27 Şubat 2011

istanbul, a kare b planı

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak oldu tam. Güneş çıkınca sıcak olsa da güya yağmurdan ve soğuktan kaçtım, burada daha dondurucu bi soğuk varmış meğersem. Ama evim evim güzel evim:)
küçük adam ve babası
    
       ''Matematik bilmeyen de giremez.''
Aslında hemen tüm okulların kapısında görünmez bir kalemle yazıyor bu. 
Matematik bilmiyor olmak değil belki ama matematiği unutmuş olmak çok üzücü. Zaten çok iyi biliyor olmasan bile yapabildiğin şeyleri yapamadığını fark ettiğin an hafif bir suçluluk duygusu kapılıyor insanı. Kimin yaşı kimden büyük, iki araç ne zaman karşılaşmış, uzun zamandır ilgimi çekmeyen fakat sevdiğim konulardı. Ama hiç taktik insanı olmadığım için pek çok taktik ve tekniği unutmuşum ne yazık ki. Arayı düzeltmeye çalışıyorum şu günlerde. Çünkü özlemişim...

B planımı anlattığım zaman bir taraf zor/gereksiz ve saçma buluyor. Bir tarafsa en az benim kadar heyecanla 'ne güzel olur' diyor. Ben de temkinli ama istekli adımlar atıyorum. 

Son günlerde bütün kitapçılarda en çok rağbet gören kitaplar 'hürrem sultan, padişah anneleri'' ve benzeri konulardaki kitaplar. Satışları bilmem ama insanlar büyük bir merakla inceliyor. Ben de hayretle onları...

17 Şubat 2011

yol şarkıları vol.1

uzun yolda, hatta uzun kısa hemen her türlü yolda dinlediğim favori bir parçam vardır. bu özelliğiyle olmasa da sevdiğimi bilen bilir de bilmeyene de söylemem. öyle de kıyamam bazı şeylere:)
ama son zamanlarda şu şarkı bu havalara uygun olmasa bile yaz havası yaşatıyor. pek bi havalara giriyorum, hayallere kapılıyorum dinledikçe...

13 Şubat 2011

bu kızı üzersen karşında beni bulursun!

her kızın bunu diyecek bir abisi/arkadaşı/kuzeni filan var mıdır? ya da sadece karikatürlere bile malzeme olmuş bir klişe midir? yoksa çok arabesk bir söylem midir? öyleseyse şöyle buyrun:

''istanbul döver seni sen beni üzersen''

sertap'ın istanbul' şarkısından... bu şımarık tehdit karma felsefesinin bir yansıması gibi duruyor. istanbul'un yapabileceklerini düşününce öyle olmasa da yine de masum ve sevimli...

ha bir de şu var; ''istanbul sever seni sen beni seversen''

benseniyirim!

3 Şubat 2011

bir tatlı nüans

işe yeni başlayan eleman için bilgisayar kurmakla, işe yeni başlayan eleman olarak bilgisayarın kurulmasını izlemek arasında çok fark varmış... öyle böyle değil...

1 Şubat 2011

o la la barcelona!

son bir yıldır bu başlık içimden geçiyordu sürekli. şuraya yazdığım anı canlandırıyorum güzümde. fakat kurgusu şu ankinden çok farklıydı. ben barcelona'da ispanyolca şakırken mutluluk saçan gülücüklerimle süsleyecektim satırlarımı. hem çalışıp hem eğlenip hem dil öğrenecektim. ama bugün itibariyle hayallerimin son kullanma tarihi bitmiş bulunmaktadır. aslında şansım bitmese de gün geçtikçe şevkim azalıyor. o yüzden ikinci bir emre kadar olduğum yerde sabitlenmek en doğrusu.
benimle birlikte heyecanlanan, çeviri için elleri klavyede, el sallamak için havada bekleyen arkadaşların da hevesini kursağında bıraktım. ama kader kısmet vesaire...

31 Ocak 2011

...sonra

'' bazı şeyler o kadar değersiz kalıyor ki o kadar olur.'' dedim.
'' e o kadar olur! '' dedi.

29 Ocak 2011

karar vermek

o kadar zor ki bazen... her iki taraf da aynı derecede ağır basarken.
siyah mı beyaz mı? doğru mu yapıyorum yanlış mı? iyi mi olacak kötü mü? sezgilerimle mi hareket etmeliyim yoksa mantığımla mı? saatlerce günlerce düşünürsün. aslında içten içe bir taraf ağır basar da bazen ama su yüzüne çıkmaz. ammavelakin iş dünyası zaman tanımaz pek... ve bir anda kararını verirsin. küt diye söylersin. ve hangisini seçersen seç, diğer şıkkı asla bilemezsin.

ama reddetmenin rahatlığı, hiç bilemeyeceğin bir durumu merak etmekten, içinde ukte kalmasından daha mı önde bilemiyorum...

24 Ocak 2011

rastlantılar ve espresso...

bugünlerde etrafımda garip bir enerji dönüyor sanki.

