
Hafızamın her köşesinden uzak duruyorum... Unutmaktan deli gibi korktuğum anılara yanaşmıyorum.
Ama geçmiyor, hafiflemiyor... Her anımda, her yerde...
Her şeyin reçetesi yazılıyor da bi bunun ilacı yok.
Bi bununla nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum...
Dert değil ama. Sadece bir his...
26 Haziran 2010
20 Haziran 2010
...
Eve dönmek güzel... Sabahında alınan kötü haberlere rağmen güzel...
Ama madalyonun tatsız yüzündeyim bugün maalesef. Belki yarın diğer yüzünü anlatabilirim...Şimdilik burda havalar böyle...
6 Haziran 2010
roads
nedendir bilmem, ne zaman uzun yola çıkacak olsam hep yağmur yağıyor. gittiğim yer de öyle olacak... üstelik dış dünyayla bağlantım da kopacak... diye tahmin ediyorum. bakalım... dönüşte heyecan verici bi iş görüşmesine gidicem. o yüzden bi an önce dönmek istiyorum aslında...
öyle işte... yani alakasız aslında ama;
bye bye, happiness.
hello, loneliness.
bilenlere not: bu yazıya uygun bir 'yol' fotoğrafı bulamadığıma inanabiliyor musunuz? :)
öyle işte... yani alakasız aslında ama;
bye bye, happiness.
hello, loneliness.
bilenlere not: bu yazıya uygun bir 'yol' fotoğrafı bulamadığıma inanabiliyor musunuz? :)
4 Haziran 2010
''4''
dedim ki;
'bişey yapamaz mıyız?''
''napıyım zamanı mı durdurıyım?
''ne biliim.. engel olsak, bi tanıdık filan yok mu araya adam koysak!?!''
''hahaha olur.''
ama olmaz... zaman durmaz... o gün hep gelir, sen de hep gidersin...
'bişey yapamaz mıyız?''
''napıyım zamanı mı durdurıyım?
''ne biliim.. engel olsak, bi tanıdık filan yok mu araya adam koysak!?!''
''hahaha olur.''
ama olmaz... zaman durmaz... o gün hep gelir, sen de hep gidersin...
29 Mayıs 2010
not:
yayınladığın yazıda geçenlerin artık çok da doğru olmadığını fark edince, garip bir huzursuzluk kaplıyor insanı... sonra siliyorsun ya da gereksiz buluyorsun, kendini gizlemek istiyorsun falan filan...
ama şimdi dursun bu böyle. bakarsın yarın gerçekten de tam olarak öyle hissederim. hem hissetmesem nolur:) Eski bir Çin atasözü şöyle dermiş; ''Takma kafana ahbap, kartları kader karıştırır, sen de oynarsın.''
ama şimdi dursun bu böyle. bakarsın yarın gerçekten de tam olarak öyle hissederim. hem hissetmesem nolur:) Eski bir Çin atasözü şöyle dermiş; ''Takma kafana ahbap, kartları kader karıştırır, sen de oynarsın.''
Hi everyone!
''Tam üç yıl olmuş dün. Az önce fark ettim.''
Son günlerde Emre Aydın dinleye dinleye böyle oldu. Ben de az önce fark ettim. Ne tesadüf. Bir kapıdan girmişim ve her şey değişmiş. Bunu daha sonra anlatıcam. Şimdi burda uzatamayacağım maalesef.. Çünkü Caffe Nero'nun nimetlerinden faydalanıyorum.
Şu limonata gibi berrak, huzurlu, taptaze görünmek gerek artık bugünlerde. Ehh zor ama tabi. Hayatımın karanlık filan değil ama, her şeyimi kaybettiğim, en boktan zamanlarını yaşarken limonata gibi görünmek kolay değil. Zamana güvenmiyorum, hayata güvenmiyorum. En sevdiğim şeyleri alıp giderken, yerine yenilerini getirme ihtimalini istemiyorum! Belki de saklanbaç filan oynuyordur bilmem ki.''
Üç gün önce böyle bişeyler yazmıştım ama sonra vazgeçtim nedense. Düşündüklerim biraz farklı ama durum pek farklı değil, şimdi de Starbucks'ın nimetlerinden faydalanıyorum :)
Ama artık zamana güveniyorum.
Son günlerde zihnimde görüntüler, kelimler, fikirler uçuşuyor. Uzun zamandır ilk kez üretmek istediğim bir şeyler var. Uzun zamandır ilk kez heyecan duyuyorum. En güzeli, görünürde işle ilgili filan değil. Yeni bir hayata başlar gibi heyecan verici.
Bazen 'ben şunu yapmak istiyorum' diyip durduğun ya da kurduğun hayaller, ulaşılamadıkça o kadar sıradanlaşıyor ki... Bir süre sonra, üretecek ya da hayalini kuracak yeni bişeyler kalmayabiliyor. Anlamından yitirebiliyor. Bütün bunların dışına çıkıp uzak olmayan ama yine de bambaşka bir şey yapmayı düşünmek... Bilemiyorum...Yenilenme düşüncesine bile ihtiyacım olduğundan cazip geliyordur belki...
Demem o ki bir projem var. Gerçekleşmesi biraz zor ama imkansız değil. Bu fikri seviyorum. Limonata gibi olmamı sağlıyor.;)
Derin bir uykudan uyanmış gibiyim ve umarım geçici değildir. Herkese günaydın!
Son günlerde Emre Aydın dinleye dinleye böyle oldu. Ben de az önce fark ettim. Ne tesadüf. Bir kapıdan girmişim ve her şey değişmiş. Bunu daha sonra anlatıcam. Şimdi burda uzatamayacağım maalesef.. Çünkü Caffe Nero'nun nimetlerinden faydalanıyorum.
Şu limonata gibi berrak, huzurlu, taptaze görünmek gerek artık bugünlerde. Ehh zor ama tabi. Hayatımın karanlık filan değil ama, her şeyimi kaybettiğim, en boktan zamanlarını yaşarken limonata gibi görünmek kolay değil. Zamana güvenmiyorum, hayata güvenmiyorum. En sevdiğim şeyleri alıp giderken, yerine yenilerini getirme ihtimalini istemiyorum! Belki de saklanbaç filan oynuyordur bilmem ki.''
Üç gün önce böyle bişeyler yazmıştım ama sonra vazgeçtim nedense. Düşündüklerim biraz farklı ama durum pek farklı değil, şimdi de Starbucks'ın nimetlerinden faydalanıyorum :)
Ama artık zamana güveniyorum.Son günlerde zihnimde görüntüler, kelimler, fikirler uçuşuyor. Uzun zamandır ilk kez üretmek istediğim bir şeyler var. Uzun zamandır ilk kez heyecan duyuyorum. En güzeli, görünürde işle ilgili filan değil. Yeni bir hayata başlar gibi heyecan verici.
Bazen 'ben şunu yapmak istiyorum' diyip durduğun ya da kurduğun hayaller, ulaşılamadıkça o kadar sıradanlaşıyor ki... Bir süre sonra, üretecek ya da hayalini kuracak yeni bişeyler kalmayabiliyor. Anlamından yitirebiliyor. Bütün bunların dışına çıkıp uzak olmayan ama yine de bambaşka bir şey yapmayı düşünmek... Bilemiyorum...Yenilenme düşüncesine bile ihtiyacım olduğundan cazip geliyordur belki...
Demem o ki bir projem var. Gerçekleşmesi biraz zor ama imkansız değil. Bu fikri seviyorum. Limonata gibi olmamı sağlıyor.;)
Derin bir uykudan uyanmış gibiyim ve umarım geçici değildir. Herkese günaydın!
24 Mayıs 2010
...
''Aslında hep ordaydı. Fondaki sesler, gizli servis ve hatta nükleer savaş tehdidi gibi, zamanla alıştığımız şeyler gibiydi.''
Yıllar sonra özleyip tekrar izlemeye başladığım Dawson's Creek'ten...
Kimse bişey anlamaz belki ama böyle hissetmesem de, o kadar tanıdık ve bildik bir his ki...
Yıllar sonra özleyip tekrar izlemeye başladığım Dawson's Creek'ten...
Kimse bişey anlamaz belki ama böyle hissetmesem de, o kadar tanıdık ve bildik bir his ki...
21 Mayıs 2010
20 Mayıs 2010
niye böyle?
Her sabah uyandığında, her günün sonunda.