kaybettiğim şeyler geri geliyor. çocuk gibi seviniyorum. küçük bir çocuğu seviyorum sonra. takılıyorum gördün mü acaba kaybettiğim şeyi diye. çocuk 'aa bu muydu' diyor. ki olayla hiçbir alakası yok. alıp getiriyor bulduğu yerden. şaşırıp kalıyorum. eskiden olmuş yanlışlıklar ortaya çıkıyor. siyah değilmiş de, lacivertmiş mesela... ama lacivert olması çok şey değiştirebilirmiş. bunun gibi bişey... diploma notum yanlış yazılmış, ben üniversiteye o yanlış notla girmişim meğersem.. bilmem ki ne değişirdi.
***
bindiğim taksici eski edebiyat öğretmeniymiş.
dedim ki acelem var görüşmeye geç kalıyorum.. sonra başladı önerilerde bulunmaya. bak şöyle, bak böyle...   tek bi eksiğini/yanlışını gördüm dedi sonra ve haklıydı da. o da malum sesimin ayarı:) sonra gittim, görüştüğüm kişi de aynı şeyi söylemesin mi ! :) dedim ki, gelirken taksici de bunu söyledi. edebiyat öğretmeniymiş de... (gülüşmeler, gülüşmeler...)
dedi ki; sormadın hiç?  aa evet nasıl oldu dedim. ben birinden bi'şey rica etmişim. sonra başka biri de ondan bi'şey rica etmiş. ricalarımız kesişmiş. nasıl bi tesadüf, nasıl bir kurguysa...
***
uzun yıllar önce bir e-dergide yayınlanmış hikayedemde geçen bir cümleyi, şimdilerde en sevdiğim dizide duyunca 'nasıl yani' dedim. hikaye de artık tarihe gömüldüğü için çıkarıp bakamadım ama hafızamı zorlayınca hatırladım ki çok benziyormuş meğer. böylelikle öyle bir hikayem olduğunu ve bir daha geri gelmemek üzere yok olduğunu fark etmiş oldum. pek de severdim oysa ki...ama biraz zorlarsam şu bumerang hadisesi bunda da vuku bulur belki.;)
hikaye demişken... artık o tip şeyler yazmıyorum. hatta neredeyse hiçbir şey yazmıyorum. ama içimden çok şey geçiyor. hepsini hayalimde kurguluyorum film için. ama sadece yolda giderken ve uyumak üzereyken. dolayısıyla bitmesi biraz zaman alıyor:) fakat hemen hemen iskeleti oluştu diyebilirim. geriye küçük boşlukları doldurmak kaldı. sonra da bir kenara atıp bırakmak...
eski bir arkadaşım vardı. hiç yetenekli olmasa da çok üretken bir sinemacı. o ve onun gibilere benzememek için...
***
* yazarken empati yeteneğimin daha güçlü olmasını dilerdim. yerinde olsam nelere 'öfff amaa' derdim. bilmek isterdim...
not1: espresso bu yazının hiçbir yerinde olmasa da her yerinde... 
not2: espresso sevmem.

22 Ocak 2011

...

''Adın geçti. Gözlerimi kaçırıp üzerine bir yudum su içtim. Artık böyle, bazen böyle...''

16 Ocak 2011

büyümek


kendi evinin olmasını hayal etmektir bazen...
kendi seçtiğin koltuklar, kendi mutfağın, sevdiğin renkler, objeler, detaylar vesaire...

6 Ocak 2011

acıyı tatlı söyleyen

Küçük yuvarlak bir masada oturuyoruz karşılıklı. Ben sana olan biteni anlatıyorum, hafiften kaşınmaya başlıyor yüzüm. Bilmezsin; bu içtiğim şey alerji yapıyor bana. Ama umursamıyorum. Gülümsüyorum gözlerimi silerken... Henüz akmayan bir göz kalemi bulamadım. Parmaklarımın ucunda siyah lekelerle işaret ediyorum: bak şu gördüğün Galata Kulesi. Bazen çok konuşuyorum. Bazen fazla anlatıyorum. Ama sen hep dinliyorsun. . Dost acı söyler ama sen acıtmadan söylüyorsun. Anlatacak çok şeyim var ve öğrenecek çok dersim. Zaman hiç yetmiyor. Gece oluyor, sabah oluyor, günler geçiyor... Anlamakla, anlatmakla bitmiyor. Heyecenımı, sevincimi, üzüntümü  yaşayıp aynı heyecanla anlatıyorum... Bana katlanmak zor olsa gerek.

Küçük yuvarlak bir masada oturuyoruz karşılıklı. Masada bir fincan bir şişe var. Ben kahve içiyorum. Böyle yerlerde kahve içmek çamuru sulandırıp içmek gibi... Sanırım sonbahara girmek üzereyiz.. Ürpermeye başlamışım erkenden. Bazen fazla konuşuyor, bazen fazlaca susuyorum. Sen de daha az karşı koyuyor, daha az soru soruyorsun. Çünkü zaten her şeyi biliyorsun. Karşı savunmalarım daha güçsüz, daha az sesli. İnandığım pek çok şey beni terk etmiş. Ama yine de umudumu yitirmiyorum. Belki diyorum öyle değil de böyledir. Hala içten gülümseyen bir yanım var. Ve bu defa daha az akıyor makyajım fakat kalem aynı kalem... 

Küçük yuvarlak bir masada oturuyoruz karşılıklı. Masada iki fincan var. Bu defa adam akıllı kahve içmek için seçmişiz burayı. iki filtre kahve dedim, sütsüz olsun. Hava beş derece. Senin geldiğin yerlerde kar varmış. Bana da getirseydin ya azcık... Artık heves kırıntılarıyla idare ediyorum. Hemen hemen hiç konuşmuyor, içimden bile bir şey düşünmüyorum. Düşünmek dediğim şeylerse hayatımı devam ettirecek düzeyde minimal şeyler. Sana da ne anlatsam bilemiyorum. Zaten her şeyi biliyorsun. İkimizin de söyleyecek sözü kalmadı artık. Anahtar kelimelerimiz var sadece. Ben en çok ''zaman'' diyorum sense ''kader''... Her şeyi konuşmuş, her şeyi anlamış oluyoruz böylece. Gücüm tükense de umudum tükenmiyor. Zaman ne çabuk geçiyor. Gece olmadan gündüz olsun, akşam olmadan gece olsun isterken ben... Kahvelerimiz daha çabuk bitiyor, makyajım hiç akmıyor. Akmayan göz kalemi buldum sonunda. Ama şimdi de makyaj yapmayı unuttum.

Küçük yuvarlak bir masada oturuyorum tek başıma. Masada bir fincan kahve, bir de şehir rehberi... 



5 Ocak 2011

...

koku hafızası... gecenin şu saatinde adını bilmediğim bir parfüm getiriyor burnuma.  insan ne ince ince acılar çekiyor hayret...

1 Ocak 2011

bir ocak seyir defteri

yeni yılın ilk sabahını benimle seyreder misin?
ne seyredeceksin bilmem ama yalnız olmamam lazım. çünkü uyanık kalmam lazım. ve zihnim bişey izleyemeyecek kadar yoğun, gözlerimse bişey okuyamayacak kadar yorgun. ama bi şekilde uyanık kalmam lazım. kaptan değil miyim?  

saat 03:03
nöbetteyim.
evde herkes uyuyor. biri uyanık kalmalı. benim de gözlerimden uyku akıyor ama uyuyamıyorum. tüm öğleden sonra olanlar aklımdan geçiyor. film izler gibi... 'keşke duyar duymaz gitseydim, keşke bi'şey olmamıştır demeseydim' diyip duran içsesi susturamıyorum. sonunu etkilemese de umursamazlığıma sövüyorum.

saat 03:09 olmuş bile
takvimden başka bi'şey değişir mi?
yapma o kadar da umutsuz değilim.
sadece çok umursamıyorum. ama her şeyin yenilenme hissini ve ihtimalini önemsiyorum.