Her son yudumda, her yolun sonunda...
Hep aynı soru düşer aklına; niye böyle? niye?
18 Mayıs 2010
zaman zaman...
''Malesef yan etkisi olmayan, tanrı armağanı bir ilaç yok daha. ama her şeyin zararını giderecek bişeyler var bu dünyada... ironik oldu galiba; zaman bazı şeylerin acısını giderecek, zamanın acısını başka bir şey giderecek, hiç "tam" olamayacağız ama yine de bişeyler diğer şeyleri düzelticek bizde iz bırakma pahasına...''
FepAden
17 Mayıs 2010
turn to the left turn to the right
N'aber blog?
İyi diyelim iyi mi olalım?
Sen de az klişe değilmişsin hani!
Sessiz geçen zamanı telafi edecek bir şey yazmayacağım. Üzgünüm.
*
''
Televizyonda, konuşan bir adam görüyorum. O adamla ilgili şeylerden uzak kaldığım için bile üzüldüğümü hissediyorum. Hayat ne acayip!
*
Zaman her şeyin ilacıdır ya hani.. Ama tüm ilaçlardan daha çok yan etkisi vardır. Fakat kimse bundan söz etmek istemez.
*
Oysa, Baykal'ın istifasını bile konuşabilirdik.
Hayat cidden acayip!
İyi diyelim iyi mi olalım?
Sen de az klişe değilmişsin hani!
Sessiz geçen zamanı telafi edecek bir şey yazmayacağım. Üzgünüm.
*
''
Televizyonda, konuşan bir adam görüyorum. O adamla ilgili şeylerden uzak kaldığım için bile üzüldüğümü hissediyorum. Hayat ne acayip!
*
Zaman her şeyin ilacıdır ya hani.. Ama tüm ilaçlardan daha çok yan etkisi vardır. Fakat kimse bundan söz etmek istemez.
*
Oysa, Baykal'ın istifasını bile konuşabilirdik.
Hayat cidden acayip!
30 Nisan 2010
iç ses...
''Tam o kadar zaman... Peki yine aynı şeyi hissettin mi? Hayır. Hem öyle olsa... Öyle olsa bile...''
26 Nisan 2010
korkma ben varım
''Seni unutma fikri bile, sana kavuşma umuduna bağlanıyor içimde. Senden kaçış varsa bile kurtuluş yok Şebnem.''
Üzerine bir süre başka bir şey okumak istemeyeceğim kadar sevdiğim,
Korkma Ben Varım'dan...
Korkma Ben Varım'dan...
eski defterler...
Kitapların, defterlerin, fotokopi ders notlarının kenarlarına yazılmış 'ders dışı' konular... Bazı dersler dinlenemeyecek kadar sıkıcı ya da basittir. Ve yapılacak en iyi şeylerden biri 'kanka' ile yazışmaktır. Fakat yıllar sonra baktığınızda, o zaman için önemli göründüğü halde şimdi neden bahsedildiğini anlamak bile pek mümkün olmuyor. O dönem önemsermiş gibi yaptığım şeyler. Önemsediğimi sandığım insanlar... Bir sürü kağıt, bir sürü yazı... Bazılarını yırtıp attım, bazılarına gülümsedim. (2005'e ait postlarımı da buna benzer sebeplerden sildim.) Fotoğraftakilerin kenarlarında pek bişey yok çünkü en sevilen derslerden...
Ama diğerlerinden şöyle şeyler çıkabiliyor, ki bunlar paylaşılabilecek olanlar...
'' Hmmm ben de arada kekle kahve içtim. Filme de biraz geç girdim, sonra mecburen çıktım. Ama keşke çıkmasaydım.'' ( Hangi filme? Neden mecburen çıktım ki? Okuldaki film gösterimlerinden birinde olsa gerek? Hiçbir fikrim yok! )
'' Masada Murat diye bir arkadaşları da vardı. Hani mavi gözlü olan.
Ben sadece B.ile konuştum. Anlattım biraz. Ama Murat da anladı sanırım bi'şeyler olduğunu. ( Murat kimdi? B'ye ne anlattım? Bişeyler dediğim B.'ile aramızda olan şey mi? Hiçbir fikrim yok!)
'' Ezgiii, ben bişey diycem ama saçmaladın deme?''
'' Söyle canım?''
'' Ben derse girmek istemiyorum, eve erken gitmek istiyorum, gidelim miii??''
''Şimdi saçmaladın!''
''öfff!''
(Bunu tahmin ediyorum. Okulda fena halde sıkılıyordum ve ev-okul arası
50 küsür km olunca böyle oluyor. Hadi bi okula uğrıyım, aman yok canım istemedi gidiyim olamıyordu maalesef. Böyle merasimler gerekiyordu.)
falan filan... ve daha bir sürü şey... yani diyeceğim o ki; zaman pek çok şeyi değiştirir ve öğrenci olmak özlenir. ya yaa...
Edit : Ezgi'mden misilleme... bakınız...
50 küsür km olunca böyle oluyor. Hadi bi okula uğrıyım, aman yok canım istemedi gidiyim olamıyordu maalesef. Böyle merasimler gerekiyordu.)
falan filan... ve daha bir sürü şey... yani diyeceğim o ki; zaman pek çok şeyi değiştirir ve öğrenci olmak özlenir. ya yaa...
Edit : Ezgi'mden misilleme... bakınız...
16 Nisan 2010
renkli ve lezzetli...
...
Hayır, martılara simit filan atmadım. Daha önce gitmediğim bi aile çay bahçesinde denize karşı oturup çay söyledim. Yanımdaki masada oldukça yaşlı bir amca oturuyordu. Bana baktığını görünce belli belirsiz gülümseyip selam verdim. Sevindi. Sonra, çayımı içerken saati sordu. 'Beş buçuk' dedim. Ardından telefondan kontrol ediyim diye bir baktım ki dört buçukmuş. Kolunda saat var telefona bakıyorsun diyerek güldü. Ben de güldüm. Saatim zaman ayrımı yapmakta biraz çekimser kalıyor da... Amca bişey daha derken, güneş gözlüğümü çıkardım. Gözlük takma gözlerin çok güzel dedi bu defa.. Güneş rahatsız ediyor da dedim. Etraftakiler mi rahatsız ediyor? dedi. Yok yok güneş dedim. Birlikte güldük yine... Biraz sonra kalkmak üzere toparlanırken 'sana gazete vereyim okursun' dedi. Teşekkür ettim. Ben her gün burdayım. Bir senedir hastaydım evden çıkamıyordum, şimdi her gün yürüyorum buraya kadar dedi. Geçmiş olsun dedim, gülümsedim. Sonra ismini söyledi. Tokalaştık, memnun olduk, gitti. Ben de bir süre gülümseyerek gazete okudum.
Son birkaç yıldır, yeni tanıdığım yaşlı insanlarla konuşmayı çok seviyorum nedense. Adeta şehirlerarası otobüslerde konuşmaya can atan yaşlılar gibi oldum. Onlardaki hayat tecrübesi bazen tek kelimede bile kendini gösteriyor. Ve size söylediği tek bir şeyde bakış açınız değişebiliyor.
Bu yüzden, yaşlı olmayan 'büyük arkadaşlarımı' özlüyorum bu ara...
Ama eskisi gibi olur mu bilmem ki...
Sonra sahilde gitar çalıp şarkı söyleyen gençlerin yanından geçtim. Ne kadar sıradan olsa da, o an istesem böyle bir fon müziği bulamazdım kendime. Doğal olan, kendiliğinden var olan tüm bu rastlantıları seviyorum. Ve nasıl oluyor bilmiyorum ama bir yandan çok genç olmaya imrenirken, bir yandan da o olgunluğa, artık çözülecek, hissedilecek, şaşıracak, acıtacak bir şeyin kalmamış olmasına, o bilgeliğe özeniyorum. Çünkü bu zamanlar çok zor. Ama çok da güzel...
15 Nisan 2010
kaybetmek
''Arada birbirimizi kaybettiğimiz iyi oldu. Bir şeyin kıymetini bilmenin en klasik yolu onu kaybetmektir.''
Emrah Serbes demiş bugün. Ne güzel demiş...
Ama bir de tam tersi var. Fakat bunu düşünmek istemiyorum. Demiştim ya, günden güne her şeye olan inancımı kaybediyorum. Artık hiçbir şeye inanmıyorum. Tabii ki tek bir şey hariç. Aslında O'na inandığında hayata ve insanlara dair her şeye inanman gerek. Ama öyle olamıyormuş her zaman. Yok, düşünüp durmuyorum. Sadece farkına varıyorum. Hepsi bu.
Geçen gün film festivaline bilet almak üzere Taksim'e gittim. Tahmin ettiğimden daha kalabalıktı ve beklemeyi gözüm kesmeyecek kadar çok sıra olmasa da gözüm kesmedi. Bilet sırası ve seansını bekleyen heyecanlı ve ciddiyetle önemseyen insanların arasından 'aman sanki çok umrumda' diyip gittim. Değerini bilmediğimden değil, cahilliğimden değil. Yanıbaşımda okunmayı bekleyen kitaplar, bir kenarda birikmiş izlenecek filmler yüzünden... Çünkü bana söyleyecekleri hiçbir şeyi umursamıyorum. Uzaklaşıp duruyorum. Belki onların da kıymetini kaybedince anlarım. Fakat yine de, bu fazlasıyla boş zamanların en iyi yanı, çok şey öğretmesi oluyor galiba. Garip bir bilgi hazinesi oluşturuyorum kendime. İçinde herhangi bir duygu ve yorum barındırmayan her türlü bilgi.
Belki gerçek hayatta bir işimize yarar öyle değil mi?
Yarın tam bir yıl oluyormuş. 'Ne?' diye sorarsın. Çünkü hatırlamazsın. Tarihler mühim değil çünkü. Nasıl olsa, ne olduğunu asla unutmazsın.
Fondaki şarkıyı kapatım gitmeliyim şimdi. Belki martılara simit atarak bir İstanbul klasiğini gerçekleştiririm. Sonra da belki... ''Seni beklerim öptüğün yerde.''
Emrah Serbes demiş bugün. Ne güzel demiş...
Ama bir de tam tersi var. Fakat bunu düşünmek istemiyorum. Demiştim ya, günden güne her şeye olan inancımı kaybediyorum. Artık hiçbir şeye inanmıyorum. Tabii ki tek bir şey hariç. Aslında O'na inandığında hayata ve insanlara dair her şeye inanman gerek. Ama öyle olamıyormuş her zaman. Yok, düşünüp durmuyorum. Sadece farkına varıyorum. Hepsi bu.
Geçen gün film festivaline bilet almak üzere Taksim'e gittim. Tahmin ettiğimden daha kalabalıktı ve beklemeyi gözüm kesmeyecek kadar çok sıra olmasa da gözüm kesmedi. Bilet sırası ve seansını bekleyen heyecanlı ve ciddiyetle önemseyen insanların arasından 'aman sanki çok umrumda' diyip gittim. Değerini bilmediğimden değil, cahilliğimden değil. Yanıbaşımda okunmayı bekleyen kitaplar, bir kenarda birikmiş izlenecek filmler yüzünden... Çünkü bana söyleyecekleri hiçbir şeyi umursamıyorum. Uzaklaşıp duruyorum. Belki onların da kıymetini kaybedince anlarım. Fakat yine de, bu fazlasıyla boş zamanların en iyi yanı, çok şey öğretmesi oluyor galiba. Garip bir bilgi hazinesi oluşturuyorum kendime. İçinde herhangi bir duygu ve yorum barındırmayan her türlü bilgi.
Belki gerçek hayatta bir işimize yarar öyle değil mi?
Yarın tam bir yıl oluyormuş. 'Ne?' diye sorarsın. Çünkü hatırlamazsın. Tarihler mühim değil çünkü. Nasıl olsa, ne olduğunu asla unutmazsın.
Fondaki şarkıyı kapatım gitmeliyim şimdi. Belki martılara simit atarak bir İstanbul klasiğini gerçekleştiririm. Sonra da belki... ''Seni beklerim öptüğün yerde.''
13 Nisan 2010
12 Nisan 2010
ben bişey fark ettim
* İşte o saçma sapan adımlardan birini atıp da başvurduğuna pişman olduğun bir iş görüşmesine giderken 'inşallah olmaz, inşallah olmaz' diyip, görüşmeden çıkarken 'inşallah olur' dedikten sonra, haber beklemek daha da heyecanlı oluyormuş.
8 Nisan 2010
...
''bugüne dek attığım saçma sapan adımları birleştirsem, şimdi dünya turunu tamamlamak üzere olurdum.''
ledorita sazanaki - istanbul, 2010
ledorita sazanaki - istanbul, 2010
5 Nisan 2010
3 Nisan 2010
''ağlarken gülümsemeye başlayan insanın yazıya yansıması''
Ama ben... Bunca gürültünün, yorgunluğun, telaşın, sorumluluğun, çok da sahici olmayan şeylerin arasında, tek gerçek bildiğim yere sığınmak istemiştim. Bir an bile olsa... Bir tek orada gerçekten yaşadığımı hissettiğimden, sadece orada huzur bulduğumdan, dünyayı unuttuğumdan, mutlu olduğumdan, en çok orada ben olduğumdan, gücümü orada bulduğumdan...Yani sadece o zaman 'tam' olduğumdan... ya da sadece ve sadece orada olmayı istediğimden...
Ama hep kapıda kalıyorum. Hep yarım kalıyorum...
Buna da alışıyorum. Yine de her defasında unutur gibi tekrar yola çıkıyorum.
Her şey ne tuhaf... Aslında hiç istemediğim bir şeyin peşinden koşuyorum bir de... Malum; iş hayatı, fırsatları değerlendirmek ve peşinden koşmak üzerine kurulu. İstediklerinin peşinden koşarken daha çok düşüp yaralanıyor insan. Daha çok kırılıyor. Ama bu kapılar kapansa da umrunda olmuyor. Umrumda olmuyor çünkü o gerçekten ben değilim. Çünkü o kırılgan hassas kızı gizliyorum. Hayallerini de gizliyorum. Zorululuklar kalıyor geriye... Onlara da istiyormuşum gibi davranıyorum ki bir yere kaçmasınlar...
Bu da klasik bir insan psikolojisi ama işte. İstatistik vermiş gibi olmayayım ama etrafında gördüğün her iki insandan biri gibi yani. Senin gibi, o karşındaki ve yanındaki gibi mesela. Bildin dimi?
Bu baharın gelmesi beni iyice çileden çıkarıyor. Kendime uzaktan bakıyorum. Google Earth'ten bakar gibi... Gördüğüm tablo güzel ama içinde olduğu yeri beğenmiyorum. 'Halin hiç hoşuma gitmiyor çocuk' diye sesleniyorum. Yanımda birileri beliriveriyor. Boşuna uğraşma duymaz diyor. El sallıyorum, çırpınıyorum bakıyor da görmüyor şaşkın. Aman bırak ne hali varsa görsün diyorum. Uzaklaşıp gidiyorum. Sonra ver elini New York sokakları... Google Earth'le seyahat etmek pek konforlu olmasa da, ürün yelpazesi oldukça geniş:p
Bir de, o fotoğraf ertesi gün geri geldi. her şeye rağmen gereksiz çabalar bunlar...
*başlık da salvador dali resimleri oldu sanki.
2 Nisan 2010
...
***
sanki içimsıra bir resim seyrediyorum
çakı uçlarıyla mı etime çizilmiş
bir okyanus içsem bitmeyecekmiş
delirmeye yakın bedevî susuzluğum
çakı uçlarıyla mı etime çizilmiş
bir okyanus içsem bitmeyecekmiş
delirmeye yakın bedevî susuzluğum
***
attila ilhan
29 Mart 2010
17
Tam 17 yıl sonra aynı yerdeydim bugün. Çocukluğumdan kalan sevdiğim bir fotoğraf vardı. Aynı parkın aynı yerinde durup aynı pozu verdim. Onu burada paylaşamayacağım için, baharın gelişinin resmi olarak bunu çekmiş oldum. Öyle işte...
28 Mart 2010
başlık bilemedim...
* Daha profesyonel düşünmeliyim. Aile gibi olmadığımızı pek çok açıdan belli eden insanlara neden hala ailemmiş gibi bakıyorum, öyle hissediyorum? Neden aslında belki de hiç olmadığım halde onlardan biri gibiyim?. Taa ilk günden beri 'ait olduğum yerde' olduğumu hissediyorum ve neden şimdi uzakken sanki evimden uzakmışım gibi geliyor? 'O' öyle olduğu için mi, sanmıyorum. Peki bunun ne anlamı var? Her şeyi zorlaştırmaktan başka kime ne yararı var? Daha profesyonel düşünmeliyim.