03:14
içeri girip durumu iki kelimeyle özetledim... içlerinden biri her nedense söylediğimi tekrarladı ve güldü. tamamen şu şekli aldım: ?!?

03:30
her şey bi' anda değişir..
ama bi'şey yok.
sadece biraz üzüldüm. çokça telaş ettim. 
anladım. bir kez daha, biraz daha anladım.

03:36
''Üzgünüz... Biletinize herhangi bir ikramiye isabet etmemiştir.''       
piki:( 

03: 48 
bold'lar gerçek zamanlı. diğerleri o an aklımdan geçenler.. 

03:55 
Orson Welles 2 yaşındayken yetişkin bir insan gibi konuşabiliyor, 3 yaşındayken her şeyi okuyabiliyor, 5 yaşındayken Shakespeare'in oyunlarını ezbere biliyormuş. bunu da gerçek zamanlı öğrendim.

04:10
gözlerim kapanırken uykum açılıyor.

04:32
2007'nin ilk günü başka bir şehirde misafirdim. tatil ya da seyahat sayılmazdı. ama günün sonunda 3 kızkardeş bir otelde hava muhalefetleri nedeniyle mahsur kaldık. daha doğrusu otele sığınmak zorunda kaldık. hayatımda o kadar korkunç bir fırtına, öyle bir yağmur görmemiştim. bütün gece dizdize oturup dışarıda uçuşan şeyleri dinledik.. bi yerlerden kopan tahtalar, çatılar, arabaların alarm sesleri... hepsi birbirine karışıp gerilimi güçlendiriyordu. nihayet sabah oldu. ne yağmur dinmiş, ne fırtına durulmuştu. sadece biraz hafiflemişti ama artık gitmek lazımdı. en güzeli de hava aydınlıktı! yola çıktık... ama hava koşulları peşimizi bırakmıyordu. bulunduğumuz vapur bir o yana bir bu yana yatarken, araçlar üzerinden devrilmek üzereydi. insanlar araçlarını tutarken tek hatırladığım şey son duamı ediyor olduğumuzu düşünmemdi. 
insana hayatı öğreten, olgun ve akıllı biri olmaya süren talihsizliklerle dolu bir yolculuk ve denizin bizi yutmak istemesinin ardından karaya ayak basınca derin bir ohh çektim. ve eve geldiğimde bir değil birkaç yaş büyümüştüm.  

04:50
bir şarkı geçiyor aklımdan ama söylemem. her aklından geçen söylenmez;)

04:57
nöbet dediğime bakma... neyse ki her şey yolunda...

5:10
sabah oldu, ben de uyuyabilirim artık. gözlerim acıyor. 

günaydın istanbul kardeş, good morning vietnam, goodbye lenin...

30 Aralık 2010

...

hani eskiden izlediğimiz filmler vardı. böyle karda kışta geçen, bazen de yeni yıla girerken, duygusal, romantik, sıcak sıcak filmler...onlar neydi? ne türdü? nasıl arar nasıl bulurum bilmiyorum. hiç mi hiç bilmeden, kendi kendine, bilgisayara karşı oynayarak satranç öğrenilir mi? sanırım oldukça ilerleme kaydediyorum. içimdeki sebepsiz neşe kıvılcımlarını söndürecek bişeyler çıkıyor her gün.. ne istiyorsunuz kıvılcımlarımdan diye isyan etmek istiyorum ama ne fayda. üzerin örtülüveriyor bazen sebepsizce. artık bir fotoğraf makinem yok. aklıma geldikçe bir parçamı kaybetmişim gibi geliyor. bazı yerlere sırf bu yüzden gitmek istemiyorum. makinem yok napıcam ki? sanki olsa çekiyormuşum gibi:) biliyorum o'na benziyorum ben de... ama ne fayda genetik miras...biliyorum geri dönüş cümlelerinden bekliyordun belki ama yok. sadece o kalıp cümle; bugünlük bu kadar yeter..

29 Aralık 2010

karışır o zaman

bir gün hiç karşısına çıkmayacak gibi, söylediklerini duymamış, görmemişsin gibi, hiç çekinmeden söylüyor. ama karşına geçse ezilir, un ufak olur, küçücük kalır. ayağının altına aldığı şeyleri yüzünde bulur.
bir gün, sanki karşısına çıkacak gibi umut parçalarıyla kazıyor duvara yazdıklarını. etrafına çiçekler konduruyor.
ikisi de o, ikisi de ona...

22 Aralık 2010

hatıra defteri

Şu can sıkıcı durumları yansıtan yazılara ilaç gibi gelecek bir şey okudum dün dolabımı düzeltirken. Uzun yıllardır, belki de o günlerden beri, hiç okumadığım hatıra defterimi buldum. Sene 95. Bilirsiniz ilkokul yıllarında hatıra defteri olmayan çocuk yoktu. Herkese kalbi kadar temiz bir sayfa ayrılırdı. O sayfa da iki satır kalıp cümleler ve manilerle doldurulurdu. Yıllar sonra açıp okununca bir anlam ifade etmeyen şeylerle yani. Fakat şimdi bakınca adını bile unuttuğum arkadaşlarımın varlığını hatırladım. Bazıları beni şaşırttı. ''Şimdiki gibi yüksek tahsilinde de başarılı olmanı dilerim'' gibi bir cümle beklemiyordum doğrusu. Ve zaman geçtikçe en merak ettiğim arkadaşımdan da ''ileride bir gün bu tozlu sayfaları açtığında umarım beni hatırlarsın'' diye yazmasını... Bunlar en bilinçli olanlar. Diğerleri ise kalbim kadar temiz sayfa, mavi önlük, çeşit çeşit maniler ekseninde... Fakaat benim şaşkın kuzenimin yazdığını paylaşmam gerek. Liseye kadar aynı sınıfta okuduğum amcaoğlu şaşkın kuzen, bana nasıl hitap edeceğini de neden bahsedeceğini de şaşırmış. Noktasına virgülüne dokunmadan aktarıyorum:

''Sevgili arkadaşım ve akrabam..... bana kalbin kadar temiz sayfa ayırdığın için teşekkür ederim. seni çok sevdiyimi biliyorsun. sen benim daima arkadaşım, ablam ve sırdaşım olarak kalaçaksın. sana bir sır vereyim bunu kimseye söylemiyeçeyini biliyorsun. yeni birisi var Adı: Nazlı 10 yaşında anlarsın ya kızı gördüyüm zaman çarpıldım. bu olay geçen hafta oldu ama geçici Beyza daima kalbimde. daha yazıcak birşey yok. Ders yılında başarılar.
-----
Daima Çapkın ve Daima Çapkın Kalacak Yiyenin


******
*Dipnot: Çapkın 'yiyen' bu yaz evleniyor.

19 Aralık 2010

üç

''Bazı yazılardan o kadar pişman oluyorum ki, iyi ki gazeteci filan değilim.''

Bunu son yazıya istinaden söyledi. Halbuki kendi içinde bir amacı vardı ama fazla oldu yine. 

Neyse şu kısacık yazıyı şimdi kulağıma çalınan karizmatik bir diyalogla bitireyim:

baba: sen ne içersin?
küçük çocuk: ben bişey içmem!

17 Aralık 2010

son zamanlarda...

Sana bilmediğin bir şey söylemiyorum. Hepsini sen de gayet iyi biliyorsun okuyucu. Ama yine de yazıyorum. Çünkü canım istiyor. Ama her şey yazıldığı kadar dramatik ve duygusal değildir bunu da biliyorsundur umarım. Bazıları daha dramatik ve duygusal bazılarıysa o kadar değildir.
Henüz 'geçen gün' gibi gelen şeyler 'geçen yıl' oluveriyor birdenbire. O aradaki zamanı boş işlerle doldurmuş olmaktan mıdır bilemiyorum. Anahtar kelimemiz oluyor pek çok durumda ve ben o vakit, boşlukları dolduran o kavramdan hiç hoşlanmıyorum. Ama ne var ki, gerçeklik payı yüksek.

Bazen, sanki garip bir enerji tarafından çevreleniyorsunuz. Günlerce sadece bir duygunun esiri oluyorsunuz.
Ki sanırım buna özlemek diyorlar. Tüm gücünüzü tüketiyor. Ama bunu bile seviyorsunuz.

Bazense durup bir yeri, bir şeyi veya birini anımsayıp, özlemek için vakit olmuyor. İçinde bir yerde hep duruyor ama o durup tamamıyle düşünmek zorlaşıyor ve böyle olunca daha iyi anlıyorum. Hmm demek ondanmış diyorun, demek böyle olabiliyormuş diyorum..
Ve hayatın karşıma çıkardığı her şeyi bir cevap olarak görüyorum bakarsam eğer. Daha iyi anlamak, kendini onun yerine koymak için verilmiş bir ders, bir fırsat... Sonucu ne olacak bilmiyorum ve daha iyi anlamak için daha ne kadar sebebim ve bahanem olacak onu da bilmiyorum.

Sırtımda ağır yükler, göğsüme baskı yapan bir ağırlık ve zihmini yoran düşüncelerle yürüyorum. Ve ben incecik, yetişkinmiş gibi yapan bir kızım. Gözlerim büyüyor korktukça. Daha ne kadar büyüyecekse:)

3 Aralık 2010

ses bir kiii!!

Selam blog!
Ben de seni özledim.
Yazacak ne mecalim, ne vaktim ne de hevesim olmadığından sessiz kaldım. Gönül isterdi ki sana iyi haberlerle döneyim. Ama ne iyi ne de kötü haber vericem. Bi'haber kalman tercihimdir.:)
Ama bilmeni isterim ki; 'show must go on' hikayesine inanmıyorum.
Buna rağmen, zehirlenme sonrası tüm kırgınlığımı atıp iyileştiğimi hissettiğim an sokağa attım kendimi ve en sevdiğim yerlerden birine sığınıp çayımı içerken, açtım blogumu.
Günlük hayatın koşturmacasından, sıkıntısından, derdinden, ciddiyetinden, şuyundan, buyundan fırsat bulup bir mola verdim, yok saydım falan filan...

Tekrar yapabildiğimde görüşürüz...

25 Kasım 2010

aklımda kalan

blogtaki fotolar, hep bu tondalar...
 ''Ben onun karşısında olsam bütün bildiklerimi unuturdum.'' 
dün, tv izlerken 

''Sanırım bazı doktorlar, hastalarına alaycı davranmak üzerine de ihtisas yapıyor. '' 
bugün, hastanede

'' Onca bilgiç laf ettikten sonra kendine bakınca, acınacak hayaller kurduğunun farkında mısın?''
dolmabahçe'de yürürken bugün

''Yüzüğü vardı ama.''
dün, evde... 

Şu son cümle, duysan da söylesen de, insanın büyüdüğünü anladığı anlara ciddi bir örnek. Hem de çok...

21 Kasım 2010

ledorita'dan yaşlılık provası


Tamam kabul. Elimde örgüm, yanımda moda dergisi, dizimde şalımla oturup Gossip Girl izlerken epey komik görünüyorum. Ben de kendi halime gülüyorum ve böyle bir yaşlı olduğumu hayal ettiğimi söyleyince de gülme krizine giriyoruz. Tamam ama bunları duyunca 'bir daha seninle konuşmamam lazım aslında' diyen arkadaşlar da biraz abartıyor sanki öyle değil mi?:) Hı değil mi?

19 Kasım 2010

boş tarafı...

Tekrar edip duruyorum. Bazı şeylerin, bazı zamanların,  geçilmesi gereken bir dönem olduğunu düşünmek; kendini kandırmanın en masum ve en gerçeğe yakın hali... Ama böyle günlerde işlemiyor!  Sen istemesen de, böyle günlerde uzak ve yabancı olduğunun altı çiziliyor bir kez daha... Bardağın boş tarafından bakınca...