* Bazen o çok korktuğum şeyin, yani sevdiklerimi kaybetmenin hayalini kuruyorum. Hayal değil tabii, öyle bişey olsa naparım diye düşünürken buluyorum kendimi. Herkes gibi. Sonra üzülüyorum filan... Ama gel gör ki gerçek hayatta azıcık kötü bişey yaşasam donup kalıyorum. Ne ağlamak, ne başka bişey... Tuhaf bir sessizliğe bürünüyorum. Sonra çözülüyorum ama. Bu da korkudan sanırım. Ne yapacağını bilememe korkusu. Düşünürken, öleceğimi sandığım şeyler gerçek olunca, aslında içim parçalanırken, sanki pek üzülmemişim gibi, durgun durgun davranıyorum. 'hmmm hadi yaa' gibi tepkiler veriyorum. Kendimi, duygularını haddinden fazla belli eden insanlardan sanırdım. Bir çeşit yanılgıymış demek ki. Bir çeşit diyorum çünkü her zaman öyle olmuyor. Duygularımı belli etmiyim diye diye böyle olduk demek...
* Hasta olunca yüz ifadem tamamen değişiyor. Aynaya bakınca kendimi tanıyamıyorum bugünlerde. Makyajdan ümitliydim ama o da toparlayamadı:) Sesim de detone olmuş karga yavrusu gibi. Burnu kıpkırmızı bi karga yavrusu ama..Öffff!
* Evet, pek yazasım yok bu ara. Yazdığım taslaklar da pek bi duygusal tarifler. Onlara da fazla kaptırmayalım ama değil mi? Zaten şimdi de blog değil kişisel ağlama duvarı oldu sanki. Belki yarın ilginizi çekecek bişeyler yazabilirim. Burayı seviyorum.
24 Mart 2010
sonradan not:
'Hiçbir şey umrumda değil'in alt metni bazen de, bazı yerlerde 'o kadar umrumda ki... yazamıyorum, konuşamıyorum bile...' dir. Yani basit bir 'insan psikolojisi' durumu. Bildin dimi?
23 Mart 2010
Today
Hiçbir şey umrumda değil.
İyi ya da kötü hiçbir şey. Daha doğrusu, umrumda olanlar burada bahsedebileceğim türden şeyler değil. Gündelik hayat her zaman üzerine iki satır yazılacak gibi olmuyor. Çünkü bazen, bazı gerçekler o kadar gerçektir ki... Tek kelimeyi dahi kaldırmaz, ki zaten içinden de gelmez. Ne demek istediğimi anlayanlar ve hissedenler vardır mutlaka.
Buna rağmen iki satır yazayım istedim. O iki satır da, 'öff ama!' diye başlar 'öfff ama! diye biterdi. Fakat anlamsızlığın lüzumu yok. Anlamsızlık demişken;
* Tam iki yıl önce bugün bir fotoğraf çekmişim ve tam iki yıldır cep telefonumun duvar kağıdı olarak duruyor. 'Görmek istemediğim' kızgın ve nadir anlarda, değiştirdiğim birkaç saat veya birkaç gün dışında... Fakat bu sabah kalıcı olması niyetiyle değiştirdim. Baktığımda orda olması, her şey bir yana garip bir güç veriyordu bana. Hala da veriyor... Ama şimdi bi'şeylere anlamlar yüklemek anlamsız gelmeye başladı. Böyle olmaya başladığında neler değişmiştir bilmem. Değişen bi'şey olmasa bile insan yaptığından vazgeçebiliyormuş bazen. Kendine kızmanın da bir noktası olabiliyormuş. Ne kadar sürer bilmem tabii...
* Bugün okuduğum bir yazıya o kadar şaşırdım ki... Böyle şaşırmaların ve üzülmelerin ardından genelde mantıklı bir açıklaması gelir, o zaman içim rahatlar... Fakat bunun mantıklı olsa da duygusal hiçbir açıklaması yok sanırım. Ya da tam tersi.
* Özlemek ve birkaç şey sesli olmuş! Yani sıkı okuyucum, sevgili arkadaşım E. bu şiirimsi yazıyı okumuş, üstelik çalmış! Müzikli bir şiir olmuş yani. Sanırsın ki Yılmaz Erdoğan şiir okuyor!:) İlk kez duyduğum bir sesten kendi satırlarımı dinleyince gözlerim nemlenmedi desem yalan olur. Fakat bunu sizinle paylaşmamaya karar verdim. Çünkü okuyanların aklında, benden başka birinin sesiyle kalmasını isteyemeyeceğim kadar özel satılar onlar. Yani akıllarda 'bir ses' kalsın istemedim. Kötü mü ettim? Üzgünüm ama böyle :)
İyi ya da kötü hiçbir şey. Daha doğrusu, umrumda olanlar burada bahsedebileceğim türden şeyler değil. Gündelik hayat her zaman üzerine iki satır yazılacak gibi olmuyor. Çünkü bazen, bazı gerçekler o kadar gerçektir ki... Tek kelimeyi dahi kaldırmaz, ki zaten içinden de gelmez. Ne demek istediğimi anlayanlar ve hissedenler vardır mutlaka.
Buna rağmen iki satır yazayım istedim. O iki satır da, 'öff ama!' diye başlar 'öfff ama! diye biterdi. Fakat anlamsızlığın lüzumu yok. Anlamsızlık demişken;
* Tam iki yıl önce bugün bir fotoğraf çekmişim ve tam iki yıldır cep telefonumun duvar kağıdı olarak duruyor. 'Görmek istemediğim' kızgın ve nadir anlarda, değiştirdiğim birkaç saat veya birkaç gün dışında... Fakat bu sabah kalıcı olması niyetiyle değiştirdim. Baktığımda orda olması, her şey bir yana garip bir güç veriyordu bana. Hala da veriyor... Ama şimdi bi'şeylere anlamlar yüklemek anlamsız gelmeye başladı. Böyle olmaya başladığında neler değişmiştir bilmem. Değişen bi'şey olmasa bile insan yaptığından vazgeçebiliyormuş bazen. Kendine kızmanın da bir noktası olabiliyormuş. Ne kadar sürer bilmem tabii...
* Bugün okuduğum bir yazıya o kadar şaşırdım ki... Böyle şaşırmaların ve üzülmelerin ardından genelde mantıklı bir açıklaması gelir, o zaman içim rahatlar... Fakat bunun mantıklı olsa da duygusal hiçbir açıklaması yok sanırım. Ya da tam tersi.
* Özlemek ve birkaç şey sesli olmuş! Yani sıkı okuyucum, sevgili arkadaşım E. bu şiirimsi yazıyı okumuş, üstelik çalmış! Müzikli bir şiir olmuş yani. Sanırsın ki Yılmaz Erdoğan şiir okuyor!:) İlk kez duyduğum bir sesten kendi satırlarımı dinleyince gözlerim nemlenmedi desem yalan olur. Fakat bunu sizinle paylaşmamaya karar verdim. Çünkü okuyanların aklında, benden başka birinin sesiyle kalmasını isteyemeyeceğim kadar özel satılar onlar. Yani akıllarda 'bir ses' kalsın istemedim. Kötü mü ettim? Üzgünüm ama böyle :)
18 Mart 2010
sen nasıl bir insansın
oldukça 'yorgun ve duygusuz' olduğum halde bir şarkı dinledim bugün. bazı kısımlarıyla, ağlak ve arabesk hislerimin tercümanıymış meğer. nakaratını dinlerken gülümsüyorum çünkü bu hallerimle eğlenebilmeyi de seviyorum sanırım.
sagopa - kolera, rap ve arabesk dinleyebilecek olanlar şurdan buyursun;
sen nasıl bir insansın?
sagopa - kolera, rap ve arabesk dinleyebilecek olanlar şurdan buyursun;
sen nasıl bir insansın?