11 Kasım 2010

birazbiraz

Bir hafta sonra birazbiraz'ın 5.yılı dolacak. Zamanında .com yapmayı reddetmiş olsam da, hayatımdaki en kurumsal şey bu diyebilirim. Fakat şimdi beş yılda neler oldu muhasebesi yapmadan, çok sevdiğim halde dükkanı kapatıp gitmeyi düşünüyorum. İçim el vermiyor ama sıkıldığım ve kendi içinde fark yaratamadığım bir kısır döngü içindeyim. Ağlama duvarı olmaması için direnirken, yeni bir şeylerden söz edecek durumda da değilim. Ama başta en eski eleştirmenim fep olmak üzere diğer sıkı takipçilere sormam lazım:
Doğum gününde kendini imha etsin mi bu blog, ne dersiniz?

Utangaç ve gizemli arkadaşlar için yanda anket bile yaptım. Hadi interaktif olun biraz! :)
Hiçbir tepki alamazsam da 'bırak gitsin dönerse...' mantığını çalıştıracağım;)

Bu kadar saçma bi şekilde eğlendiğim bi yeri neden kapatmayı düşünürüm onu da bilmiyorum ya...

10 Kasım 2010

...

ne tuhaf... aynı şeyleri yaşıyor olsak bile senin yaşadığın hep 'daha' oluyor. bazen bir arkadaşsın sen, bazen bir büyüğüm, bazen herhangi biri.. ve seninki hep daha önemli, daha başka, daha ciddi, daha acı, daha çok, daha iyi, daha mutlu... fakat aynı şeyden bahsediyoruz işte, hepsi aynı. adı belli, çapı belli.
değilse de; herkes kendine mahsus. ne diye daha önde olma çabasında olur insan, ne diye o kadar yüksek sesle konuşur anlamıyorum. susup kalıyorum o zaman. sessizlik en güzeli... ama ne tuhaf..

9 Kasım 2010

çiçekli bir itiraf

Pek öyle çiçek seven bir kız değilim. Hiçbir zaman, kimseden çiçek beklemedim, aldığımda da çoğunlukla nezaketen sevindim. Yani o sevimsiz kırmızı gülleri alıp karşıma gelmenin bi güzelliği yok gibi geliyor bana. Ama zaten sevdiğim biriyse eğer, babamın yaptığı gibi; yoldan, bahçeden bi çiçek koparıp getirse bile bana cennet bahçesi filan gibi gelir...
Amaaa şu Chuck Bass fikrimi değiştiriyor. Bu adamın çiçek seçimindeki zevkine, o inceliğine bayılıyorum!
 
-içimdeki teenager konuştu-

2 Kasım 2010

doktor brown nerdesin?

''Zamanı geri alamayan hiçbir icat yeterince işe yarar değildir hacı! Bana bunlarla gelin.''

az önce/bir telefon trafiği sonrası/ledorita.

imkansızı istiyorum!

Sabah uyandığımda bambaşka biri olabilir miyim blog?
Ben yine aynı ben olsam ama başka şeylerle ilgilenmiş biri olsam. Başka okullarda, şimdi yabancısı olduğum başka bir şey okumuş olsam mesela. Başka bir sektörde meslek ediniyor olsam. Aklımda sorular olmasa. Bunları sormaya gerek olmasa, çok başka şeyler konuşuyor olsam. Başka yeteneklerim olsa... Başka kitaplar okumuş, başka şeyler biliyor olsam... Başka insanlar tanıyor olsam...
Her şey bu kadar uçlarda olmasa.. Ve ben iki ucun arasında kalmış olmasam. Günden güne tarafsızlaşıp ilgisizleşmesem...
Sabah uyandığımda başka biri olmak istiyorum. Ve başka şeyleri, başka birini seviyor olmak istiyorum.
Yani imkansızı istiyorum. Mümkün mü blog?

29 Ekim 2010

...

''whatever you say it's alright 
whatever you do it's all good''


25 Ekim 2010

...

üç ablası olan şanslı biri olarak; ilişkilere dair çoğu sohbeti arkadaşlardan ziyade evde dört kız kardeş oturumlarında yapmışımdır. bunlar; duygular çok ifşa edilmeden daha çok teoriye, felsefeye dayalı ve umutlu olduğu kadar da umutsuzdu. ama yine de çok eğlenceliydi. arkadaşlarla olanlar ise daha pratik ve daha eğlenceli ve daha çocukçaydı. artık tüm bu muhabbetler hafif de olsa şekil değiştirdi. içerik aynı gibi ama konuşulanlar daha mantıklı, daha oturaklı ve daha az... 
asıl konu annem. bazı olayları anneme anlatırken iyi güzel de sıra duyguları tarif etmeye gelince bir garip. halen... ''öyle oldu, böyle oldu, şunu dedi bunu dedim,'' demekle, ''böyle hissediyorum, şöyle düşünüyorum'' demek arasında dağlar kadar fark var. bunları anlattığın, yani bir nevi içini döktüğün an tüm o duyguların; belgelenmiş onaylanmış, resmileşmiş gibi oluyor.. 'ben hakkaten böyle hissediyorum ya' diyorsun...
çırılçıplak kalıyorsun ve büyüdüğünü anlıyorsun bir kez daha...
tüm bunları tek kelime dahi etmeden, en zayıf anında, dizine yatıp ya da sarılıp hüngür hüngür ağlayarak da yapabiliyorsun... hiçkimseyle olmadığı gibi... çaresizce ama şanslısın yine de...

bu sabah anneme bir şey anlatırken, o da beni anlar gibi bakarken daha iyi anladım...

23 Ekim 2010

...

''...sızılı gözlerinde hep yıldızlar kaydığı için.''
Birine yakınlık duyma sebebinin en güzel tarifi Alper Canıgüz'den...

22 Ekim 2010

...

Büyük hikayeyi parça parça yayınlamamın doğru bir şey olmadığını düşündüm birden. Bölüm 1/2'den sonrası gelecek zamanda bir yerlerde...