17 Mart 2010
15 Mart 2010
8 Mart 2010
26 Şubat 2010
24 Şubat 2010
bütün kara parçalarında, afrika dahil*
bu özgürlük, zamansızlık güzel de... çalışmayı özlemeye başladım. daha doğrusu düzenli hayatı... fakat iş ilanları bana göz kırpmıyor. o yüzden ben de hayalimdeki işlere göz kırpmaya başlıyorum. ama bu şimdilik iyi değil. yemek ve sinema sektörü biraz daha bekleyebilir... aslına bakarsan çalışmaya da pek niyetim yok. zira bazen çok saçma geliyor.. fakat daha fazla saçma gelmeden bir iş bulup çalışmam gerek...galiba hayatımda ilk kez 'geçmiş zamanı' özlüyorum... bugüne dek ne çocukluğumu özledim, ne başka bir zaman dilimini... sadece bazı kimselerin hayatta, bazılarınınsa hayatımda olduğunu özlemiş olabilirim... şimdi keşke orda olsam demiyorum fakat içim sızlıyor bazı bazı...
heyecanlanmayı özlüyorum bir de... bahar kıpırtılarını...
izlediğim bir dizide bir kadın var... onda kendimi görüyorum bazen... hikayesinde biraz ve hırçınlığında, zoraki gülümseyişlerinde, gücünde ve zaafında...
bişeyler izlemek iyi geliyor bazen, unutabiliyor insan, kendini kaptırabiliyor, başka bir hayatın içinde hissedebiliyor.. bu yüzden reklamları sevmiyorum. çünkü reklamlar başladığında her şeyi hatırlıyorum, yüzüme gölgeler düşüyor... reklamlar başlayınca... ne kadar ironik !
yüzümdeki ifadenin anlamını biliyorum, sessiz sakinliğimin sebebini biliyorum... ama herkes farklı algılıyor.
yaşam destek ünitesi misali dostlarım; 'hayata dönüş operasyonu' hazırlıyorlar benim için... sanki hayatta değilmişim gibi.. bir enkazı kaldırmak ister gibi, savaşta aldığım yaraları iyileştirmek ister gibi... yapılacaklar ve yapılmayacaklar listesi uzayıp gidiyor... liste gidiyor da ben hala olduğum yerde...
''İnancını yitirirsen Tanrı sana sırtını döner. Ne Tanrıya ne insanlara bir yararın kalmaz. İşte benim sonum böyle geldi.” (**)
bazen her şeye inancımı yitirmenin eşiğine geldiğimi hissediyorum. orda takılıyorum bi süre... ve sonra geri dönüyorum... bazen daha çok inanarak, bazen değişerek... bu defa fazla oyalandım sanırım o eşikte... 'her şey anlamsız da bi sen mi anlamlısın?' diyorum içimdeki sese... o da 'evet' diyor utanmadan... ve aklıma sorular üşüşüyor; insan bazen kendine bile güvenemezken, nasıl oluyor da 'içindeki sevgiye' bu denli güvenebiliyor? ve bunu anlamak/anlatmak neden bu kadar zor oluyor?
her şeyin bir tek sebebi ama pek çok sonucu olması ne kadar garip öyle değil mi?...
şu yazdıklarım, yaptığım ve yapmadığım her şey.. kendime sorduğum sorular... dert ettiklerim... ya da öyle göründüğüm her şey... aslında o kadar önemsiz ki... çünkü insan bir iki cümleyle anlatamıyorsa asıl derdini ya da bir şeyi gizlemek istiyorsa, çok konuşur, çok laf eder... küçük şeyleri büyütür, didikler durur, yüksek sesle güler, süsler püsler...
tüm yaptığım bu.
---
* cemal süreya
** perhan
not: bu kadar açık ve kişisel bir yazı kime ne ifade eder bilmem. umarım okunmaya değecek bir sebep bulursunuz içinde..
fotoğraf: bir gün eski işyerimdeki masamda bulduğum ama şimdi kimlerin yazdığını unuttuğum not.
bişeyler izlemek iyi geliyor bazen, unutabiliyor insan, kendini kaptırabiliyor, başka bir hayatın içinde hissedebiliyor.. bu yüzden reklamları sevmiyorum. çünkü reklamlar başladığında her şeyi hatırlıyorum, yüzüme gölgeler düşüyor... reklamlar başlayınca... ne kadar ironik !
yüzümdeki ifadenin anlamını biliyorum, sessiz sakinliğimin sebebini biliyorum... ama herkes farklı algılıyor.
yaşam destek ünitesi misali dostlarım; 'hayata dönüş operasyonu' hazırlıyorlar benim için... sanki hayatta değilmişim gibi.. bir enkazı kaldırmak ister gibi, savaşta aldığım yaraları iyileştirmek ister gibi... yapılacaklar ve yapılmayacaklar listesi uzayıp gidiyor... liste gidiyor da ben hala olduğum yerde...
''İnancını yitirirsen Tanrı sana sırtını döner. Ne Tanrıya ne insanlara bir yararın kalmaz. İşte benim sonum böyle geldi.” (**)
bazen her şeye inancımı yitirmenin eşiğine geldiğimi hissediyorum. orda takılıyorum bi süre... ve sonra geri dönüyorum... bazen daha çok inanarak, bazen değişerek... bu defa fazla oyalandım sanırım o eşikte... 'her şey anlamsız da bi sen mi anlamlısın?' diyorum içimdeki sese... o da 'evet' diyor utanmadan... ve aklıma sorular üşüşüyor; insan bazen kendine bile güvenemezken, nasıl oluyor da 'içindeki sevgiye' bu denli güvenebiliyor? ve bunu anlamak/anlatmak neden bu kadar zor oluyor?
her şeyin bir tek sebebi ama pek çok sonucu olması ne kadar garip öyle değil mi?...
şu yazdıklarım, yaptığım ve yapmadığım her şey.. kendime sorduğum sorular... dert ettiklerim... ya da öyle göründüğüm her şey... aslında o kadar önemsiz ki... çünkü insan bir iki cümleyle anlatamıyorsa asıl derdini ya da bir şeyi gizlemek istiyorsa, çok konuşur, çok laf eder... küçük şeyleri büyütür, didikler durur, yüksek sesle güler, süsler püsler...
ve birine kızmak ister ama kızamazsa etrafındakileri kırıp döker... kendi dahil..
biri onu sevmiyorsa kimse sevmesin ister... kendi dahil...
onu umursamıyorsa hiçbir şeyi umursamaz, umursanmak da umrunda olmaz...
biri ona inanmıyorsa, hiçbir şeye inancı kalmaz... kendi dahil...
biri onu sevmiyorsa kimse sevmesin ister... kendi dahil...
onu umursamıyorsa hiçbir şeyi umursamaz, umursanmak da umrunda olmaz...
biri ona inanmıyorsa, hiçbir şeye inancı kalmaz... kendi dahil...
tüm yaptığım bu.
---
* cemal süreya
** perhan
not: bu kadar açık ve kişisel bir yazı kime ne ifade eder bilmem. umarım okunmaya değecek bir sebep bulursunuz içinde..
fotoğraf: bir gün eski işyerimdeki masamda bulduğum ama şimdi kimlerin yazdığını unuttuğum not.
19 Şubat 2010
18 Şubat 2010
yanılgı
''bunca zaman ve bunca şeyden sonra yanlış anlaşıldığını anlamak ne garip.
üstelik tek kelime etmeden... ''
üstelik tek kelime etmeden... ''
16 Şubat 2010
...
yazılara, şiirlere dökülünce çok mu sahte sandın aşkı?
bakabilsem doya doya
dokunabilsem, duyabilsem, söyleyebilsem...
tek bir satır bile yazmaz,
seni seviyorum der, susardım...
*
bakabilsem doya doya
dokunabilsem, duyabilsem, söyleyebilsem...
tek bir satır bile yazmaz,
seni seviyorum der, susardım...
*
15 Şubat 2010
ve...
''Sonra gelip bana baktı.
İçinden geçen seslere kulak vermemek için bir şarkı tutturdu ve gitti. Sesini duyamayacağım kadar uzaklaşmıştı ki durdu ve geri döndü. Ne zaman geri dönse, gideceği vakte az kalmış demekti.''
İçinden geçen seslere kulak vermemek için bir şarkı tutturdu ve gitti. Sesini duyamayacağım kadar uzaklaşmıştı ki durdu ve geri döndü. Ne zaman geri dönse, gideceği vakte az kalmış demekti.''
2 Şubat 2010
Breakfast at Tiffany's
...
kimseye kendini savunmak zorunda kalmak istemiyorsan, anlatma!
tüm iyi niyetle verilen akıllar ve yargılamalar bilmekten gelir.
o halde kimse bir şey bilmesin. içine at ve anlatma!
tüm iyi niyetle verilen akıllar ve yargılamalar bilmekten gelir.
o halde kimse bir şey bilmesin. içine at ve anlatma!
özlemek ve birkaç şey...
birini özlememeye çalışmak; birkaç film ve birkaç kitap
özleyince unutmaya çalışmak; birkaç film daha...
yazmaya çalışıp da yazamamak...
sesini unutmaya çalışmak; birkaç şarkı
gülümseyişini unutmaya çalışmak; yabancı yüzlerle tanışmak...
ve bulamadıkça hatırlamak...
birini aramamaya çalışmak, birkaç sokak, birkaç cadde adımlamak
yürümek, yürümek, yürümek...
üşüyüp yorulup bir çay içmek
çay içip de unutmaya çalışmanın saçmalığını anlamak...
birini özlemek; geri kalan her şeyi anlamsızlaştırıp
soluk ve ağır çekim yaşamak...
uykuya kaçıp rüyalarda teslim olmak...
yüksek sesli ve kalabalık yaşamak,
öyleyken hissetmezsin ya belki...
birini özlemek;
filmlerle, kitaplarla, şarkılarla, dostlarla avunmaya çalışıp
yapamamak...
yazamamak...
susmak ve susmak...
---
ledorita
özleyince unutmaya çalışmak; birkaç film daha...
yazmaya çalışıp da yazamamak...
sesini unutmaya çalışmak; birkaç şarkı
gülümseyişini unutmaya çalışmak; yabancı yüzlerle tanışmak...
ve bulamadıkça hatırlamak...
birini aramamaya çalışmak, birkaç sokak, birkaç cadde adımlamak
yürümek, yürümek, yürümek...
üşüyüp yorulup bir çay içmek
çay içip de unutmaya çalışmanın saçmalığını anlamak...
birini özlemek; geri kalan her şeyi anlamsızlaştırıp
soluk ve ağır çekim yaşamak...
uykuya kaçıp rüyalarda teslim olmak...
yüksek sesli ve kalabalık yaşamak,
öyleyken hissetmezsin ya belki...
birini özlemek;
filmlerle, kitaplarla, şarkılarla, dostlarla avunmaya çalışıp
yapamamak...
yazamamak...
susmak ve susmak...
---
ledorita
25 Ocak 2010
24 Ocak 2010
23 Ocak 2010
kendine ait bir gün
* Evde olmak daha güzel olsa da, olumsuz hava koşullarına ve tüm uyarılara rağmen çıkıp fotoğraf çektim.* Kartopu oynayanların yanından sessizce geçip gülümsedim,
* Karda koştum, zıpladım, basılmamış kara bastım, kendi kendime eğlendim.
* Dışarıdan nasıl göründüğüm zerre umursamadım.
* Korkunç ve buz tutmuş tahta bir köprüden geçtim. Korkmadım.
* Üşüdüm ama çok eğlendim.
* Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm...
* Zorunlu olarak uğradığım İstiklal gördüğüm en tenha günlerinden birini yaşıyordu.
* Sonra film gibi bir mizansen...
* Ve günün en mutlu eden şeyleri... kendini sevindirmeyi bilmeli bazen...
19 Ocak 2010
dengeler...
Bazen uçlara savruldum, uçtum
Orda düşler gördüm, sonra düştüm.
Orda düşler gördüm, sonra düştüm.
En küçük umutsuzluk ayağıma takılıyor
Bir an tökezlesem gardım düşüyor.
Tutunacak dalım yok!
En küçük umut ayaklarımı yerden kesiyor
Ama tutunmaya niyetim yok!
Uçabilirim, düşebilirim...
Ama şimdi dengeleri korumam gerek.
15 Ocak 2010
5 Ocak 2010
1 Ocak 2010
30 Aralık 2009
nasılmış, neymiş...
geçen bir sene...
gökkuşağı gibi.. ayaklarımı yerden kesip sonra dibe vuran, sonra yine havalara uçuran zamanlar!.. şapşal şey! güzel şey! hmmm pek güzel şey...
ve gelecek zamanlar.. tam da her şey bitmiş gibi görünürken...
ne isteyip ne istemediğimi biliyosun...
gökkuşağı gibi.. ayaklarımı yerden kesip sonra dibe vuran, sonra yine havalara uçuran zamanlar!.. şapşal şey! güzel şey! hmmm pek güzel şey...
ve gelecek zamanlar.. tam da her şey bitmiş gibi görünürken...
ne isteyip ne istemediğimi biliyosun...
29 Aralık 2009
white rabbit
uzun zaman sonra dinleyince, bir dönem ne çok radyo eksen dinlediğimi hatırlattı bu şarkı. ve fark ettim de, bir tarantino filmine ne kadar yakışırmış sanki..
26 Aralık 2009
sustum biraz
uzuuunca bir süre kişisel analiz içeren yazılar yazmayacağım blog. 'sürekli didikleyen insan' portresi çizmek hoş değil. çünkü bu doğru değil.... sustum yani. zaten söyleyecek bişeyim de olmaz :)
bol bol smiley, gülücük filan..
bol bol smiley, gülücük filan..
kırmızı ve bulanık...
uzuuunn uzun yazasım var blog. 78 satır, 761 kelimelik bir diyeceğim var sana. başucunda dursun bu. baştan söyliyim kızgın değil, öfkeli değil... sadece 'tamam anladım ben olayı' demeye çalışan bir yazı.
***
bak bak... yukarı bak! sakın aşağı bakma. yukarı bakarsan akmaz. yukarı bak!
gözyaşı gibiyim. bir an kendimi bırakır da aşağı bakarsam akar giderim.
ileri bakmak zorundayım. zorundasın... ardına bakma, etrafında dönüp durma, olduğun yere bakarsan yürüyemezsin, tökezlersin. ileri bak! ancak adım atarsan açını değiştirebilirsin. olduğun yerde durma, adım at.
***
dün akşamdan beri her şey öyle bulanık ki... duygusal değil, zihinsel... her şey kopyasının kopyasının kopyası gibi... yüzler, sesler, yerler... her şey flu... yaptığım her şey, söylediğim her söz benden çıkıp gidiyor. sonra izliyorum... bunu yaptım, şunu söyledim... konuşuyorum ama sesim bana uzak... mesaj yazıyorum ve gidiyor. aa yazdım ve gitti! dönüşü yok!
neyse ki hiçbiri zihnim aydınlanınca pişmanlık duyacağım şeyler değil...
şimdi, ancak bu saatte üzerindeki tozlar yavaş yavaş gidiyor. sarhoşluğum ayılıyor... ama bulanıklığın farkına varırken de bulanık düşünüyorum... ve tüm bunlar olmaya başlarken, birileri beni eleştiriyor. soruyor, sorguluyor... şöylesin, böylesin, öyle olsan böyle olmaz... cevap veriyorum ama bazen susuyorum sadece... verdiğim cevaplar kimseyi tatmin etmiyor. hiçkimse çelişki nedir bilmiyor gibi sanki... herkes kusursuzmuş gibi...
uyumaya çalışıyorum... yoksa sızıyor muyum? ama aklıma bir şey takılı sabahtan beri. bu saate kadar yapamamışım şimdi olmaz diyorum.. ama sonra o biliçsizlikle elim telefona gidiyor. fakat o kadar da bilinçsiz olmamalı ki sadece yazıyor.. yazıyor ve gönderiyor. aa yazdım ve gitti! dönüşü yok! amaan olmasın!
'Cause I'm a lover not a fighter
bu defa başka biri beni eleştiriyor. benimse zihnim halen şifreli yayında. ''bak sen şöylesin, böylesin''... 'seni böyle böyle algılıyorum ben' diyor karşımdaki. doğruluk payı olsa da öyle değilim ki! dinliyorum dinliyorum... bazen susuyorum, bazen cevaplar veriyorum... kimisi bahane kimisi gerçek... bir noktadan sonra da her soruya vereceğim tek bir cevabım var! fakat onu söyleyemiyorsan eğer, sebebine onlarca isim bulabilir, yarattığın o şeyin içini doldurmaya çalışabilirsin... bir tek onu söylemezsin çünkü kimse anlamaz. bu ancak kendinle paylaşabileceğin bir şeydir çünkü... bir şey vardır aklını, ruhunu, kalbini... her şeyi ele geçiren. o varken onu inkar edemezsin. yokmuş gibi davranamazsın. ve o güçlü şey seni o kadar ele geçirir ki geri kalan her şeyi önemsiz kılabilir, kör ve sağır edebilir... görmeye ve duymaya değer bir şey olmadığına ikna edebilir. aksini düşünmene fırsat dahi vermez. o vardır ve yokmuş gibi davranman imkansızdır. şimdi bu tüm hayatına bakış açını değiştiriyorsa, ki değiştirir, başka türlü davranman söz konusu olamaz. senden beklenenleri yapmaman umrunda olmaz. kimsenin bilmediği, duymadığı ve görmediği bir şey vardır çünkü sende. ve o her şeyi değiştirir... insanlar sadece insan gibi davranmıyormuş ya hani... ama ne tilki tilki değilmiş gibi davranabilir, ne tavşan tavşan değilmiş gibi... ne de aşık, aşık değilmiş gibi...