İki cümlelik basın açıklamam sona ermiştir :)

London to Paris Train

''Londra'dan Paris'e giden bir trendeyim. Bir hikayenin bitip başka bir hikayenin başladığı yerdeyim. Trenlerin bu kadar yapay ve teknolojik görünümüne hala alışamadım. Hala o kusursuz görüntüye yabancıyım ben. Bu şehirlere yabancı olduğum gibi. Cihan, o gün ben boğazın karşı kıyısındaki havai fişekleri izlerken, elinde birkaç kağıt ve fotoğrafla yanıma gelip ''Babanı buldum'' demeseydi, bugün bu yolculuğu yapmak yerine, ebedi bir yolculuğun sonuna gelmiş olabilirdim. Şimdiyse babamı gerçekten bulmak üzere Paris'e giden yollardayım. Manş Denizi'ni geçeli sanırım yirmi dakika oluyor. Kapalı yerlerde nefes almam gün geçtikçe zorlaşıyor ama bunu şikayet edebileceğim bir merci yok içimde. Sanki tüm iç dünyam birbirinden bağımsız hareket eder durumda artık. 

Trenlerin en çok sesini severdim ben küçükken. Sarı ışıklı bir tünelden geçerdik. Bir de onu severdim. 
O zamanlar nefes alamama sorunum yoktu ve o yaşlarda bile hep canım sıkılıyordu. Ama o ışıkların hızla gelip geçmesi, tünelin sonuna varma çabası bana hep çekici ve eğlenceli gelirdi. Yol boyunca hep dışarı bakardım. O günlere ait annemin yüzünün hafızamda net olmamasının sebebi sanırım bu.

Pencereden dışarı bakmaktan vazgeçtiğim bir an çapraz koltukta kitap okuyan birine takıldı gözüm. Hayır hayır! Biraz sonra trenden birlikte inmeyeceğiz. O filmi ben de biliyorum. Gözümün takıldığı aslında kitabın ta kendisi: "Sonra Geriye Döndü ve Şöyle Dedi...'' Dudağımın kenarındaki hınzır gülümsemeyi gizlemeliyim.''

***

- Bölüm 1/2 -

16 Ekim 2010

hi again!

placebo, radiohead, travis... hangi ruh hali, hangi müzik zevklerine dalışım uzun zamandır sizi dinlemeyi unutturdu bana bilmiyorum.

12 Ekim 2010

hayatımın tatları

Çocuktum. Kaç yaşındaydım ve kimin düğününe gitmek üzereydik bilmiyorum. Mutfak camından dışarı bakarak yemek yediriyor annem ayaküstü. O yediğim köfte-ekmek ve ayranın tadı hala damağımda.  Bir daha hiç o kadar lezzetli gelmedi.. O günü, o anı, o tadı hiç ama hiç unutmuyorum... Burnum sızlayarak anımsadığım bir an...
 
Rahmetli babanem ve dedem Gaziantep'ten gelirdi. O bakır taslarda gelen ayranları da hiç unutmuyorum.
Bir de memleketten getirdikleri, sabah erkenden hepbirlikte toplanıp sıcak sıcak yediğimiz pideleri...

Vişne suyu ve simit. Bu hatırlamak istemediğim bir ikili.. Yine çocukken bir dönem o kadar çok tükettim ki artık vişne suyu içmiyorum kesinlikle. Simit tabii ki vazgeçilmez.
Hergün ikram edilen simitler vardı bir de yakın geçmişte.. Tadı değil ama sebebi önemliydi...

Üniversite günleri... Pizza Portifino'da yediğimiz pizzalar...

Schlotzsky's ve sıcak çikolata...

Staj yaptığım yerde içtiğim çaylar... O kadar güzel demlenmiş bir çay içmedim bir daha...

Avm banklarında yenen şekerlemeler... Mutluluk eşittir: en iyi arkadaşla yenen jelibondur o an.


Ve birlikte yenen minik çikolatalar...
Bir de o meşhur mantı...

Yazmadığım, sildiğim ve şimdi hatırlamadığım birkaç şey daha...

9 Ekim 2010

soru

''insan, rüyasında fal bakan ve geleceğine dair önemli tarihleri söyleyen birini dinlerken, tam da en heyecanlı yerinde niye uyanır?''

6 Ekim 2010

sonbahar

Eylül de bitti. Herkes çoktan işine gücüne okuluna döndü. Benimse bir şeyleri yapmamak için mazeretlerim kapıya dayanmak üzere. Bunlardan biri de üşümek. O kadar üşüyorum ki  'ne yapıyorsun?' diye soranlara sadece 'üşüyorum' demek istiyorum bugünlerde. Ama yine de bu soruya verecek cevaplarım çoğalıyor günbegün. Yeni görevler peşindeyim Joe!
Neredeyse bir yıldır, nasıl bu kadar boş ve nasıl bu kadar yoğun olduğumu anlayamıyorum zaten. Yoğunluktan blog bile yazamıyorum düşün. Birikenleri yazmak için oturduğumdaysa, ya konsantrasyon eksikliğinden takılıp kalıyorum ya da ilham perilerim yanıma yanaşmıyor. Çoğu zaman da sadece canım istemiyor.

Sadece zamana ihtiyaç var. Her şeyin zamanı geldiğinde olması doğanın en temel kanunu değil mi?. Bunu sadece kendi içine bakarak bile görebilirsin. Daha niye dert ediniyoruz anlamıyorum ki. Önce kendime sonra sana hatırlatırım dostum. Şimdiyse çorapsız gezmeme vakti. 'yaz geçer' okuma vakti... ve yazmaya üşendiğim, henüz tam da hissedemediğim pek çok serin, sarımsı ve hüzün dolu şeyin vakti... şimdiyse gitme vakti... 


*you are dinler misin gitmeden?

26 Eylül 2010

pazar akşamı

''pazar akşamlarını 'pazar akşamı' gibi hissettirmeyecek bir hayat var mıdır şu hayatta?
varsa eğer 'iyisinden' istiyorum ben onun!''

24 Eylül 2010

15 Eylül 2010

''çocuğu ilk kez okuldan dönen annenin neşesinden istiyorum.''
''yazdım. çünkü ara sıra güzel bi yazı yazmak istiyorum.''

12 Eylül 2010

yerde bulsan sayacaksın!



Annemin bugün yaptığı şey bu yandaki adama taş çıkarır cinstendi.
12 Dev Adam'ın gazetedeki reklamına bakarken, bunlar mı 12 dev adam diyip saymaya başladı: iki dört altı sekiz...
ben tabi orda kopmuşum dünyadan, anca kendime geldim. ama hala gülüyorum...