Olamaz mı olabilir?
''ne yapmak istiyorsun.'' diyorlar. ne yapmak istiyorsun? ne yapmak?? aslında yapmak istediğim tek şey var. ama bunu kimseye söylemedim. hayalimizdeki şeyi iş haline getirmek lüks bizim gibiler için... bu yüzden de, en çok istediğini değil ama ona yakın bir şeyi yapmayı seçiyorsun.. ve bu da zaman zaman tökezlemene neden oluyor hepsi bu! herkesin önemsediği şeyleri önemsemiyor olabilirim, sizin henüz keşfetmediğiniz ve belki de hiç keşfedemeyeceğiniz başka bir 'anlam' bulmuş olabilirim kendime, olamaz mı? ondan sonra geri kalan her şey daha bir değersizleşmiştir gözümde olamaz mı? bence olabilir... pekala olabilir...
aklı fazla karışık, 'kimse beni anlamıyor', 'hayat çok boktan' minvali karanlık havalı adamları sevmem. fazla entellektüeliteden, aklı ve saçları birbirine karışmışları da... aynı zamanda, kendi küçük evreninden çıkamamışları da... içi bomboş olanları da... çok fazla düşünüp kurcalayıp iki adım gidemeyen biraz olsun aydınlanamayanları da... yani düşünüyor olması bi işe yaramayanları... ve bir kalıba fazla girmiş olanları... korkakları ve cesaretsizleri... hep konuşan ama bir şey yapamayanları da...
ve tüm bunları eleştirirken, arasından özenle seçilip duymaya maruz kaldığımdaki ruh halimi de sevmedim...
iyi niyetli olduğu muhakkak olan sözler bile canını sıkıyor bazen insanın... ''sen şöylesin böylesin, neden öyle yapmıyorsun, neden böyle, öyle yapsan böyle olur aslında'' pardon ama o zaman benim burda işim ne??? yanlış yere mi geldim ben? kurabiye hamurundan ekmek mi yapmaya çalışıyoruz yoksa? malzeme budur zira...
o an uyandım. uzun ve derin bir uykudan uyandım. napıyorsun sen dedim? neden düşünüp, konuşup, sorup duruyorsun? yapsana! bak adamlar zaten yıllar evvel demiş; just do it! budur!
tilkinin tilki olduğunu ispat etmesi için, tavşanı oracıkta yiyivermesi yetermiş. gidip aslandan 'tilkilik belgesi' almasına gerek yokmuş. yani aslında doğada sadece doğal varoluşunla varsın. başka bir şeye ve söze lüzum yok.
yani just do it!
***
bak bak... yukarı bak! sakın aşağı bakma. yukarı bakarsan akmaz. yukarı bak!
gözyaşı gibiyim. bir an kendimi bırakır da aşağı bakarsam akar giderim.
ileri bakmak zorundayım. zorundasın... ardına bakma, etrafında dönüp durma, olduğun yere bakarsan yürüyemezsin, tökezlersin. ileri bak! ancak adım atarsan açını değiştirebilirsin. olduğun yerde durma, adım at.
***
dün akşamdan beri her şey öyle bulanık ki... duygusal değil, zihinsel... her şey kopyasının kopyasının kopyası gibi... yüzler, sesler, yerler... her şey flu... yaptığım her şey, söylediğim her söz benden çıkıp gidiyor. sonra izliyorum... bunu yaptım, şunu söyledim... konuşuyorum ama sesim bana uzak... mesaj yazıyorum ve gidiyor. aa yazdım ve gitti! dönüşü yok!
neyse ki hiçbiri zihnim aydınlanınca pişmanlık duyacağım şeyler değil...
şimdi, ancak bu saatte üzerindeki tozlar yavaş yavaş gidiyor. sarhoşluğum ayılıyor... ama bulanıklığın farkına varırken de bulanık düşünüyorum... ve tüm bunlar olmaya başlarken, birileri beni eleştiriyor. soruyor, sorguluyor... şöylesin, böylesin, öyle olsan böyle olmaz... cevap veriyorum ama bazen susuyorum sadece... verdiğim cevaplar kimseyi tatmin etmiyor. hiçkimse çelişki nedir bilmiyor gibi sanki... herkes kusursuzmuş gibi...
uyumaya çalışıyorum... yoksa sızıyor muyum? ama aklıma bir şey takılı sabahtan beri. bu saate kadar yapamamışım şimdi olmaz diyorum.. ama sonra o biliçsizlikle elim telefona gidiyor. fakat o kadar da bilinçsiz olmamalı ki sadece yazıyor.. yazıyor ve gönderiyor. aa yazdım ve gitti! dönüşü yok! amaan olmasın!
'Cause I'm a lover not a fighter
bu defa başka biri beni eleştiriyor. benimse zihnim halen şifreli yayında. ''bak sen şöylesin, böylesin''... 'seni böyle böyle algılıyorum ben' diyor karşımdaki. doğruluk payı olsa da öyle değilim ki! dinliyorum dinliyorum... bazen susuyorum, bazen cevaplar veriyorum... kimisi bahane kimisi gerçek... bir noktadan sonra da her soruya vereceğim tek bir cevabım var! fakat onu söyleyemiyorsan eğer, sebebine onlarca isim bulabilir, yarattığın o şeyin içini doldurmaya çalışabilirsin... bir tek onu söylemezsin çünkü kimse anlamaz. bu ancak kendinle paylaşabileceğin bir şeydir çünkü... bir şey vardır aklını, ruhunu, kalbini... her şeyi ele geçiren. o varken onu inkar edemezsin. yokmuş gibi davranamazsın. ve o güçlü şey seni o kadar ele geçirir ki geri kalan her şeyi önemsiz kılabilir, kör ve sağır edebilir... görmeye ve duymaya değer bir şey olmadığına ikna edebilir. aksini düşünmene fırsat dahi vermez. o vardır ve yokmuş gibi davranman imkansızdır. şimdi bu tüm hayatına bakış açını değiştiriyorsa, ki değiştirir, başka türlü davranman söz konusu olamaz. senden beklenenleri yapmaman umrunda olmaz. kimsenin bilmediği, duymadığı ve görmediği bir şey vardır çünkü sende. ve o her şeyi değiştirir... insanlar sadece insan gibi davranmıyormuş ya hani... ama ne tilki tilki değilmiş gibi davranabilir, ne tavşan tavşan değilmiş gibi... ne de aşık, aşık değilmiş gibi...
Olamaz mı olabilir?