Neyse ki 15 tane çıktılar da saydığına değdi.:)

7 Eylül 2010

ayrılık zor

fotoğraf makinemi satmayı düşündüğümü söylerken sesim titriyor resmen. sahip olduğum hiçbir şeye bu kadar bağlanmamışım. ki kendisiyle uzun zamandır bir arada olsak da çok vakit geçirmişliğimiz, harikalar yaratmışlığımız yok. üstelik, ağır geldiği için sinir de oluyorum bazen. ama sürekli gözümün önünde, elimin altında. seviyoruz birbirimizi... ama şimdi kurbanlık koyun gibi karar vermemi bekliyor, yazık. :( ( kurbanlık koyun için karar gerekmez ama durumu o sanki.. anladın işte neyse...) eğer satmazsam hakkını vereceğime dair söz verdim yine. peki dedi 'başka ülkelere de gidicek miyiz?' 'gidicez yavrum gidicez' dedim. 'ama senden daha çok sevdiğim var ya onu alıcak olursam, senin papucun dama atılır haberin olsun' dedim. 'o gelirse ben zaten kendim giderim ki' dedi. bu nikon pek bir erkeksi duruyor ama hisli çocukmuş. kıyamam...
ben de öyleyim ama. o giderse arkasından söyleyeceğim şarkıyı bile seçtim:
ellerim bomboş
yüreğimde bir sızı
........

4 Eylül 2010

dinle

lost'u hiç izlememiş, en azından şarkıyla alakasını bilmeyenler için gelsin...
özgürce tatlı tatlı hayallere dalınız... make your own kind of music

3 Eylül 2010

...

''keşke beni benzettikleri kişiye sadece dış görünüş olarak benzesem.''

1 Eylül 2010

bir eylül seyir defteri

00:40
rüzgarlı, ilerleyen saatlerde yağmurlu bir eylül geliyorum diyor.

8:00
gelmiş.. bu ne soğuk!! neden barselona dediğimi daha iyi anlıyorum...

11:02:
- anlamadım kiminle?
tenay tenay. tenay hanım...
- peki. tamam!?! ( alalallaaa. ha şenaaayy!)

12:50
enee öğlen olmuş! 15 dakikada hazırlanarak kişisel rekorumu kırıyorum. yaşasın serin hava... giyinmeyi kolaylaştırıyor benim için...

14:10
yürüyemiyorum!!! görenler topuklu ayakkabıdan zanneder muhakkak ama yok değil. yüzümde de acı çeken bir ifade. içsel acıların, yoluma devam edemiyorum triplerinin fiziksel cevabı.. şimdi nasılmış demek istedi heralde. aldım mesajı.

15:00
ayy rezil oldum!! yoğun trafikli, yağmurlu bir caddede yürüyememek! buna rağmen tüm yardımseverliğim üstümde yine. 'şurdan dümdüz gidin, o caddeden yürüyünce zaten meydana çıkıyorsunuz. ayhh dizim!!'

15:20
saçma sapan bi trafikten sonra eve dönmek...

16:16
neler yazıyorsun? sorusunun cevabı 'blog yazıyorum' olmamalı. kendi adıma...
nerelisin? diyince 'antalyalı' diyen, henüz yeni konuşmaya çalışan ufaklığa istanbul tişörtü alıp gönderdim geçenlerde. diğerlerinin arasından hemen onu seçip giymiş saf... nihoho şimdi düşündüm de teyze olmak güzel:)

16:40
annem yokken, bugün ne giysem sorusunun yerini bugün ne pişirsem sorusu alıyor. hangisi daha zor bilemedim henüz. börekleri yumurtanın sadece beyazına batırıp kızartırsan daha çıtır çıtır oluyor. böyle şeyler söyleyince, en iyi tereyağının hangi sütten yapıldığı sorusu geliyor aklıma. ezgi hatırlıyor mu acaba o günü? sormam lazım... patlıcanları yuvarlak yuvarlak kesiyoruuzz...

18:50
yoruldum... en sevdiğim yemek, kolay gibi gelse de zahmetliymiş....

19:03
aylardır pek yemediğim çikolata krizine giriş.

düşündüm de bunun bi tahlili olsa, kadınlarda demir eksikliği kadar çikolata eksikliği de yaygın bir durum olur. istisnasız her tetkikte düşük çıkar oranı. zaman zaman eksi bilmemkaçlara düşer. işte o zaman da krize giriş başlar.. gelsin fıstıklılar, gelsin nutellalar, gelsin kilolar..
m&m çikolatalarının eski, ele yapışmayan çikolata temalı reklamının görseli var mıydı? sadece strateji olarak aklımda.

19:13
tek hayalim çay içerken tv izlemek...

20:15
hahah bu kadar olur! televizyon bozuldu!!

30 Ağustos 2010

mantıklı

dışarıdan bir çocuk sesi:
- 18 vitesli bisiklet 18 yaşındalar için, 21 vites 21 yaşındalar için, 5 vites de 5 yaşındalar için!!

tabi canım, tabi güzelim...

28 Ağustos 2010

dikkatli oku *

***
nasıl oldu anlamadım. yazdıklarımın hepsi tek bir tıkta gitti. kaydetti bi de blogger, geri dönüşü yok. gitti bütün bilinç akışım. şu touchpad'i yavaşlatmanın başka bir yolu yok mu? işaretçi yavaşlıyor da, daha uzaktan gördüğü şeyleri tıklıyor bu kafasına göre. böyle böyle ne yanlışlar yaptı, ne saçma yerlere tıklamış oldu şu bahtsız insan biliyor musun? kablolu mouseun gözünü seviyim. 'ben en son ne zaman makyaj yaptım acaba?' diye düşünürken yakalıyorum artık kendimi. diz ağrım yürümemi zorlaştırsa da, bi yandan da hoşuma gittiğini fark ettim. sonra da bunun komik nedenini keşfettim. iki uç noktayı da iyi tanıyınca insan ikisinden yana da olamıyor. tarafsız kalıyor zor da olsa.. birinden yana ağır basmıyor terazin. atasözleri her zaman haklı olmuyor. zira tebdil-i mekanda her zaman ferahlık olmuyor. gözden uzak olan da uzak olduğuyla kalıyor. bu böyle bilindi! bazı renklerin doğada var olmadığını zannederdim eskiden. oysaki mor menekşenin şarkısı bile var ve turkuaz doğal bir taş. bazı şeyleri yazabilmem için 'en azından' duyarlılığımı kaybedip hissizleşmem lazım. o yüzden sıradaki cümleyi yazmayıp kendime saklıyorum. bir gün sadece kendime ait bir evim olursa nasıl olur diye hayal ediyorum bugünlerde. tamam hayal olur ama hayali bile çok güzel. vazgeçmek istemiyorum. belki sonra bir ses duyarım: ''belki güzeldi filmin devamı, niye erken çıktın ki?'' erken çıktım. şimdi uzaktan bakıyorum olanlara. belki iyi. ama iyi gelmiyor. neyi iyi yaptığını bi düşün, hayatta en iyi neyi yapıyorsun sen? herkesin iyi yaptığı en az bir şey olmalıymış. yazmak iyiydi de sonuçları kötüydü bazen. aslında bir-iki cümlede her şeyi özetleyebilirim de, zaman bol... çerez filmler, çerez şarkılar... kola içip asit giderici mide ilacımı içiyorum. delinsin yasaklar!
''ne zaman gitmek istiyorsun peki?''dedi adam. ''bir an önce!'' dedim. geçsin zamanlar..

* önemli bişey yok, karmaşada kaybolma diye dedim. ;)

25 Ağustos 2010

bir yanlış bir doğruyu görünmez kılar bazen

''asıl soru(n) sen kendine inandığını belli etmezsen, başkaları nasıl inansın?'' olsa da inanmak isteyip istememekte asıl mesele.

bu pek çok duruma uyacağı gibi şu anlatacağım duruma da uyuyor kısmen:
'buraya gelirken renkli bişeyler giysen daha iyi olur' demek isteyen bir şeyler yazıyor davetiyede. sen de renkler konusunda o kadar cesur değilsin mesela. istesen rengarenk de olabileceğin halde, elime yüzüme bulaştırırsam diye korkuyorsun ve grileri, bilemedin beyazları üzerine geçirip 'nolursa olsun, beni kabul eden böyle etsin,' diyip gidiyorsun. ehh tabi renkliler kadar ilgi görmüyorsun. ben beyaz giydim ama içim rengarenk demek istiyorsun. doğru da aslında. ama o beyazları azcık renklendirsen de doğruluğunu pekiştirsen iyi olmaz mı derler adama. derler dimi?''
 ***
dikkat çekici, farklı ve yaratıcı olması gerektiği halde; klasik, sıkıcı, garantici, yazarken bile bunaldığım bir başvuru mailinin ardından... teşbihte hata olmaz diye biliyorum;)

19 Ağustos 2010

...

Hayran olduğum bir şey varsa; o da yaratıcılık ve zekanın birleşimidir.

12 Ağustos 2010

y que todo tesoro eres tú para mí

dün, ramazan ayının gelmesi münasebetiyle ilgili bir post yazıyordum ki, bana bi haller oldu. fenalaştım filan...yarım kaldı, sonra da bitirmek canım istemedi.

çocukluğumun pek de hatırlamadığım ilk zamanları dışında, hayatım boyunca kendimi en 'huzurlu' hissettiğim dönemi geride bıraktığımı düşündüğüm için, bu yıl ramazan benim için daha zor geçecek. zaten özlediğim pek çok şeyi daha çok özletecek... kahvaltının mutlulukla ilgisi varsa, huzurun da iftarla ilgisi var, en azından benim için... ama biliyorum ki hiç geri gelmeyecek şeyler fena halde özleniyor. hiç geri gelmeyecek olmasa bile(!)... böyle hissettikçe daha iyi anlıyorum. bu, insanı büyüten bir duygu. ve hiçbir yerde, hiçbir dilde rehberi yok.

insan vazgeçmek üzere olduğu şeylere daha sıkı sıkıya bağlanıyor bazen. saçlarını kestirmeye gittiğin gün saçların bi güzel görünür kıyamazsın önce... boyamak istediğinde de rengi iyi görünür. bu hep böyledir.
işinden istifa etmeyi düşünürsün, bir süre için vazgeçersin, göze alamazsın. kıyamazsın filan... sonra aradan kısa bir zaman geçer, işten çıkarılırsın. sevgilinden ayrılmaya karar verirsin ama nasıl söyleyeceğini bilmeden o sana ayrılalım der. bu da bazen böyledir. murphy kanunları sanırım.

böyle böyle bişeyler geçiyor işte aklımdan... ve daha pek çok şey... ama iki satır yazıp bırakıyorum son zamanlarda. ama zaten çok sıcak, bir de şimdi aç susuzken her şey fazla geliyor di mi?

yormadan yol gösterici bişeyler izleyelim, okulayım. müzik dinleyelim filan...

bu arada, başlıktaki cümlenin anlamı çok ama çok güzel...

11 Ağustos 2010

baksana biraz

her şeyden ve herkesten bağımsız, eski absürt şiir denemelerinden...

*** 
Sana bi'şey sorucam. Ama sorsam n'olucak?
Bir cevap vermezsin de, hem versen n'olucak?
Yeni bir söze başlamam zor. Pek sırası da değil.
Hatırlatmak istemem, ki zaten tarzım değil.
Ama sana bi'şey sorucam.
Hani bir resmim vardı orda?
Tuval üstü yağlı boya
Sahi n'oldu ona?
Tamam sil, her şeyi sil.
Hiç izim kalmasın. Her şeyi sil!
Öyle yok olmam bunu da bil.

***

10 Ağustos 2010

ne demiş III

''olduğun yerden etrafına bakınca her şey bu kadar değişmişken, hiçbir şeyin değişmeyeceğini sanmak ne tuhaf...''

4 ağustos/bursa

7 Ağustos 2010

''dün, başka bi şehirde güneş başıma vurup 'git burdan burası bizim!' dedi. ben de istanbul'un nemli kollarına attım kendimi.''

''milletçe virgül olarak 'çok sıcak' dediğimiz şu günlerde, kullanması zor olsa da, daha fazla akıl ve fikire ihtiyacımız var. zira benimkiler buharlaşıp uçuyor.''

ledorita, ingilizce cümleler kurmaya çalışırken...

Pages - Menu

Popular Posts

takip edenler

Blogger news

Blogroll

About

Blogger templates

Kişisel web sitesi Kişisel web sitesi