''ne yapmak istiyorsun.'' diyorlar. ne yapmak istiyorsun? ne yapmak?? aslında yapmak istediğim tek şey var. ama bunu kimseye söylemedim. hayalimizdeki şeyi iş haline getirmek lüks bizim gibiler için... bu yüzden de, en çok istediğini değil ama ona yakın bir şeyi yapmayı seçiyorsun.. ve bu da zaman zaman tökezlemene neden oluyor hepsi bu! herkesin önemsediği şeyleri önemsemiyor olabilirim, sizin henüz keşfetmediğiniz ve belki de hiç keşfedemeyeceğiniz başka bir 'anlam' bulmuş olabilirim kendime, olamaz mı? ondan sonra geri kalan her şey daha bir değersizleşmiştir gözümde olamaz mı? bence olabilir... pekala olabilir...
aklı fazla karışık, 'kimse beni anlamıyor', 'hayat çok boktan' minvali karanlık havalı adamları sevmem. fazla entellektüeliteden, aklı ve saçları birbirine karışmışları da... aynı zamanda, kendi küçük evreninden çıkamamışları da... içi bomboş olanları da... çok fazla düşünüp kurcalayıp iki adım gidemeyen biraz olsun aydınlanamayanları da... yani düşünüyor olması bi işe yaramayanları... ve bir kalıba fazla girmiş olanları... korkakları ve cesaretsizleri... hep konuşan ama bir şey yapamayanları da...
ve tüm bunları eleştirirken, arasından özenle seçilip duymaya maruz kaldığımdaki ruh halimi de sevmedim...
iyi niyetli olduğu muhakkak olan sözler bile canını sıkıyor bazen insanın... ''sen şöylesin böylesin, neden öyle yapmıyorsun, neden böyle, öyle yapsan böyle olur aslında'' pardon ama o zaman benim burda işim ne??? yanlış yere mi geldim ben? kurabiye hamurundan ekmek mi yapmaya çalışıyoruz yoksa? malzeme budur zira...
o an uyandım. uzun ve derin bir uykudan uyandım. napıyorsun sen dedim? neden düşünüp, konuşup, sorup duruyorsun? yapsana! bak adamlar zaten yıllar evvel demiş; just do it! budur!
tilkinin tilki olduğunu ispat etmesi için, tavşanı oracıkta yiyivermesi yetermiş. gidip aslandan 'tilkilik belgesi' almasına gerek yokmuş. yani aslında doğada sadece doğal varoluşunla varsın. başka bir şeye ve söze lüzum yok.
yani just do it!
25 Aralık 2009
''şşştt sana bi sır veriyim mi? ''
her şeyi boşverip an'ı yaşamayı öğrendim ben. gözümü kapatıyorum... bazı bazı açınca tozlar, kumlar filan kaçıyor ama.. siyah gibi çoğunca fakat arada beyazlar da var. ama kapatınca tozpembe!!..
yani kısaca, duygusal zırvalarım sadece an'lardan birer an...
bilmem anlatabildim mi blog?
yani kısaca, duygusal zırvalarım sadece an'lardan birer an...
bilmem anlatabildim mi blog?
... şimdi, gidemediğim yerler var çünkü benim...
sağa sola bakmadan yürüdüğüm halde; yıllar sonra bile, sanki bişey oluyor ve kafanı o yöne çeviriyorsun. o an, hala zihnindeki tek yanıyla, yani o sıcak gülüşüyle yanından geçiveriyor... yıllar sonra bile hissedebiliyorsun o tuhaf sıcaklığı... masum olmayan ama masum bir çocuk gibi bakan gözleri... seni görmeden yanından geçiyor.. ve sesini, gözlerini, en çok da gülümseyişini ardında bırakarak...
şimdi buna ne lüzum vardı? daha iki gün önce birine seni anlattım diye mi çıktın karşıma yıllar sonra? daha iki gün önce bi hikaye gibi anlatmıştım. yeterince unutulmuş, eskimiş, hiçbir uktesi kalmamış güzel bir hikaye gibi... hayatıma bakınca küçücük kalan bir hikaye gibi... öyle çünkü...
ama sorun değil... yanımdan geçip gittin, yanından geçip gittim. tamam arkandan baktım bir kez daha. evet tamam istiklal'in kalabalığında afalladım ve gülümsedim kendi kendime. ama geçtin gittin... geçip gittim...
...
şimdi buna ne lüzum vardı? daha iki gün önce birine seni anlattım diye mi çıktın karşıma yıllar sonra? daha iki gün önce bi hikaye gibi anlatmıştım. yeterince unutulmuş, eskimiş, hiçbir uktesi kalmamış güzel bir hikaye gibi... hayatıma bakınca küçücük kalan bir hikaye gibi... öyle çünkü...
ama sorun değil... yanımdan geçip gittin, yanından geçip gittim. tamam arkandan baktım bir kez daha. evet tamam istiklal'in kalabalığında afalladım ve gülümsedim kendi kendime. ama geçtin gittin... geçip gittim...
...
20 Aralık 2009
yalnızlık
bir de bu kalır... kokular hafifledikçe sinsice yerini alır...
hangisi daha güçlüymüş bilemedim şimdi.
hangisi daha güçlüymüş bilemedim şimdi.
18 Aralık 2009
koku...
günün sonunda kalan en güçlü, en güzel şey...
14 Aralık 2009
13 Aralık 2009
hayalet kasabadan, limon kokan anlardan...
Etrafta yüzlerce ev var. Hepsi bir düzen içinde ve hemen hemen aynı. Bahçelerde portakal, limon ağaçları... Çocuk parkı var ama çocuk yok. Çöp tenekeleri var ama pek dolmuyor. Küçük bir bakkal ama hep kapalı. Arabalar geçiyor ara sıra, bir de okul servisleri... Etrafta yüzlerce ev var. Fakat çok azında yaşam var.İnternet yok, radyo yok. Televizyon var ama pek tahammülüm yok. Hava güneşliyken oldukça sıcak ama gittiğinde çok soğuk. Bu pek de alışık olduğum bir iklim değil.
Bahçede oturuyorum güneş çıktıysa. Ufaklık uyuyorsa bir de.. Çayımı alıp kitap okuyorum. Sessizlik... Her şey yerinde gibi görünüyor ama yine de bir şey eksik...
Akşam olunca o yüzlerce evden sadece birkaçının ışığı yanıyor. Pencereden bakmak bile canım istemiyor. Son gece meşhur gök gürültüsü .. Ama ne gürlemek... Şimşek tüm o karanlığı aydınlatıyor. Bizim ufaklık korkudan ağlıyor. Sabah olunca her şey durulup sakinleşiyor. Bahçedeki limon ağacından iki tane koparıyorum. Nasıl güzel kokuyor... Sonra bizim ufaklığı da öpüp koklayıp yola çıkıyorum. Yol dar ve virajlı. Yağmur görüşü engelliyor. Olympos'u yağmur bulutları kaplamış. Gidip fotoğraf çekemediğim için bi selam çakıyorum ve daha sonra gelmek üzere söz veriyorum. Uçağım rötar yapıyor... bekliyorum... bekliyorum... ve sadece birkaç gün ama nihayet İstanbul'a geliyorum. Aman Allahım ne soğuk. Hala üşüyorum...
Son zamanlarda pek çok kişi gibi gözümün içine bakıp 'nasılsın?'' diyen birine şöyle dedim '' aslında böyle boşlukta olduğum zamanlarda kötü hissederim ama şimdi nedense iyi hissediyorum. her şey güzel olacak gibi geliyor.. umaırm bu iyiye işarettir.' 'öyledir öyledir' dedi.
öyledir öyledir diyorum ben de her defasında içimden ve konuyu usulca kapatıyorum.
6 Aralık 2009
zorunlu kaçış gibi bir şey...
yarın sabah, sessiz sakin bir yerlere doğru uçuyorum. güney dilediğim kadar sıcak değilmiş ama olsun. döndüğümde kuş gibi hafifler miyim bilmem ama umarım bol bol yağmurlu fotoğraflarla dönerim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Pages - Menu
Popular Posts
-
yarım bir kalp olmuş orda. bazen çekim yaparken ne çektiğimi görmüyorum, sonuca da şaşırıyorum böyle. üzerine pek çok şey yazılabilecek bir ...
-
aniden gelen, daha doğrusu çöken o his var ya.. hiçbir sebebi yokken üstelik... her şey durgunlaştırıp ağırlaştıran.. ondan kaçmanın bi yolu...
-
çok şükür. uykusuzluğun binbir türlü hali/sebebi varmış. şimdi gecenin bi yarısı yatağımdan kalkıp düşüyorum; öylece kendi kendine duran bi ...
-
* gelgitlere alışma konusunda oldukça geliştirdim kendimi sanırım. eskiden her dalgalanma gözyaşına dönerken şimdi sadece sarsılıyorum. * ba...
-
''bir erkeğin hayatında, en zor sorular için hazırladığı zor cevaplar vardır.'' ''bir erkeğin hayatında, yenilgiyi k...
-
Henüz çifte kavrulmamış haliyle, nereyi netlediğim belli olmayan fotolarla biscotti... bloga renk katsın biraz:)
-
Nisan ayının son post'u da kendi içinde çelişkiler taşıyabilir baştan uyarayım. Zira gün içersinde yazmış olsaydım bir bahar şenliği hav...
-
city of night belki de küçücük bir dokunuşla naifliği bulabilir iz.










